Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bedel

Kapılar açıldığı an içime bir ağırlık çöktü. Yaptığım şeylerden genelde pişmanlık duymam. Ama bu kez mesele farklıydı. Kralın en hassas sınırına dokunmuştum.Veliaht’ın arkasında ilerlerken adımlarım taş zeminde yankılandı. Kapının önünde durdu. Bir an için yanımda kalacağını sandım. Yanıldıysam da şaşırmadım. Sessizce yana çekildi ve beni ateşin tam karşısına bıraktı.
Başımı eğdim. Halının karmaşık desenlerine bakarken tahta doğru kısa bir selam verdim. Gözlerimi kaldırmamam gerekiyordu. Yine de kaldırdım.
Yüzü her zamanki gibi donuktu. Duygularını saklamakta ustaydı. Ama öfke… Öfke yüz hatlarını sertleştirirdi.
Bu sefer çok özel bir halt yedin İlith.
Sessizlik bir süre uzadı. Kimse nefes bile almıyor gibiydi. Konuşmayı normalde kral başlar, ama bakışlar benim ağzımdan çıkacakları bekliyordu. Konuşursam kafam giderdi. Susarsam hayatım. Sonuç değişmediği için sustum.
Tahttan bir ses geldi. Küçük. Çok az. Sonra birkaç ritmik tık duyuldu.
“İlith.” İsmim, idam fermanı gibi yankılandı. Kral, tahtın kolçağına tutunmuş, gözünü üzerimden ayırmadı. Adeta bugüne kadar başımı soktuğum her belanın intikamını alacakmış gibi bir hali vardı.
“Majesteleri.” Bakışlarımı bir şekilde kralla buluşturdum. Yüz ifadesi konuş ama sus dercesine karmaşıktı.
“Yaptığının farkındasındır umarım. Sana…”
“Evet majesteleri.” Kralın sözünü böldüğümü veliahtın bakışlarıyla algılamıştım. Alt dudağımı ısırıp gözlerimi yere indirdim. Boynumun soğuk bir çelik altında olduğunu hayal ettim.
“Sana, büyüyü kontrol etme konusunda uyarmıştım. Ayrıca muhafızlarsız saray dışında gezmen yasaktı.” Durdu. Birazdan cellat önümde bitse kimse şaşırmazdı. Belki bazıları bunu burada geçirdiğim yıllardır hayalini kuruyordu.
Sessizlik tekrar uzayınca kendimi açıklama anı geldiği hissiyle kafamı kaldırdım. Kralla göz temasına girecekken onun yanındaki tahtta oturan veliahtın uyarıcı bakışlarıyla tekrar halıya döndüm.
“Sadece biraz nefes almak istemiştim.”
Kral “Saray içinde yeterince hava var” dedi. Ama yok. Çıtım çıkmayınca veliaht araya girdi.
“Muhafızları nasıl atlattın?” Sesinde hem sorgulama, hem de gizliden gizliye hayranlık vardı. Onunla yalnız olsak bir hevesle anlatırdım. Ama işte, resmiyet.
“Çarşıdaki kütüphanenin arka kapısını kullandım.” Ah, ne kadar da açık sözlüsün İlith. Birazdan bu dürüstlüğün için seni zincirle ödüllendirirler. Veliaht çenesini eline yaslarken gözlerinde hafif bir ışıltı belirdi. Ama kısa sürdü.
Kral ise oğluna ters bir şekilde bakınca veliaht kendini düzeltti. Sırıtmamak için tırnağımı tenime batırmak zorunda kaldım. Bana dönen kral başta konuşmadı. Bugüne kadar verdiği cezaların sonları değişmediğinden yorulmuş gibi gözüküyordu. Karar vermek onun için zor değildi. Ama kolay da değildi.
“Üç gün” dediğinde herkes emri bekleyerek sırtını dikleştirdi. “Üç gün, odanda, ve yalnız.” Başımı eğip reverans yaptım. Dayanabileceğim süreydi. Yani, pazarda birini büyü ile yaralayan suçlu için azdı ama olsun.

“Nasıl yaptın?” Adımlarımı bile doğru düzgün atamazken veliahtın sorusuyla gözlerimi ona diktim. Resmiyeti bir kenara koyup omuzlarımı esnettim.
