7. bölüm · Küllerin Arasında bir İrade
Merakın İlk Bedeli
Güneşin gözü kör edecek ışığının altında parlayan mürekkebi okumaya çalışırken gözüm hep bi gölge arıyordu odada. Odanın dört bir yanı camlarla dolu ve perdelerin kalınlığından kapatırsam tüm oda zindan gibi karanlık olacaktı. Masadaki kitabın sapsarı, eski sayfaları bile parlarken bir ara sıcaktan tutuşacak sanıp bir pencerenin perdesini kapattım. Ağzımda da kelimeler yuvarlanırken az daha kendi ismimin yerine geçecekti bu isim hafızamda.
Aurelion Orin Dravenhall
Aurelion Orin Dravenhall
Aurelion Orin Dravenhall
Rhys bile dayanamayıp odanın diğer kenarına gitti geldi. Odamı dağıtan ruha bakarken bir yandan kitaptaki bilgileri tam anlamaya çalışıyordum. İki gündür bir şey anlamamam kafamda dumanlar çıkarıyordu. Silas’a kitabı göstermemle elimden almak yerine suçuma ortak olmaya karar vermişti ama bu iki günde onun da kafasını şişirmiş ve kararına pişman ettirmeyi başarmıştım.
Eh, kendi istedi ben mi zorlamışım sanki.
Sayfaları çevirmiştim ama kitapta kral Orin’e sadece bir sayfa ayrılmıştı. Diğerleriyse farklı krallara ait bilgilerdi. İki gece iki gündür bu yazıları izlediğim için nereye baksam yazılar gözüme yapışmış sinek gibi ortaya çıkıyordu. Benim anlam veremediğim şey yazılar değil onları okumakla anlamamamdı. Sanki hafızamda oturmuyordu kelimeler, zihnimde bir boşluğa düşüyordu hep. Tek bende olduğunu düşünmüştüm ama Silas da aynı şeyi yaşadığı için biraz da rahatlamış biraz sinir olmuştum. Bir ara Rhys’a okutmayı denedim, zavallı ruhum kendini iki kere camdan attı geldi. Kapağının her yerini incelemiş, olmadığını bilmeme rağmen minicik de olsa arma veya imza aradım. Güneş ışığında, gece karanlığında, gölgede her yerde yazıları okumaya çalıştım. Olmadı.
Başarısızlığım canımı sıkmaya başladığından kitabı kapatıp yatağa fırlattım. Kafamı masaya koyup gözlerimi kapattım, kahrolasıca yazılar gözüme kazınmış gibi burada da görünüyordu ama ne yazdığı belli değil. Parmaklarımı masanın üzerinde ritmik şekilde tıklattım bir süre. Göz altlarım ne durumda bilmem ama çok acıyordu, başım zonkluyordu. Çenemi masaya yaslayıp duvarın dibinde duran boy aynasına baktım. Sadece iki günde kavgadan çıkmış tavuğa benzemiştim. Saçlarım taranmamış, göz bebeklerimin gri rengi daha solmuş gibi olmuş, yüzüm zaten soluktu bu sefer tüm rengi çekilmiş. Üstü başım bir halde, üzerime ne giydiğim bile belli değil. Bu kadar renksizlikten boğulmaya başladım resmen. Kafam tekrar masaya düşüp gözlerim yavaştan ağırlaşmaya başladığında kapı iki kez tıklandı. Yemek olduğunu düşündüğüm sırada “kral sizi ön bahçede bekliyor leydim” diyen muhafızın sesi geldi kapı ardından. Kaşlarım çatılırken ne olduğunu sormadım bile. Soracak olsam da net cevap verilmezdi kesin. Kafam masaya yapışmış halde gözlerim bile açılmazken kapı bir daha tıklatıldı.
“Geliyoruum” dedim biraz uzatarak. Pespembe olduğunu düşündüğüm yüzümü masadan kaldırıp ovaladım biraz. Ayağa kalkıp saçımı düzelttikten sonra aynaya bile bakmadan direkt kapıdan çıktım. Arkamdan kapıyı kapatıp muhafızlara bile bakmadan kendimden emin adımlarla ilerledim. Koridorlarda kaybolmadan yürürken sarayın sahibiymiş gibi bir özgüven gelmişti bir an. Arkamdaki muhafızların ayak seslerinde tereddüt fark edince belli belirsiz gururla göğsüm gerildi. Ön bahçenin kapısından adım attığımda etrafıma bir göz gezdirdim. Kralın tanıdık silüetini fark edince merdivenlerden iki adım zıplayarak indim. Çimlere yumuşak bir iniş yaptıktan sonra tenimi okşayan rüzgarı kendimle sürükleyip kralın yanına ulaştım.
