18. bölüm · Kül ve Taht
BÖLÜM 18: Küller Bahçesi
Kırık Surların ardında bırakılan yıkım, katliamın sadece bir girizgahıydı. Başkent’e giden Kadim Kral Yolu boyunca uzanan köyler, yerle bir edilmiş çiftlikler ve yanmış ekin alanları, gölge ordusunun arkasında bıraktığı devasa birer mezarlık gibiydi. Gökyüzündeki mor yarık artık o kadar genişlemişti ki, gündüzün ışığını tamamen boğuyor, dünyayı alacakaranlık bir fenerin altındaymışçasına tekinsiz bir mora boyuyordu.Aethel Vanguard ve Lyra Aurelia’nın önderlik ettiği Küllerden Doğan İttifak ordusu, pelerinlerini yüzlerine çekmiş halde ağır adımlarla ilerliyordu. Yanlarında yürüyen iki yüzü aşkın Kuzeyli ve Güneyli savaşçı, eski husumetlerini bir kenara bırakmış, aralarındaki ortak kaderin ağırlığıyla suskunluğa bürünmüştü. Kaptan Brandon ordunun artçı hattını koruyor, gözlerini bir an bile yolun iki tarafındaki sisli ormanlardan ayırmıyordu."Şuraya bak," dedi Lyra, kulakları sağır eden o tekinsiz sessizliği bölerek. Elindeki simyasal analiz tüpünün içindeki gümüşümsü sıvı, Başkent yaklaştıkça kaynar gibi fokurduyordu. "Toprak canlılığını tamamen kaybetmiş. Ağaçların özsuyu bile siyaha dönmüş. Bu sadece bir istila değil, Aethel. Bu şey, bastığı her karasal dokuyu kendi dünyasına benzetmek için emiyor."Aethel kınındaki iki kılıcının kabzasını kavradı. "Naile bu yaratığı serbest bırakırken sarayını ve tahtını koruyabileceğini sanıyordu. Şimdiyse yarattığı canavar o tahtta oturuyor.""Annem bir piyondu," dedi Lyra buz gibi bir sesle. "Gölge Rahipleri ona güç vadetti, o da açgözlülüğünden gözünü kararttı. Ama Valerius... Valerius artık bir piyon bile değil. O, kadim varlığın bu dünyaya temas eden eti ve kemiği haline geldi."Öğleden sonra, tırmandıkları son tepenin zirvesinde durduklarında, krallığın kalbi olan Yüce Başkent göründü. Ancak karşılaştıkları manzara, eski görkemli mermer kulelerin ve altın kubbeli sarayların esamesinin okunmadığı bir cehennem tasviriydi.Surları aşan mor sis, tüm şehri devasa bir koza gibi sarmıştı. Şehrin sokaklarında hareket eden binlerce karaltı vardı; bunlar sadece savaşta ölen askerler değil, şehrin gölgeler tarafından ele geçirildiği gece katledilen on binlerce sivilin yürüyen bedenleriydi. Şehrin merkezindeki saray ise tepesinden gökyüzündeki yarığa doğru uzanan mor bir enerji sütunuyla kaplanmıştı. Sarayın etrafındaki yeşil bahçeler, siyah ve kireç beyazı bitkilerin büyüdüğü, devasa kıkırdaksı sarmaşıkların surları sardığı bir "Küller Bahçesi"ne dönüşmüştü."Ulu Tanrılar..." diye fısıldadı Kaptan Brandon, tepeye tırmanıp şehri gördüğünde. Sesi titriyordu. "Oraya girmek intihardır, Vanguard. Şehirde adım atacak tek bir canlı toprak kalmamış.""Doğrudan kapılardan girmeyeceğiz," dedi Lyra, pelerinini sıkılaştırarak. "Başkent’in altında, Aurelia Hanesi’nin yüzyıllardır kullandığı ve sadece kraliyet soyunun bildirdiği gizli su mahzenleri var. Gölge Rahipleri o tünelleri tıkamayı akıl edememiş olabilir. Sarayın doğrudan Taht Odası’nın altına çıkan su kanallarını kullanacağız."Aethel ordusuna döndü. Askerlerin yüzlerindeki dehşet gözle görülürdü. Kuzey’in gururlu savaşçıları da Güney’in disiplinli muhafızları da ölümün bu amansız yüzü karşısında tutunacak bir dal arıyordu."Dinleyin beni!" diye haykırdı Aethel, sesi rüzgarın taşıdığı kül zerrelerini yararak