“Rafların arasında zikzak çizerek arka kapıdan çıktım.”
“Bu sefer bedel nerede?” Açık açık alay ediyordu ama bir taraftan acıyordu da. Sol kolumu kaldırıp bileğimdeki kumaşı sıyırdım. Açıkta kalan tenimdeki uzun bir çizik yaraya baktım. Veliaht bir an konuşmadı. Ben ilerlemeye devam ederken bir an beklenmedik şekilde kolumdan tutup beni ters yöne sürüklemeye başladı.
“Nereye?”
“Şifacıya.”
“Abartma.” Göz devirmeme engel olamadım. Sadece bir çizikti, çok uzun da değil. O ise her küçük olayı büyütmeye alışmıştı. Sarayda en küçük çizik bile mesele olurdu. Bu sisteme alışmaya çalışsam da nafile. Veliaht sıkıca kolumdan tutmuş, hızını arttırarak devam etti.
Şifacıdan aldığım ilaç şişesiyle odama dönerken kapının önündeki muhafızlardan biriyle göz göze geldim. ‘Yalvarırım sorun çıkarma’ diyordu gözleri. Bu yıl içinde en az altı muhafız yaralanmıştı. Sebeplisi de burnunun altında. Kapıyı arkamdan kapatıp içeri girdim. Pişmanlık mı duymam gerekti? Ama olmayanı da zorlayamam.
Yatağa geçmeden önce üzerimdeki korseden bir an önce kurtulmak istedim. Korse giymek saraydaki kadınların ana yasasıdır. Genel olarak kraliçe ve prenses için geçerli kuraldı. Ve tabi ki bu yazılı bir şey değil, sözde kurallardan biri.
Güzellik için kurbanlık gerekir. Kurban da nefesin olur.
Ben de uyum sağlamak adına korse takmıştım ama burada bir ünvanım yoktu. Varlığımı sürdürmekle yetiniyordum. Yedinci yılımdı burada. Ve artık bu sayıyı kendim öğrenebilmiştim. Sarayda yaşamanın bana kattığı bazı avantajları da var. Mesela istediğim zaman kütüphaneyi kullanabilme. Bu sayede okuma ve yazmayı ucundan bile olsa öğrenebilmiştim.
Veliaht ve küçük prenses ders çalışırken arada bir yanlarına gidip onları dinliyordum. Saraydaki eğitmenlerle sohbet etme şansını yakalamak da bir başarıydı.
Boy aynasının önüne geçip sırtımı aynaya döndüm. Korse iplerini çözüp üzerimden attım. Aynaya dönüp kendimi şöyle bir süzdüm. Yılların rengini sömüren soluk tenim, üzerimdeki gömlekle aynı renkteki saçlarım, ve en garip olan gözlerim. İnsan karşısındakini anlamak için yüz ifadesine bakar. Benim gözlerim her duyduyu açığa çıkarıyordu. Gri ve gümüşün en saçma karışımı, ve sürekli yer değiştiren renkler.
“Hâlâ hayattasın ha?” Bu da kafamdaki sislerin şekil bulmuş hali.
“Maalesef evet.” Ne kadar zamandır hatırlamıyorum. Onunla ilk tanıştığımda zincirlere bağlıydım. Ayılmakla bayılmak arasındaki arafta dururken bana eşlik etmişti. Başta hayal gücümle olmak rahatlatıyordu ama onun artık hayatıma kattığımı anladığım andan itibaren pişman olmuştum.
Yatağa uzanıp yorgana sarıldım. Soğuk kumaşa tenimi bastırıp huzurlu uykuya hazırlandım.
“Ee, şimdi ne?”
“Sabırlar olsun” diye mırıldanmaktan başka bir şey yapamadım. Onunla üç gün… cezanın asıl kısmı buydu.
“Üç gün. Sıkıcı. Duvarları eritmek ister misin?”
“Sus”
“Denemeden bilemezsin.”
“Sus”
“Belki-”
“SUS RHYS” dedim tıslayarak. Zindan daha sessizdi.

Kaldoran’ın sonusun.
Ateşle yanan güç, küllerinden doğmadı.
Küllerle devam eden irade
Suyla yıkanacak bir gün
Güneşin altında toprağa karışacak.