“Majesteleri” diye saygılı bir reverans yaptığımda kral sesimle beraber bana döndü. Aramızda beş adımlık mesafe vardı ama kralın ağır bakışları sanki dibinde duruyormuş hissi yarattı bünyemde. Kraldan ciddi bir yüz ifadesi beklerken dudaklarını kısa ısırması, sırıtmamak için kendini tuttuğunu görmek garip geldi. Önünde krallığın en iyi saray soytarıları kralı güldürmek için yırtılırken adam bana gözü düştüğü an gizlice dilini ısırıyordu. Keyfi yerindeydi anlaşılan. Kralın yüzüne aşağıdan bakarken “tarzın güzel olmuş” dedi bana. Kaşlarım çatık aşağı bakınca üzerimdeki beyaz gecelik ve kahverengi botlar bana göz kırpar gibi oldu. Bir an aklıma muhafızlara bile bakmayıp özgüvenle odamdan bahçeye kadar olan yürüyüşlerim gelince gözlerimi kapattım bir anlığına.
Sabır.
Sabır.
Yok hakkaten sabır.
Tırnağımı parmağıma batırırken kafamı yukarı kaldırıp hiçbir şey olmamış gibi krala zoraki bir gülümseme takdim ettim. Kralın yüzündeki yumuşaklık yavaşça kontrollü ciddiyeti alırken arkasına dönüp yürümeye başladı. Ben de onunla aramızdaki mesafeyi koruyarak arkasından ilerledim. Her yeri çiçek gibi kuşatan asker ve muhafızlardan dolayı kralla konuşmak bir insanla konuşmaktan daha tanrının elçisiyle konuşur gibi geliyordu. Ya da şahsen kendiyle. Kime bakarsam bakayım önümdeki kişi ölümlü olduğu sürece bu kadar sarıp sarmalamaya değmezdi. Ölümlü birini toprak alırdı, başka seçenek yok. Adımlarımı yumuşatırken kral bir süre sessiz kaldı. O konuşmadıkça nefes alışım da kulağıma fazla ses çıkarır gibi geldi. Dudaklarımı ısırıp düşüncelere dalmak üzereyken kral tok bir sesiyle konuşmaya başladı.
“Kilisedeki davranışların kulağıma geldi. Gayet makul, ama baş rahibimiz Cassian Mortain’in oğluyla fazla yaklaşman iyi değil. O senin arkadaşın değil İlith.” Başımı eğip düşünürken “bana bir zararı dokunmadı açıkçası” dedim içimdekini dile getirerek. Kralın iç çekişini dinlerken sesinden insanların saflığından sıkılmış tını vardı. “Sana her iyi davranan arkadaşın değil. O bir rahibin oğlu, sende yanlış bir şey fark ederse ilk olarak senin canın yanar. Her gün sana gönderdiğim kâğıtları da son günlerde elime boş halde yollaman hoşuma gitmedi” dedi. Bana büyü hakkında öğrendiğim her bilgiyi krala bildirmem için her sabah hizmetçimden kâğıtlar yolluyordu ama son birkaç gündür boş kâğıtla kralı hayal kırıklığına uğratıyordum.
“Bende olan bilgileri size göndermiştim” dedim masumca. Kral kaşları ince çizgi halinde yürümeyi bırakıp bana dönerek “benimle dalga mı geçiyorsun” diye sordu tok bir ses tonuyla. Başımı iki yana sakince sallayarak “gerçeği söylüyorum, bende olan bilgiler size gönderdiğim kâğıtlar. Boş çünkü bende bilgi yok” dedim. Yalan söylüyor muydum? Mantıkken evet. Ama krala her şeyi de öyle kös körüne inanıp da söyleyemezdim. Önce onun gerçekten güvenilir olduğunu bilmem gerek.
