20. bölüm · Kül ve Taht

BÖLÜM 20: Tahtın Külleri (Sezon Finali)

Arda Berk

Ejderha Taht Odası’nın mermer zemini, sanki yaşayan bir yaratığın sırtıymış gibi ritmik bir şekilde inip kalkıyordu. Valerius’un bedeninden sökülüp çıkarılan kadim gölge, formu olmayan, devasa ve kapkara bir sıvı kütlesi halinde tahtın hemen altındaki yarığa akıyordu. Anneleri Kraliçe Naile’nin bıraktığı antitez zehri, varlığın etten ve kemikten bir taşıyıcıya tutunmasını engellemişti; ancak bu durum, onu kontrolsüz ve vahşi bir yok oluş dalgasına dönüştürmüştü.
Zemindeki çatlaklardan fışkıran mor ve siyah alevler, duvarlardaki kadim tasvirleri tutuşturuyor, tavanın devasa taş blokları birer birer aşağıya çökiyordu.
Lyra, dizlerinin üzerinde yatan abisi Valerius’un boynundaki nabzı kontrol etti. Parmaklarının altındaki atış zayıftı ama gerçekti. Derisindeki mor damarlar silinmiş, göz pınarlarından akan o karanlık sıvı durmuştu. Valerius artık bir amiral veya gölge taşıyıcısı değildi; sadece ölümün eşiğinde, gururu kırılmış bir ölümlüydü.
"Yaşıyor," dedi Lyra, sesi yıkılan salonun gürültüsünde zayıf bir fısıltı gibi çıktı. "Ancak gölge... doğrudan krallığın damarlarına sızıyor. Aethel, bu sarsıntı birkaç dakika içinde tüm Başkent’i yerin altına çekecek!"
Aethel Vanguard, göğsündeki pençe yarasını parçalanmış peleriniyle sıkıca sardı. Her nefes alışında ciğerlerine batan o dondurucu ağrıya rağmen, kınından çıkardığı iki kılıca tutunarak doğruldu. Demir Kurt ve Altın Akrep mühürlü çelikler, şafttan sızan mor ışığın altında son bir kez parıldadı.
"Buradan kaçmayacağız," dedi Aethel. Bakışları, tahtın hemen arkasında genişleyen ve dünyanın merkezine doğru uzanan o zifiri karanlık yarığa kilitlenmişti. "Naile bu tahtı korumak için dünyayı yaktı. Baban Alistair bu taht yüzünden zehirlendi. Eğer o yarık kapanmazsa, kaçacağımız bir Kuzey de kalmayacak."
"Ne yapmayı planlıyorsun Vanguard?" diye bağırdı Lyra, yükselen rüzgarın uğultusunu bastırmaya çalışarak. "Ayna parçalandı, Güneşin Gözyaşı tükendi! Elimde kalan son simya sadece zehirdi ve onu da Valerius’ta kullandım!"
Aethel, tahtın basamaklarına doğru ağır adımlarla yürüdü. Her adımında basamaklara taze kanı damlıyordu. Yarığın kıyısında duran ve kadim varlığın enerjisiyle havada asılı kalan obsidian tahtın tam önüne geldi.
"Kalıntılar sadece birer odak noktasıydı, Lyra," dedi Aethel, başını arkaya çevirip kızın gözlerinin içine bakarak. "Bize güç veren şey o taşlar değildi. Bu karanlığı çağıran şey hanedanların nefreti ve kanıydı. Onu mühürleyecek olan da aynı kan."
Aethel iki kılıcını birden obsidian tahtın tam ortasındaki rün çizgisine sapladı. Çeliğin taşla buluştuğu an, tahtın içindeki kadim mekanizma cızırdayarak inledi. Aethel, sol elini Altın Akrep kılıcının keskin tarafına bastırarak avcunu boydan boya yardı. Sıcak Kuzeyli kanı, çeliğin üzerindeki akrep ve kurt figürlerine aktı.
"Lyra! Kanını ver!" diye kükredi Aethel. "Aurelia ve Vanguard kanı... Oyun burada bitecek!"
Lyra tereddüt etmedi. Abisini mermerin üzerine bırakıp zıplayarak tahtın yanına ulaştı. Kendi gümüş hançeriyle avcunu kesti ve kanayan elini Aethel’ın kanlı elinin üzerine, saplı duran kılıçların kabzasına bastırdı.
Kuzey’in demir kanı ile Güney’in altın zehirli kanı birleştiği an, obsidian tahttan kulakları sağır eden, bembeyaz bir ışık dalgası patladı.
Bu ışık, ne gölgelerin mor ateşiydi ne de simyanın yeşil alevi. Bu, iki düşman hanedanın saf iradesinden ve feda ettiği kanından doğan yalın bir kıvılcımdı. Kılıçların saplandığı obsidian taht, boydan boya çatlamaya başladı. Taşın içindeki kadim rünler, dökülen kanı bir sünger gibi emerek tersten yanmaya başladı.
"HAYIR!"
Yarığın derinliklerinden yükselen o kadim ses, bu kez bir tehdit değil, saf bir feryattı. Dünyanın kalbine inmeye çalışan gölge kütlesi, tahttan yayılan o beyaz ışık dalgasıyla gerisin geri yarığın içine çekilmeye başladı. Obsidian taht parçalandıkça, yarığın etrafındaki taşlar büyük bir gürültüyle kapanmaya, uçurum birleşmeye başladı.
