19. bölüm · Kül ve Taht

BÖLÜM 19: Bir Kraliçenin Son Hediyesi

Arda Berk

Ejderha Taht Odası’nın devasa mermer sütunları arasından süzülen mor ışık, zemin kaplayan siyah sarmaşıkların üzerinde cıva gibi dalgalanıyordu. Yıkılan çatının açıklığından sızan dondurucu rüzgar, Kraliçe Naile’nin bir zamanlar taşıdığı ipek perdelerin yakılmış kalıntılarını havada savuruyordu.Tahtın üzerindeki Valerius, yerinden yavaşça kalktı. Her adımında, altın zırhından sızan katran karası sıvı obsidian basamaklara damlıyor ve mermeri bir asit gibi cızırdatarak eritiyordu. Gözlerinin yerindeki o karanlık çukurlar, salonun köşesindeki iki davetsiz misafirine kilitlenmişti."Hala çelikle, halen kemikle savaşabileceğinizi sanıyorsunuz," dedi Valerius. Sesi salondaki taş duvarlarda kırılıp binlerce parçaya bölünüyor, Aethel ve Lyra’nın kulaklarında fiziksel bir ağrı bırakıyordu. "Babalarınızın, annelerinizin kanı bu taşların altında kurudu Vanguard. Kuzey’in gururu da Güney’in zekası da bu tahtın önünde sadece birer basamak oldu."Gölge Rahipleri’nin ritmik ilahileri bir anda kesildi. En öndeki üç rahip, ellerindeki siyah asaları Aethel’a doğru uzattı. Asaların ucundan fırlayan mor enerji dalgası, salonun havasını yakarak Aethel’ın üzerine çöktü."Geri çekil Aethel!" diye bağırdı Lyra.Lyra, belindeki son gümüş muhafazalı tüpü yere fırlattı. Tüp patladığında yayılan simyasal toz bariyeri, mor enerjiyi kırarak Aethel’ın savrulmasını engelledi. Ancak patlamanın geri tepmesi Lyra’yı duvara doğru fırlattı. Lyra sırtını sertçe taşa çarparak yere düştü, ağzından bir damla kan süzüldü.Aethel, Lyra’nın yere düşüşünü gördüğü an içindeki Kuzeyli kurdun son kontrolünü de kaybetti. Sağ elindeki Demir Kurt kılıcını iki eliyle kavrayıp öne atıldı. Karşısına çıkan ilk Gölge Rahibi’ni kılıcının ucuyla göğsünden delip geçerken, sol elindeki Altın Akrep kılıcıyla diğer rahibin başını omzundan ayırdı. Siyah, koyu kan mermerlere saçıldı."AURELIA!" diye kükredi Aethel, doğrudan tahtın merdivenlerine doğru tırmanarak.Valerius, Aethel’ın gelişini soğukkanlı bir tebessümle izledi. Kınından çıkardığı simsiyah çeliği, Aethel’ın yukarıdan inen darbesini karşılamak için kaldırdı. İki devasa gücün çarpışmasıyla Taht Odası’nda büyük bir patlama meydana geldi. Mermer basamaklar yarıldı, etrafa taş kıymıkları saçıldı.Aethel, kılıçlarına binen muazzam baskıyla dizlerinin üzerine çökmek üzereydi. Valerius’un bedenindeki kadim varlık, bir insanın sahip olabileceği gücün katbekat ötesindeydi. Aethel’ın kollarındaki kaslar yırtılırcasına geriliyor, zırhının altındaki yaralar yeniden kanamaya başlıyordu."Görüyor musun Vanguard?" diye fısıldadı Valerius, Aethel’ın yüzüne doğru eğilerek. Mor ateşler Aethel’ın cildini yakıyordu. "Baban Alistair de tam bu basamakta diz çökmüştü. Sizin soyunuzun kaderi bu: Başkalarının kurduğu sofrada zehirlenmek ve onların tahtının önünde diz çökmek.""Biz diz çökmeyiz," dedi Aethel, dişlerinin arasından fışkıran kanla gülerek. "Biz sadece... avımızı kapmak için eğiliriz!"Aethel, sol elindeki Altın Akrep kılıcını Valerius’un tutuşundan kurtarıp adamın zırhız açıkta kalan diz kapağına sapladı. Çelik, kemiğe ve mor enerjiye saplandığında Valerius acı benzeri bir kükremeyle dengesini kaybetti. Aethel fırsatı değerlendirip omzuyla Valerius’a çarptı ve ikisi birlikte obsidian tahtın altındaki ana salona yuvarlandı.Yıkıntıların arasından ilk doğrulmayan Valerius oldu. Göğsündeki ve dizindeki yarıklardan dökülen mor sıvı, bastığı yeri yakmaya devam ediyordu. "Seni parçalara ayıracağım Vanguard," dedi, sesi artık tamamen insan dışı bir yaratığın kükremesine dönüşmüştü.Tam o sırada, tahtın arkasındaki gizli bölmeden gelen gıcırtı sesi tüm salonda yankılandı.Kraliçe Naile’nin şahsi dinlenme odasına açılan gizli mermer kapı, ağır ağır kenara kaydı. Kapının arkasındaki karanlıktan, elinde altın işlemeli, üzeri kadim rünlerle