“Dokuz yıldır seni koruması kanıt değil de ne, çift sayı mı olsun istiyorsun” dedi Rhys pervasızca çimlerin üzerinde süzülürken. Veliahtın son söylediklerinden sonra kralı birkaç gün içinde gözlemlemiş, yanında tacı gibi taşıdığı danışmanına özellikle dikkat etmiştim. Davranışları, konuşmaları, kralın ona olan yakınlığı ve güveni, kendi oğlunu bile ikinci plana atarak yanına yaklaştırdığı bu adamı. Veliahtın dediği doğruydu, kral danışmanına düşkün bir çocuk gibi olmuştu. Salyangozun kabuğundan nasıl ayrılmadığı gibi kral da danışmanısız hiçbir yerde bulunmuyordu. Benimleyken Magnus’u bahaneyle göreve yönlendirmiş gibi gözüküyor, çünkü büyü konusu sadece kral ailesi ve benim hakim olduğumuz bir sırdı. Magnus’u bu konuda biraz dışlamak mantıklı görünüyor sonuçta o kiliseye kraldan daha çok uğrayan biri.
Bahçenin ortasına kadar geldiğimiz kralın durduğu halde düşünceye dalıp ona çarpmamla fark ettim. İrkilip mesafeyi eski yerime çekildiğimde bahçe kenarında tetikte bekleyen askerlerin gerginliği dikkatimden düşmedi. Gözlerimi kaldırdığımda kral doğruca bana baktığını gördüm. Doğrusu çok da rahatlatıcı veya desteyleyici baktığını söyleyemem, en azından eskisine nazaran biraz daha yumuşak görünüyor.
E yani, ne bekliyordum “aferin İlith iyi haltlar yemeye devam et” diye kafamı mı okşayacaktı? Düşündükçe onu daha komik hallere büründürerek de hayal edebiliyordum ama neyse.
“Benden hiçbir şey saklayamayacağını biliyorsundur diye umuyorum” dedi kral sesi kalın bir şekilde içime ağırlığını çöktürerek. İstediği zaman her şeyimi kontrol edebilir, bazen buna ihtiyaç bile kalmazdı çünkü hain gözlerim yalan söylemeyi pek beceremezler. Başımı sallayarak “biliyorum majesteleri” dedim sesimi rahat tutarak. İçime derin bir hava çekerken kralın bakışları bahçenin diğer tarafında koşuşturan muhafızları izlemeye başladı. Krala güvenim yok da denmez, büyü konusunu onunla rahatlıkla konuşabilirim diye düşünmüştüm birkaç gün öncesine kadar. O kitap elimdeyken şimdi bu büyünün tarihin de olduğu bilgisiyle bu sefer güvenime şüphe duydum. Büyü hakkında bilgi edinmek istediğim zamanlarda kral bana sadece onun tehlikelerinden bahsetmişti, insanlara ve dış dünyaya zararlarını anlatmıştı ama bana verebileceği zararlardan bahsetmemişti. Büyüyü ilk sefer kullandığımda sol bacağımdaki doğum lekem çok yanmıştı, kızarıklık yavaştan morarmaya geçerken sağ elimde kanayan uzun bir çizgi yara açılmıştı. O zamanlar bunun sadece fiziksel zararı olduğunu öğrenmiştim ama kiliseye gitmeden önce hafızamın bile kaybedebileceğimi öğrendiğimde büyünün kendime zararı hakkında saf bir korku girmişti içime.
Krala baktım sessizce, hâlâ gözü askerlerdeydi. Ona kitap konusunu anlatmak hâlâ içimde vardı, tarihi benden iyi bilen bir adamdan bilgi almak mantıklı geliyordu, kitabı elimden almasını istemiyordum sadece. Daha yeni bulduğum ve kendi elimde çözemediğim bir bulmacayı başkasına vermek zor bir seçimdi sadece. Cevabı bana yanlış söyleyebilirdi, hiç cevap da vermeyebilirdi. Kralın biraz da böyle huyu vardı. Belki kitaptan bahsetmeden o bilgiyi de sorabilir, ama o zaman da bunu nereden öğrendiğimi sorar ve yalan söylemeyi başarırsam dahi şüphelenip odamı kontrol ettirecek kadar ileri giderdi muhtemelen.