Her gece, her göz karardığında. Kafamı delen sesler. Çığlıklarla dolu bir meydanda tek başıma. Bir sonu izleyerek gülen yüz. Maskesi inmiş bir güç. Güneşte ışıldayan bir çift gümüş ay.

“Anka kuşu olsa? Ya da sadece kuş? Ateşkesen?”
“Ya ne dersen de. İki saniye rahatıma bırak.” Masadaki cam kadehe odaklandım. Bakışlarımı kaçırmadan daha derin hissetmeye çalıştım. Ve bir çıt sesi. Başarısız. Gözlerimi kıstım. Parmak uçlarıma doğru bir karıncalanma başladı. Bir kere daha. Sonunda tamamen parçalanarak masaya yayıldı. Aferin. “Buldum. Kırılmış cam? Bence uyumlu” dedi önümde duran varlık.
“Yemek de yapabilir misin?” Ne alaka be? Pencerenin kenarındaki çıkıntıya otururken dışarıdaki bahçeye baktım. “Bu arada” derken kuruyan dudaklarımı yaladım, “ismini kim koydu?” Sessizlik. Sanki sözlerim boşluğa düşmüş gibi. Başımı içeri çevirdiğimde Rhys duvara yaslanmış bana bakıyordu.
“Ne oldu?”
“Hatırlamıyor musun?”
“Neyi?” Yüzüme bakıyordu ama doğrudan içime odaklanmıştı. Göğsümden tırnak uçlarıma kadar bir titreşim geçti. “Ne var?”
“İsmimi bana sen verdin. Unuttun mu?” Hatırlasam sorar mıydım. Arkama yaslanıp aklımdaki anılara tekrar göz attım. Yok. Bomboş. Kafamı sağa sola salladım. Bu sefer bakışları değişti. “Demek bedeli sadece yarayla ödememişsin.” Bakışlarım kol bileğime indi. Ödemiştim. Büyünün bedelini ödemiştim.
Genelde yara izleriyle benden bedel alınırdı. Bilek, omuz, kaburga, sırt. Ama bu sefer başka bir şeyim gitti. Kendi geçmişimden bir parça eksilmişti.
“Hey, beni hatırlıyor musun?” Düşüncemden sıyrılıp Rhys’a baktım. “Evet.”
“Kimim?” Emin olmaya çalışırken beni de şüpheye düşürmüştü.
“Yönlendirici sapık.”
“Aferin.” Göz devirip tekrar bahçeye döndüm. Bahçe artık boş değildi. Veliaht önündeki askere kılıç savururken bir köşede kraliçe ve prenses onu izliyorlardı. Metal sesi odama kadar net bir şekilde geliyordu. Veliaht ter içinde, üstü başı dağılmış devam ediyordu. Karşısındaki asker güçsüzce kılıca tutunmuş, savunmaya çalışmaktan fazlasını yapamıyordu. Askerin yerinde olmayı istedim bir an. O kılıcın havayı kesmesini hissetmek istedim.
Odama gelen yemeği bile çatalla yerken biri yanımda beklerdi. Boğazımdan lokmalar zorlukla geçerdi. Kılıç veya herhangi bir silah kullanamazdım. Gerek de yoktu.
Yasal olarak zaten silah sayılırdım.
Günlerimin özeti hep aynı. Sabah yemek, öğlen odada volta atmak, akşam düş. Ceza günlerimde de farklılık yok. Aynı turdan devam. Üzerimdeki büyü hakkında bilgi almak istediğimi krala bildirmiştim. Öğrendiğim tek şey de bunun 120 yıl öncesinde bu krallığın başındaki kral I.Aurelion Orin Dravenhall’in mirası olmasıydı.
Söylenişlerde eski kralın annesinin bir cadı olduğu, ve kendi oğlunu lanetlediği bilinir. Ama kral Odith’a göre bu sadece bir efsane. Aslını da kimse bilmiyor. Yazılı tarih kitaplarında geçenlere göre, bu büyü kara sihrin ve meleklerin insanlığa tanrı tarafından atadığı iyi güçlerin birleşimiymiş.
Böyle diyor kitaplar.
Ya da rahipler.
Ya da gerçeği en iyi saklayan her kimse.
“Cidden bunu ezberledin mi?” Derken yüzünü buruşturmuştu Rhys. “Haftalarımı aldı.” Çünkü başka yapacak bir şeyim yoktu.