"Geri çekilin!" diye bir haykırış yükseldi merdiven başından.
Kaptan Brandon ve sağ kalan birkaç asker, yıkılan tünellerden Taht Odası’na ulaşmayı başarmıştı. Brandon, yerdeki yarı baygın Valerius’u tek hamlede omzuna aldı. "Saray çöküyor! Buradan hemen çıkmamız gerek!"
Aethel ve Lyra, kılıçlarını kırılan tahtın kalbinden çekmediler. Taht tamamen tuzla buz olup altındaki uçurumu büyük bir moloz yığınıyla kapatana kadar ellerini kenetli tuttular. Son mühür taşının da parçalanmasıyla, gökyüzündeki devasa mor yarık bir büzüşme hareketiyle kendi içine çöktü.
Gökten yağan siyah küller aniden kesildi. Gökyüzü, haftalar sonra ilk kez, gece yarısının saf, yıldızlı siyahlığına büründü.
"Şimdi!" diye bağırdı Brandon, Aethel ve Lyra’yı zırhlarından tutarak geriye doğru çekerken.
Taht Odası’nın kubbesi tamamen çöktü. Devasa mermer sütunlar birbiri üzerine devrilirken, Küllerden Doğan İttifak’ın son üyeleri kendilerini gizli tünellerin karanlığına doğru bıraktılar. Arkalarında bıraktıkları Ejderha Tahtı, binlerce tonluk molozun ve kendi küllerinin altında kalarak haritadan silindi.
İki Gün Sonra – Başkent Yıkıntıları
Şafağın ilk ışıkları, Başkent’in viraneye dönmüş surlarına vurduğunda, havada artık sülfür veya mor duman kokusu yoktu. Şehri kaplayan o felaket sisi dağılmış, geriye sadece yıkılmış binalar, küller ve sessizlik kalmıştı.
Şehrin dışındaki tepede, Kırık Surlardan ve irili ufaklı köylerden gelen yüzlerce insan toplanmıştı. Kuzeyli askerler zırhlarındaki pası temizliyor, Güneyli muhafızlar ise yaralılara yardım ediyordu. Ortada ne bir taht vardı ne de bir kraliçe. Ama insanlar artık birbirine kılıç çekmiyordu.
Aethel Vanguard, tepenin en yüksek noktasında durmuş, güneşin doğuşunu izliyordu. Göğsündeki sargılar kan içindeydi, zırhı tamamen parçalanmıştı. Yanında, pelerininin başlığını kapatmış olan Lyra duruyordu.
Biraz ötede, bir ağacın gölgesinde oturan Valerius, sarılı bileklerine bakıyordu. Bedenindeki lanet temizlenmişti ama gözlerindeki o derin yorgunluk ve geçmişin izleri silinmemişti. Artık Prens değildi; krallığı yıkılmış bir sürgündü.
"Gölge yok oldu mu?" diye sordu Aethel, bakışlarını ufuktan ayırmadan.
Lyra avucunu açtı. Elinde, üç kadim kalıntıdan geriye kalan tek şey duruyordu: Tamamen kararmış, içi boşalmış ve sıradan bir taşa dönüşmüş olan Güneşin Gözyaşı.
"Gölge bu salondan ve bu şehirden defedildi," dedi Lyra, sesi rüzgarda titreyerek. "Ama hayır Aethel, tamamen yok olmadı. Kadim varlık dünyanın derinliklerine geri çekildi. Mühürler kırıldı bir kez... Dünya artık eskisi gibi güvende değil."
Aethel, belindeki iki kılıcı çıkardı. Demir Kurt ve Altın Akrep mühürlü çelikler, savaşın şiddetiyle çatlamış, üzerindeki altın ve demir kaplamalar birbirine kaynamıştı. Artık iki ayrı hanedanın değil, tek bir kırık çağın simgesiydiler.
Aethel iki kılıcı da tepedeki toprağa, tam güneşin doğduğu açıya sapladı.
"Taht yıkıldı," dedi Aethel, sesi dökülen küller kadar kararlı ve derinden gelerek. "Üzerinde oturacak bir Kraliçe de kalmadı, boyun eğecek bir Lord da. Eğer bir gün o gölgeler toprağın altından tekrar yükselirse... onları karşılayacak şey hanedanlar değil, bu toprağın özgür insanları olacak."
Lyra, Aethel’ın yanına yaklaştı ve elini onun omzuna koydu. İki eski düşman, bir zamanlar kanla sulanan bu topraklarda rising sun'ın altında yan yana duruyordu.
Güneş ışıkları tepedeki çapraz kılıçlara vururken, rüzgar Başkent’in küllerini uzaklara, henüz keşfedilmemiş Doğu topraklarına doğru savurdu.
Sezonun son görüntüsünde, dağın arkasındaki sisten kaplı bilinmeyen topraklarda, siyah cüppeli tek bir Gölge Rahibi’nin silüeti belirdi. Rahip, elindeki çürümüş asayı yere vurdu ve o tırmalayıcı fısıltı son kez rüzgarla birlikte yükseldi:
"Taht küle döndü... Ama küllerin altındaki kor hala yanıyor. İkinci Sezonun Sonu."