İçime düşen kurtları bir kenara itip içime sakin bir hava çektim, krala bakarken danışmanı yanımızda olmamasından faydalanmam gerekirdi. Gerilmiş omuzlarımı rahat bırakıp bakışlarımı olabildiğinde ifadesizleşmesi için son kez nefes alıp “majesteleri” dedim sesimde bile kontrolü tutarak. Kral bana başta kafasını döndürdü, yüzümdeki ciddiyeti fark etmiş olacak ki yavaşça gövdesi ben tarafa baktı. Başımı geriye atıp kralın gözlerine bakarak lafı dolandırmadan “üzerimdeki büyü, benim dışımda birinde var mıydı hiç?” Dediğimde kral önce yüzüme boş boş baktı. Ne dediğimi anlamıştı ama sessizliği uzatarak düşünür gibi yapmaya başladı, gözlerini benimkilere dikmişti ve derinlere bakıyordu. Ne evet ne de hayır cevabını verebilecek haldeydi, ama cevap vermeden gideceğini de sanmıyordum.
İçindeki kıpırtıyı bastırmak için hafifçe yutkunurken kralın omuzları gerildiğini fark ettim.
Lütfen ‘nereden biliyorsun’ demesin.
Lütfen sorguya çekmesin.
Lütfen sadece cevabı söylesin.
Umudum solmadan her geçen an daha da ateşlenirken krala bakmaya devam ettim. Gözlerini gözlerimden ayırmadan başını şüpheci bir biçimde yana eğdiğinde soru soracağını anladım.
Lütfen sorma.
Lütfen sorma.
Lütfen sor-
“Nereden çıkardın bunu?” Dedi tok bir sesini alçak tutarak. Yalandan cevabım hazırdı ama hemen de öne atılmadan bir an bekleyip sonra da temkinle “yani kilise büyüye karşı ise benden önce bir şeyler olmuş olmalı, değil mi?” Dedim. Kralın yüzü cevabımla gerilmedi ama garip bir ifadeye takınmadı da değil. Ama cevabımın şüphe uyandırmadığına baya emindim çünkü kilisenin büyü üzerinde bu kadar sert durmasının mantıklı ve akla yatkın sebebi olması gerekirdi. Kral da bunu fark etmiş olacak ki çok da garipsemeyen bir bakış attı.
Paçayı kurtardık.
Konuşmak için dudakları aralanan kral ve umutla cevap alabileceğini bekleyen ben, bir de aramıza giren kalın, yorulmuş ama bunu saklamaya çalışan sesle tüm cevaplar ve onların ardından gelecek sorular yerle bir oldu. Magnus’un o az hırıltılı sesi aramıza tozlu rüzgar gibi girmişken konuşmamızı duyacak uzaklıkta olup olmadığı korkusu geldi bir an. Bize doğru yürürken askerler ona yol açıyor, danışman ise başı dik bir şekilde çimlerin hışırtısını kendisiyle beraber getirirken kral başını o tarafa döndürdü. Magnus’a bakarken kralla konuşmamızı duyup duymadığı düşüncesiyle onun yüzüne dikkatle baktım. Duymamıştı sanırım, çünkü yüzünde her zamanki boş ifade vardı. Ağır adımları kararlı duruşla yanımıza ulaştığında kralın başı hafif yukarı kalktı. Yan yana geldiklerinde Magnus krala reverans yaparak bana döndü. Başını selamla eğdiğinde karşılık verdim.
“Küçük hanım, geri dönmüşsünüz. Eğitim yolculuğunuz iyi geçmiştir.”
“İyi geçti, size kilisede birkaç kez rastladım ama beni fark etmediniz.”
Fark etmemesi için duvar dibinde yürümüştüm, çaktırma.
Başını düşünceli şekilde eğip “sizinle karşılaştığımı hatırlayamadım, çok kısa süreliğine uğramıştım” dedi. Kral kadar yaşı büyük olmasa da alnındaki kırışıklıklar kralınkinden az sayılmazdı. Adam krala sadıklığı abartmış, aile bile kurmamıştı bu yaşa kadar. Omuz silkerek “olabilir, ben de derse gidiyordum aceleyle geçip gittim” dedim rahatça. O da konuşmayı kesmek için başını sallayarak krala döndü. Üzerimdeki dehşet tarza laf etmemişti tanrıya şükür. İkinci utancı yaşarsam göz bebeklerim yine kırmızıya dönerdi.