Hava kararana kadar pencerenin dibinden ayrılmadım. Bedenim burada sıkıştıysa bari ruhum özgürlüğü hissetsin. Elime aldığım kalem ve kağıda bakıp durdum. Sevgilisini kulenin ucunda bekleyen prensesin aksine ben kederimi bekleyen kuldum. Kafesin parmaklıkları açık sadece ben uyuyorum. Aslında ikisinin arasında pek bir farkı yok.
Kule var.
Saray var.
Tutsaklık var.
Beyaz atlı prens? YOK.
Benim de son çarem ne? Krala mektup.
Kalem bile hevesini kaybetmiş gibi. Yazarken mürekkep sıçrayıp duruyor. Mektubun karmaşası ise normalin dışı bir yazı yazmam gerekmesi. Her hissimi, büyü hakkında edindiğim yeni bilgileri. Mahremiyetim dış etkenler tarafından korulur, iç değil. Her bir düşüncemden haberdar olmak istemeleri bunun kanıtı. Büyüyle ilgili elime geçen her bilinirliği kendi irademle kralla paylaşmam gerek.

Titreye titreye taht odasına yürürken kollarımı birbirine bağladım. Gerginlik bir kenara üç gündür aynı odanın havasına alışmıştım. Duvarlardan sızan soğukluk adımlarımı hızlandırıyordu. Muhafızlar gözünü bile kırpmadan beni takip ediyordu. Medusa’dan beri aynalara temkinli bakıyorum.
Kapıların önüne geldiğimde önüme geçen muhafıza bakarak kaşlarımı çattım. Sinirden daha çok sorgulayıcı ifadeyle baktım muhafıza.
Muhafız “giremezsin” demesiyle sırtımı dikleştirdim.
“Kral beni çağırmıştı.”
“Birazdan kendi seni çağıracak”
“Zaten çağırmıştı.”
“Giremezsin.” Buradakilerin hepsi ezbere konuşuyordu adeta. Veliaht’ın odasına yönelirken arkamda kuyruk gibi gezen muhafızları görmezden gelmeye çalıştım. Odaya vardığımda veliahtın kralla olduğu bilgisi verildi. Bilgiyi saklamak burada erdem sayılıyor olmalı. Sabırlar olsun.
Rahibin kapı arkasında dolu dolu seslerini dinlemekten başka çarem kalmamıştı. Nerede bekleyeceğimi bile bilemeden kapının önünde volta atıp duruyordum. İçeride kralın sesinden daha çok rahibin yılların yorgunluğunu içerken sözcükleri kulakları dolduruyordu. Anlamak zor olsa da anlaşıldığı kadar bir iki kelime yakaladım. “Tanrı.” Omuzlarım kasıldı. “Cadı” nefesim boğazımda kaldı. “İdam.” Dudaklarımı ısırdım. Birleşince belki anlamı olur diye dilimde çevirip yuttum. Kanunların kararında genelde rahibe danışılır. Benim bildiğim pek az yazılı kanun var. İdamlar her yıl en az iki kez gerçekleşir. Sadece birine denk gelmiştim.
Tanrının kuralları ve kral ihanet suçlarından yakalanan bir adam ve ailesi. Asıl suçlu o adamdı. Ama idam sehpasına ilk önce karısı getirildi. Taşlar kadının yüzünü tanınmaz hale getirene kadar atıldı. Sırayla çocukların sesi kesildi. Adamın çığlığı, taşlardan daha ağırdı ve daha uzun sürdü.
Gözlerimi kapatmama rağmen sesler kulağımdan girmişti. Korkmuş muydum? Korku değildi. Sadece sistemin nasıl çalıştığını öğrenmiştim.
Kapılar nihayetinde açılarak önden veliaht çıktı. Beni fark edince aniden önüme geçti. Güya bir şeyden saklıyordu. Ama neyden olduğunu açıklamadı. Ağzımı açmaya kalkıştığımda içerden bir rahip çıktı. Boynundaki haç, ışığı yakalayıp gözümü aldı. Önümüzden geçip gittiğinde veliaht’a döndüm.
 İçimdeki endişe yavaştan yükselirken veliahtın koluna hafif dokundum. Başını bana döndüğünde kaşları çatılı, konuşmaya isteksiz halde gözlerime baktı. Göğsüm sıkışırken o taht odasına kısa bir bakış attı. Kolumda çekip koridorun köşesine sürükledi. Arkadan gelen muhafızları durdurup önüme geçti.