kaplı küçük bir abanoz kutu tutan bir silüet çıktı.Bu Kraliçe Naile değildi; fakat Naile’nin ölmeden önce hazırlattığı son gizli talimatı yerine getiren, yüzü tamamen pelerinle kaplı yaşlı bir saray simyacısıydı."Majesteleri Naile Aurelia’nın son vasiyeti..." dedi yaşlı adam, titreyen sesiyle. "Eğer kendisi düşerse ve kanı taht odasını kirletirse... bu kutu sadece onun öz kanından olana açılacaktır."Valerius ve Aethel aynı anda duraksadı. Valerius’un kararmış gözleri kutuya kilitlendi. Bedenindeki kadim varlık bile bu ismin ve kutunun etrafındaki enerjinin karşısında anlık bir tereddüt yaşadı."Annem..." dedi Valerius, sesi ilk kez titreyerek."Kutu bana ait!" diye haykırdı Lyra, yerden doğrulup kanlı elleriyle öne fırlayarak.Lyra, simyacının elindeki kutuyu kaptığı gibi kapağındaki mühür mekanizmasına kendi parmağındaki kesikten akan kanı bastırdı. Mühür, taze Aurelia kanını emdiği an cızırdayarak açıldı. Kutunun içinden yükselen eflatun renkli, yoğun bir buhar tüm salonu kapladı.Kutunun içinde ne altın vardı ne de sıradan bir mücevher. İçinde, Kraliçe Naile’nin kendi elleriyle hazırladığı, "Akrebin Son Öpücüğü" olarak bilinen, kadim büyüleri ve kan lanetlerini tamamen nötralize eden saf, kristalize edilmiş bir antitez simyası duruyordu. Naile, Gölge Rahipleri’nin kendisine ihanet etme ihtimaline karşı bu son kozu kendi evlatlarının kanına mühürlemişti."O..." dedi Lyra, kutudaki kristal iğneyi eline alırken gözlerinden yaşlar süzülerek. "Annem bizi hiçbir zaman sevmedi Aethel... Ama tahtını ve soyunu başkasına kaptırmayacak kadar kibirliydi. Bize ölürken bile bir silah bıraktı."Valerius durumun tehlikesini anladığında devasa bir gölge pençesini Lyra’ya doğru savurdu. "O ŞEYİ YOK ET!" diye kükredi.Aethel, kendi bedenini siper ederek gölge pençesinin önüne atıldı. Pençe Aethel’ın göğüs zırhını parçalayıp etini yardı. Aethel ağzından fışkıran kanla yere yığıldı ama Valerius’un bacağını son gücüyle kavramayı başardı."Şimdi Lyra!" diye bağırdı Aethel, bilincini kaybetmek üzereyken. "Kardeşini kurtar ya da öldür... Ama o kraliçenin son öpücüğünü boşa harcama!"Lyra, elindeki kristal iğneyle öne fırladı. Ağlayarak, nefretle ve saf bir çaresizlikle, annesinin hazırladığı o son zehri abisi Valerius’un omzundaki mor damarların tam kalbine sapladı.Kristal iğne kırıldı. İçindeki eflatun sıvı, Valerius’un bedenine yayıldığı an salonu kulakları sağır eden bir çığlık kapladı. Bu ses ne Valerius’a aittir ne de insanlığa; Valerius’un bedenine yuvalanmış olan kadim gölge varlığının can çekişme çığlığıydı.Valerius’un altın zırhı çatlamaya, gözlerindeki mor ateşler şiddetle sökmeye başladı. Bedeninden yükselen simsiyah buhar, salondaki çatlaklardan gökyüzüne doğru kaçışıyordu.Valerius dizlerinin üzerine çöktü. Gözleri yeniden insani, mavi rengine döndü. Derisindeki mor damarlar silinirken, boğazından hırıltılı bir nefes döküldü."Lyra..." diye fısıldadı Valerius, öz kardeşinin yüzüne bakarak. Yüzü bir ceset kadar solgundu ama gözlerinde artık karanlık yoktu. "Annem... sonunda bizi bir işe yarattı..."Valerius, kanlar içindeki Aethel’ın ve ağlayan Lyra’nın önünde bilincini kaybederek mermerlere yığıldı. Kadim varlığın taşıyıcısı düşmüştü.Ancak salondaki sarsıntı durmadı. Gökyüzündeki yarık kapanmak yerine, bedenini kaybeden gölge enerjisinin taht odasının zeminine hücum etmesiyle daha da genişlemeye başladı. Taşlar yarılıyor, krallığın altındaki son kadim mühür de parçalanıyordu.Aethel, kanayan göğsünü tutarak ayağa kalkmaya çalıştı. "Bitti mi...?" dedi yorgunlıkla.Lyra, abisinin nabzını kontrol ettikten sonra başını kaldırdı. Gözleri tahtın arkasında yarılan devasa karanlığa kilitlendi."Hayır," dedi Lyra, sesi dökülen küller kadar soğuktu. "Zehir yaratığı bedenden söküp attı... Ama o yaratık şimdi doğrudan dünyanın kalbine iniyor. 20. Bölümde... o tahtı tamamen yok etmezsek, hiç kimse yaşamayacak."