“Majesteleri güney bölgesindeki ticaret gemileri birkaç yasa dışı korsanların yaptığı ticaretten dolayı komşu krallıkla alışverişi bir süreliğine durdurmamız gerekir” dedi sakince. Kral Magnus’un sözleriyle düşünceli şekilde çimlere baktı. Gözlerinde bir şeyler planladığı kesin olan bakışları beni bulduğunda varlığımı hatırlayıp kafasını bana döndürdü. Magnus’a sırtını verirken “odana gidebilirsin, bu konuyu sonra konuşuruz” dedi.
Bu sefer bana sırtını döndü ve Magnus’la konuşmaya başladı. Referans yapıp arkama döndüğümde sorumun cevabını alamamak içime işliyordu. Asabım bozukken bir de Rhys önümde birkaç yaprağı suratıma fırlatınca krala geri döndüm. Bu sefer birkaç adım daha yaklaştım ama ne diyeceğimi bilemedim. Kralla Magnus konuşmaya daldıkları için beni fark etmediler. Düşünürken kafama gelen her cümleyi kendi kendime söylemeyi denedim ama net bir şey çıkmadı. Gözüm bahçede bir şeyler ararken Silas’ın elinde bir kitapla hizmetçisine kâğıtları tutturmuş sarayın içine ilerlerken gördüm ve o an aklıma ilk gelen şeyi söyleyiverdim.
“Majesteleri ben eğitim almak istiyorum.”
“Ne?”
“Ne?”
Ne???
Kralla Magnus aynı anda bana geri döndükleri için ben de kendimi sorgulamıştım. Ne dediğimi tam olarak kavradığımda artık iş işten geçmişti bile, çünkü kral da Magnus da duyacak net sesle söylemiştim. Kral bana tamamen döndüğünde arkasındaki Magnus da hafif yana geçerek yüzüme bakmaya başladı. Sarayı yakacağım demişim gibi tepki almak da benim beklediğim bir şey değildi. İki taraf da şaşkınlık içerisinde bana bakarken ben de lafım yarım kalmasın diye devamını getirdim.
“Kilisede aldığım eğitim benim için heyecan vericiydi, eğitimimi devam ettirmek istiyorum” dediğimde biraz abartmış olabilirim ama kral inandıysa sorun yoktu. Kral da danışmanı da birbirlerine bakıp bana döndüklerinde “Saray dışına çıkmayacağını biliyorsun” dedi kral. Magnus da onu onaylayarak kafa salladı. “Sarayın bir üyesi olduğunuzdan dolayı sarayın dışında eğitim almanız tehlikeli. Orası kilise olsa dahi.”
“Sarayda eğitim alabilirim” diye ortaya fikrimi attığımda kral başta bir tepki vermedi. Bana abla aval bakmaya devam ederken isteğim ona da pek inandırıcı gelmemiş olabilir, çünkü kiliseye gönderilirken yüzüm bir buruştu. Ama onun sebebi başkaydı, orada büyümden korkuyordum ama burada hem güvenli hem de eğitmenler sert davranmazdı. Ama asıl iyi tarafı eğitim bahanesiyle bazı bilgiler için kütüphanede daha fazla vakit geçirebilirim. Odamın dört duvarında sıkışmaktan daha iyi.
Kral kafasındaki ihtimalleri düşünürken Magnus’a bakmadım bile. Çünkü o da benim bu ani kararımla yaşadığı küçük çaplı şoku atlatıyordu herhalde.
Ne diyeyim, bu aralar bu dengesizliğim Rhys’ı da korkutabiliyordu.
Kral sonunda sırtını dikleştirdiğinde Magnus’la aynı anda biz de dikleştik. “Temel bilgilerle başlaman için saray eğitmeni ile konuşacağım, temelin sağlamlaşırsa geriye kızım Liriel ile aynı eğitimi alacaksın” dediğinde Magnus’un bile o sakin yüzü çatladı. Benim gözlerim zaten fal taşı gibi açılmıştı, şaşkınlık vücudumu sararken Magnus krala döndü.
“Majesteleri, varislerin eğitimi küçük hanım için uygun mudur sizce?” Dedi ama sesi o kadar da karşı çıkan tarafta değildi. Haksız değildi, çünkü ben bir varis değildim ve varislerle aynı eğitimi görmek politik taraftan uygun olmayabilirdi. Varis değildim sonuçta, kral soyundan da gelmiyordum.