Sertçe yutkundum. “Ne oldu?” Tereddütle ağzını açıp tekrar kapattı. Onu sıkıştırmadan kaşlarımı kaldırdım. “Kralla mı ilgili?” Başını salladı.
“Senle.” Tek kelimeyle kalbim sertçe çarpmaya başladı. Anlam veremediğim o üç kelime kafamda tekrar birleşti. Tanrı. Cadı. İdam.
“Kral Odith sizi bekliyor majesteleri” dedi yanımıza yaklaşan bir muhafız. Veliaht bana göz işareti yapıp taht odasına yürüdü. Arkasında giderken binbir senaryo aklımda döndü. O bahsedilen ‘cadı’ ben miydim? İdam mi edilecektim?
Taht odası üç gün önce girdiğimden daha gericiydi bu sefer. Kral Odith kendi tahtında, yere bakarak düşüncelere dalmıştı. Ve yanındaki tahtta da kraliçe Moriana. Onu görmek beni daha da gerdi. İşin kraliçenin bile karıştığı noktaya gelmesi çok çok kötü bir durumdu. Ve veliahtın tahtının yanında küçük prenses Tynna, elindeki bez bebeğe bakarak buralı bile olmadan bacaklarını sallaya sallaya oturuyordu.
Veliaht bu sefer tahtına oturmadan tam yanımda durdu. Ona ne kadar minnettarlık bildirsem de şu anki durumda bundan daha önemli olaylar vardı. Kral Odith bir süre konuşmadı, kraliçeyle arada bir göz temasıyla sessizce konuştular. Bacaklarımın titrememesi için tüm hücrelerimle direndim.
“İlith.” Kralın sesiyle bir anlık tüm vücudum sarsıldı. Toparlanıp başımı kaldırdığımda kral bu sefer gözüme bile bakmadı. Kararsız gibi gözüküyordu.
“Saray sınırlarının dışına bir daha adım atmayacaksın.” Sözleri mideme hançer gibi saplanıyordu. Ne yani, kafese konulan kuş gibi ölümü bekleyerek mi çürüyecektim burada? Gözlerim dolmaya başlamadan kaşlarımı çattım. “Hayır.” Sesim düşündüğümden daha sakin çıktı.
Tüm salon, tüm muhafızlar bana bakıyorlardı. Kraliçe da şaşkınlığını gizleyememişti. Kral ise hiçbir tepki vermedi. Kurduğu tüm baskıların o da farkındaydı ve bunun fazla olduğunu o da biliyordu. Bu çıkışımı da beklemişti herhalde.
Veliaht bana bakarak kolumdan dürttüğünde yutkunarak söze girdim.
“Beni kuş gibi kafese koyamazsınız. Y-yani benim yaptığım bir hata yüzünden-“
“Bir mi?” Kralın sesi bu sefer inanamayan bir şekilde çıktı. Sesim yükseldi. “Büyüyü kontrol edemiyorum. Çünkü bana bunun hakkında tam bir bilgi vermediniz. Bilmediğim bir şeyi taşıyorum.”
Kral “Aynı sorunları yaşıyoruz İlith” dediğinde sinirimi kontrol etmek için yumruğumu sıktım. “Bedelini ödemeyen için her karar kolaydır.”
“Seni koruyorum”
“Beni saklıyorsunuz” dediğimde artık patlamak üzereydim. Gözümün kenarındaki ıslaklığı silmedim. Kral gözlerimi kapatıp alnını sıvazlarken kraliçe araya girdi.
“Durumunu anlıyoruz İlith. Ama saray dışında daha fazla seni görmemeleri gerek. Bu hem senin, hem de bizim iyiliğimiz için.” Anlamıyorlar. Benden olmayan bir bilgiye dayanıp kendimi tutmaya zorluyorlardı.
“O zaman.” Dudaklarım titredi. Veliaht prensin gözleri üzerimdeydi. Ne yaptığımı sorgularçasına kaşları kalkmıştı. İçinden geçenleri sesimle dışa vurmak için son bir kez nefes aldım. Belki de son nefesimi.
“…idama izin verin.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

93okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…