2. bölüm / 8
Küller ve KalplerUYANIK KALANLAR
Bölümler 8Şu an: UYANIK KALANLAR
Alper, gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey seslerdi. Düşük tonda konuşmalar, metal aletlerin birbirine değdiğinde çıkardığı kısa tıkırtılar, uzaktan gelen bir jeneratör uğultusu… Sahra hastanesi asla tamamen sessiz olmazdı. Sadece savaşın sesleri burada şekil değiştirirdi.
Göğsü hâlâ ağrıyordu ama önceki kadar keskin değildi. Nefes aldığında yanma hissi vardı; her soluk ona hayatta olduğunu hatırlatıyordu. Başını hafifçe çevirdiğinde çadırın girişinde tanıdık siluetler gördü.
Birliğinden iki asker, kapının hemen dışında duruyordu.
Teğmen Emre Soydan, kaskını kolunun altına sıkıştırmış, sabit bir noktaya bakıyordu. Yüzündeki ifade sertti ama gözleri uykusuzdu. Yanında Astsubay Kıdemli Başçavuş Murat Akın vardı; dimdik duruyor, çevreyi refleksle kontrol ediyordu. Cephe alışkanlığı, hastane ortamında bile terk etmiyordu insanı.
Alper boğazını temizlemeye çalıştı. “Emre…”
Ses zayıftı ama yeterliydi.
Teğmen başını anında çevirdi. Bir adımda yatağın yanına geldi. “Komutanım,” dedi alçak ama net bir sesle. Gözleri Alper’in yüzünde gezindi. “İyi misiniz?”
“Yaşıyorum,” dedi Alper. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Bu da bir şey.”
Murat Akın yaklaşırken başını salladı. “Bizi korkuttun komutanım,” dedi. “Bir an… zor oldu.”
Alper bakışlarını ikisinin arasında gezdirdi. “Tim?”
Emre derin bir nefes aldı. “Herkes geri çekildi. Hafif yaralılar var ama… kayıp yok.”
Alper gözlerini kapattı. Omuzlarındaki ağırlık bir nebze azaldı. “İyi,” dedi kısaca.
O sırada çadırın içinden sert bir ses yükseldi.
“Ziyaret süresi doldu.”
Elena, elinde dosyayla yanlarına gelmişti. Yüzünde dün geceden kalma o ciddi ifade vardı. Gözleri önce Emre’ye, sonra Murat’a kaydı. Üniformaları, silah askıları, botları… her şeyi tek tek süzdü.
“Komutanınız henüz dinlenme aşamasında,” dedi. “Konuşması bile sınırlı olmalı.”
Murat kaşlarını hafifçe çattı. “Biz sadece—”
Elena sözünü kesti. “Biliyorum,” dedi. “Ama burada cephe yok. Hastane var.”
Alper bu sahneyi yataktan izliyordu. Elena’nın ses tonu yine aynıydı: sert, net ve tartışmaya kapalı. Emre istemsizce toparlandı.
“Anlaşıldı doktor hanım,” dedi Emre. “Çıkıyoruz.”
Tam döneceklerken Alper konuştu. “Emre.”
Teğmen durdu. “Komutanım?”
“Birliğe söyle,” dedi Alper. “Hazır olsunlar.”
Elena anında ona döndü. “Hayır,” dedi sertçe. “Hazır olmayacaklar. Sen de olmayacaksın.”
Alper gözlerini ona çevirdi. “Ben—”
“Elena,” diye devam etti, ismini özellikle vurgulayarak. “Doktorun olarak konuşuyorum. En az birkaç gün burada kalacaksın.”
Murat Akın, Emre’ye kısa bir bakış attı. İkisi de aynı anda geri çekildi. “Geçmiş olsun komutanım,” dedi Murat. “Biz dışarıdayız.”
Çadırdan çıktıklarında Elena derin bir nefes aldı. Dosyayı yatağın yanındaki masaya bıraktı.
“Sen askerler için çok şey ifade ediyorsun,” dedi, daha sakin bir tonla. “Ama burada… bedenin sınırlarını zorlayamazsın.”
Alper tavana baktı. “Onlar da benim için çok şey ifade ediyor.”
Elena cevap vermedi. Sadece monitöre baktı, değerleri kontrol etti. Sonra yine kendi dilinde, kısık sesle mırıldandı:
“Tvrdoglavi luѓe… sekogaš mislat deka se neuništivi…”
(İnatçı insanlar… her zaman yok edilemez olduklarını sanırlar…)
Alper gülümsememek için kendini zorladı. “Yine bana kızıyorsun,” dedi.
Elena başını kaldırdı. “Sana kızmıyorum,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Sadece… alışığım.”
“Bana mı?”
“Askerlere.”
Alper gözlerini kapattı. “O zaman zor bir işin var.”
Elena istemeden dudaklarını bastırdı. Hemen toparlandı. “Dinlen,” dedi. “Bu bir rica değil.”
Elena çadırın diğer ucuna yürürken Alper gözlerini tekrar açtı. Dışarıdan askerlerin ayak sesleri geliyordu. Birlik oradaydı. Bekliyordu. Savaş durmamıştı.
Ama ilk kez, Alper kendini bir cepheden diğerine geçerken buldu: silahların değil, sabrın gerektiği bir cepheye.
Ve bu cephede karşısında, sinirli ama kararlı bir Makedonyalı doktor vardı.
Bölüm etkileşimi