Kral başını iki yana sallarken “sarayda yaşıyorsa buraya uygun eğitimi görecek, varis olup olmaması bir şeyi değiştirmez. Saraydaki herkes en az okuma yazma kadar eğitimli olmalı, kanunlarımızda eğitim konusunda bir sınır yoktur. Ayrıca İlith varislerle arasını iyi tutabilen biri, onlar ona yardım eder” dedi. Magnus beni uzunca bir süzdükten sonra krala döndü yine, “majesteleri, diğer asil ailelerin bunu nasıl yorumlayacağını da hesaba katmalıyız” dediğinde kralın kaşları çok az çatıldı.
“Asil aileler sarayda eğitimi alan biri hakkında yorum yapmaları neyi değiştirir? Eğitim onların yorumuna göre değiştirilecek bir sistem değil. Benim sarayımda herkesin eğitim almaya hakkı var, yoksa sen bunu farklı mı düşünüyorsun Magnus?” dedi. Magnus kralın sözlerinle başını saygıyla azıcık eğerek “majestelerine karşı çıkmak haddim değildir, vazifem yalnızca ihtimalleri arz etmektir” dediğinde kral başını onaylayarak salladı. Ben de ellerimi arkada birleştirmiş, avuçlarımla kolumu sıkarken ortada durup sessizce onları izlemek dışında hiçbir şey yapamadım. Tek yaptığım hayatı sürekli kendime zorlaştırmamı düşünürken, Rhys’ın rüzgarla oynarken arada saçlarımı çekmesini hissetmekti. Tırnaklarımı koluma batırırken dudaklarımın kemirmemek için kendimi zor tutuyordum. Magnus ve kral gözleriyle sessiz konuşmalarını bitirdiklerinde ikisi de aynı anda bana döndüler.
“Leydi Odelia” dedi Magnus kontrollü sesiyle. “Eğitmeniniz ile yarın sabah ilk dersini gerçekleştireceksiniz, kitapları bu akşam ben size yollarım.” Krala göz ucuyla bakıp Magnus’a tekrar döndüm. Başımı usulca eğip reverans yaptıktan sonra daha fazla kalmamam gerekçesiyle arkama dönerek onlardan uzaklaştım. Sarayın içine ulaşana kadar rahat nefes almamıştım, bu iki adamın bakışlarında bile baskı vardı. Göz göze geldiğimde bile yere çivi gibi çakılıyordum resmen. Arkamdan iki muhafızı iliştirerek odama yönelirken bir an evvel yaşadığım olaylara kendimden mantıklı bir açıklama bulma konusunda kendimi tembihledim.
Adım seslerimi de hafifçeterek dikkat çekmeden koridordan sağa dönerek merdivenlere yönelmiştim. Hıçkırık sesi beynime vurduğunda adımlarımı yavaşlatıp sesin kaynağını bulmak için etrafa bakındım. Merdivenlerin biraz yukarısından geldiğini duyunca ikişer basamak atlayıp yukarı tırmandım, döndüğüm yerde merdivenin biraz ötesinde parmaklıklara tutunup ağlayan bir kızı gördüm. Yanındaki hizmetçiler onun etrafında koşuştururken prenses Tynna gözleri kıpkırmızı olmuş bir şekilde eteğinin altındaki bacağını tutarak hıçkırıyordu. Saçları dağıldığından insanlara bakmayıp acı bir inleme sesi çıkardığında içim acıdı. Küçük prenses canı acıdığından insanların yüzüne bile bakamıyorken birinin elini de tutamıyordu. Yanına gidip önünde iki dizimin üzerine çöktüğümde beni başta fark etmeyip ağlamaya devam etti. Eliyle sıkıca tuttuğu bacağına baktım ve çekinerek elimi hafifçe dizinin üzerine yerleştirdim. Prenses gözlerini kaldırıp bana baktığında şaşkınlıkla göz bebekleri fal taşı gibi büyüdü. Etraftaki hizmetçi ve muhafızların sesini duymazdan gelerek gözlerine bakıp yumuşak bir gülümseme gönderdim. Onun dizini tutan avuç içim karıncalanırken bedenime damarlarımdan geçen sızı yavaşça bacaklarıma indi. Prenses bana bakmaya devam ederken ağzını açmış ne diyeceğini bilemeyip başını biraz geriye çekti. Başım hafiften dönmeye başladığında “neler oluyor?” Diyen bir sesle ikimiz de irkildik. Tynna kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne bakarken başımdaki uğultulardan dolayı kafamı oynatamadım bile.
Kraliçe Moriana bize ulaşıp etraftaki insanların arasından geçerek kızının önünde dizlerini kırdı. Tynna’nın elinden tutarak yavaşça kaldırdığında prensesin gözleri yine ağlamaklı oldu, benim elim de onun dizinden çekildi. Kraliçe kızının bedenini kendine yaslayıp sarılırken hizmetçiler şifacıyı çağırmakla meşguldü. Gözlerim buğulanırken bir şekilde ayağa kalkmayı başardım. Damarlarım içeriden çekilir gibi hissederken bacaklarım bedenimi desteklemesi zorlaştı. Merdiven parmaklığına tutunup kafamı kaldırdığımda kraliçe kızının kolunun altından şefkatle tutmuş kendisiyle berber götürmeye çalışıyordu. Şifacı ve hizmetçiler onların etrafında pervane olurken uğultulardan çekilip yana kayarak onlara yol açtım. Kraliçe kızına odaklanmışken beni görmeden direkt merdivenlerden indiler, onların arkasından da bir insan kuyruğu koşturdu. Prensesin ağlaması durmasına rağmen etrafındakilerin panikleri yüzünden zavallı Tynna bile korkmuştu. Kraliçenin halini düşünmesem de olur.
Dünya terse dönmüş ben de onunla dönmeye başlamadan önce odama ulaşabildiğimde yatağa kendimi attım. Serin çarşaflara sarılırken bir an evvel bu ağrının geçmesi için sayıkladım içimden. Uğuldyan kulağımı yastığa bastırdım ama vücudumda artık başka bir şey de vardı. Sağ bacağımı kendime çekip eteğimi kaldırdığımda kıpkırmızı kanın içinde duran yaraya baktım. Üzerine birkaç kez üflerken acıyla sızlaması yüzümü bururşturmama neden oldu. Gözlerimi sıkıca yumarken prenses aklıma gelerek “hıçkırıkları boşuna değilmiş” diye homurdandım kendi kendime. Derin bir nefes alıp gözlerimi açarak dizimdeki yaraya baktım öylece.
“Aramıza hoş geldin.”
Baş dönmelerim hafiflediğinde yatağın kenarında oturmuş, muhafızdan getirttiğim beyaz bezle yaramı temizleyip bağlamaya başladım. Bir yandan dişimi sıkarken Rhys’tan da destek alarak yarayı düzgünce sardım. Dikiş atılması gerekirdi ancak şifacının buraya geleceğinden şüphem vardı. Prensesin artık dizinde olmayan yarasıyla ilgileniyordur. Yatağın başlığına kafamı yaslayıp terden alnıma yapışan saçlarımı geriye ittim. Nefesimi düzene sokarken gözlerim yavaştan ağırlaşmaya başlamıştı. Acının yumuşamasıyla gelen rahatlığa tutunurken gözümün önüne tekrar prensesin o hali geldi. Merdivende çaresizce annesini beklerken yüzünü saçlarıyla kapatması, annesini görünce parlayan gözleri, hıçkırıklarının hafiflemesi. Kraliçenin ona kollarını dolarken kızına bakan gözlerindeki o saf şefkat, bakışlarını kızının üzerinde gezdirirken kendisi de ağlar gibi olması aklımdan silinmiyordu. Belki artık silinmeyecekti çünkü garip bir şekilde hoşuma gitmişti.
O an aklım allak bullaktı ama onlara bakmak çok hoştu. Kraliçenin insan gibi hissettiren tarafını, kırılgan halini ve kızına gösterdiği ilgiyi görmek insanın içindeki küçük bir kalbi dürtüyordu. Bir annenin çocuğuna verebileceği en güzel ilgiyi bence.
Anne ve çocuk sevgisi çok tatlıymış.
Annem ve ben…
Annem.
Gözlerime bakarken yüzüme perdeyi çeken elleri hatırlamayalı çok olmuştu ama unutamadığım tek anımız buydu. Geçmişi pek hatırlamasam da bir kere saçımı ördüğü o ellerinin hissini unutmamıştım. O kemik gibi olan, yumuşak dokunuşlu, saçlarıma daldırışı, pencereden bakışı, perdeyi çekişi…
Gözümün önü kararırken yorgunlukla bedenimi yatağa sürükledim, midemdeki ağırlığın sebebi duygularım da olsa açlık olduğuna kendimi ikna ederken yan tarafta duran aynadan son kez mavi parıldayan gözlerime son kez baktım ve derin uykuya kendimi verdim.
Uykumun ortasından bölüp kafamı delen tıklatma sesiyle gözlerimi araladım ama tam uyanamadan geri kapattım. Başım yastığa düşüp güzellik uykuma geri dönerken kapı tıklaması daha da arttı. Aldırış etmeden kafamı yastığın altına soktuğum gibi geri uyudum.
Sıcaktan boğulurken nefes almak için başımı yastığın altından çıkardığımda gözüme giren güneş ışıklarıyla kafamı hızla yana çevirdim. Gözlerimi yumup yüzümü buruştururken uzunca bir esnedim. Serin hava camın açık kısmından içeri süzülüp bedenimde dolandığında o huzurlu üşümenin tadını çıkararak kollarımı gerdim. Yanı başımda bana bıkmış gözlerle bakan Rhys’ı görünceye dek huzurlu uykuma devam etmeyi düşünüyordum ancak görünen o ki bu sabah o sabah değilmiş. Kafamı yana eğip konuşmasını beklerken sinir damarlarımı germek niyetinde sessiz kaldı. Kaşlarım çatık, uyku mahrumluğula onun oyununa gelerek “noldu” dediğimde kapıyı işaret ederek “bakmak ister misin?” Dedi. Sesindeki bu garip sakin tınıdan rahatsız olmuştum çünkü Rhys normalde bu kadar sakin duran bir şey değildi.
Bakışlarımı kapıyla buluşturup bir an baktım sadece. Dün gece yarısı kapının tıklanmasını duymuştum ama uyanasım gelmemişti. Rhys’ın da bu sakinliğiyle göğsümde istemsiz bir gerilim yükselmeye başladı.
Gece kapıma birinin kellesini mi bırakmışlardı?
Sorularım daha fazla çoğalmaması için yavaşça yataktan sıyrılıp konfor alanımdan çıkarak soğuk taş zeminde çıplak ayaklarla ilerledim. Kapının önüne geldiğimde istemsizce ayaklarım geri geri gitmek istedi. Sanki bu kapıyı açarsam hayatımın dönüm noktasına gelecekmiş gibi bir his vardı. Zaten hayat yeterince sıkmışken bir de daha beter bir şey yaşamak niyetinde değilim. Eninde sonunda bu kapıdan bir gün çıkacağım gerçeğinden sonra da kapı kolunu tutup çektim. Kapının önünde birilerini beklerken nöbet tutan iki muhafızlardan biriyle göz göze geldiğimde bana yerde duran kitap yığınını uzatarak “bay Magnus size bunları gönderdi” dedi. Kaşlarımı çatıp kitaplara uzanarak muhafızın elinden hepsini alarak odama geri döndüm. Düşmesinler diye çaba harcarken bir şekilde masanın başına gelip yerleştirdim.
Kitapları masanın üzerinde incelerken gözlerimi ovuşturdum önce. Yazılar ve görüntü netleştiğinde elime alarak baktım. Birkaçı tarih, birkaçı siyaset, nezaket kuralları gibi kitaplardı. Magnus ve kralın dünkü konuşması aklıma gelince göz devirdim kendime.
“Hayatı kendine zorlaştırmayı başarabilen tek insan olabilirim” diye homurdanırken yatağıma geri yöneldim. Rhys da kendine gelmiş halde yatağın diğer ucunda zıplayıp kendi kendini eğlendirirken “ee, yeni hayatınla tebrik ederim leydi İlith” diyerek sırıttı. Yatağa kendimi atıp tekrar o eski huzura dönmeden önca son kez gözlerim açık Rhys’ın arsız suratına baktım.
“Yeni hayat bizden uzak olsun Rhys.”