gürledi. "O duvarların içinde duran şey sizden korkmanızı istiyor! Çünkü korku, o karanlığı besleyen tek şeydir. Onlar ölü olabilir, ama biz hala nefes alıyoruz! Kalbiniz atıyorsa, kılıcınızı tutabiliyorsanız hala bu dünyaya aitsiniz demektir. Bugün burada pes edersek, yarın krallığın hiçbir yerinde çocuklarınızın sığınacağı tek bir çatı kalmayacak!"Askerler kılıçlarını zırhlarına vurarak ritmik bir uğultu çıkardılar. Kırık Surlardaki gibi bir coşku yoktu; bu kez bir kurtuluş değil, kaçınılmaz bir hesaplaşma yeminiydi.Lyra’nın rehberliğinde, şehrin batı surlarının altındaki bataklık alana indiler. Eski kanalizasyon ve su mahzenlerinin paslı demir kapakları, sarmaşıklar ve çürümüş bitkilerle kaplanmıştı. Aethel, kılıcının tek bir darbesiyle kalın zincirleri parçaladı.Tünellerin içi dışarıdan çok daha karanlıktı. Havadaki sülfür ve nem oranı o kadar yüksekti ki, yakılan meşaleler cılız bir mavi alevle zorlukla yanıyordu. Tünel boyunca ilerlerken, duvarların içinden gelen fısıltılar katlanarak artıyordu. Taş duvarlar adeta nefes alıyor, üzerlerindeki küf katmanları dokunulduğunda mor bir sıvı salgılıyordu."Yavaşlayın," dedi Lyra birden durarak."Ne oldu?" diye sordu Aethel, kılıcını hazırda tutarak.Lyra yerdeki çamurlaşmış suyu işaret etti. Sudaki yansımaları titriyordu. Ancak bu titreme yukarıdaki sarsıntılardan değil, tünelin derinliklerinden gelen bir şeyin yaklaşmasından kaynaklanıyordu.Karanlığın içinden birden fazla tıkırtı sesi yükseldi. Meşale ışığının ulaştığı sınırda, insan ve böcek uzuvlarının birbirine kaynamasından oluşmuş, yüzleri tamamen gölge maskeleriyle kaplı devasa yaratıklar belirdi: Gölge Rahipleri’nin en alt seviye gardiyanları, Mahzen Muhafızları."Kapan!" diye bağırdı Brandon.Yaratıklar, dar tünellerde inanılmaz bir hızla üzerlerine çullandı. Aethel en öne fırlayarak ilk yaratığın göğsüne Demir Kurt kılıcını sapladı. Ancak yaratığın bedeninden fışkıran siyah asitli kan, Aethel’ın zırhındaki demir plakaları cızırdatarak eritmeye başladı."Kanlarına dokunmayın!" diye uyardı Lyra. Elindeki son simyasal tozu ateşe vererek dar tüneli devasa bir gümüş alev dalgasıyla kapladı.Alevlerin yarattığı sıcaklık ve ışık, tüneldeki yaratıkları çığlıklar içinde geriletti. Aethel ve arka saftaki Kuzeyli askerler, fırsattan yararlanarak çeliklerini yaratıkların zayıf eklem yerlerine sapladılar. Dar koridorlarda kanlı ve vahşi bir boğuşma yaşandı. Birkaç asker asitli kan yüzünden hayatını kaybetse de, grup ilerlemeyi başardı.Tünelin sonundaki yukarı doğru çıkan devasa spiral merdivenlere ulaştıklarında, yukarıdan gelen o tanıdık ilahi sesleri ve ağır tütsü kokusu duyulmaya başlandı."Sarayın tam altındayız," dedi Lyra, merdivenlerin basamaklarındaki kan izlerini incelerken. "Yukarıdaki rünlerin enerjisi o kadar yoğun ki, Güneşin Gözyaşı taşının kalıntıları çantamda ısınmaya başladı."Aethel derin bir nefes aldı. Yüzündeki ter ve kan birbirine karışmıştı. Kılıçlarındaki kurumuş lekeleri silip kınlarına gevşekçe oturttu."Brandon," dedi Aethel, arkasındaki yüzbaşıya dönerek. "Siz ve askerler burada merdiven başını tutacaksınız. Yukarıdan bir düzenli ordu akın ederse tünelleri havaya uçurun. Bu iş... sadece üçümüzün arasında çözülecek bir hesap.""Anlaşıldı Lordum," dedi Brandon, göğsüne vurarak. "Eğer aşağıya dönemezseniz, sizinle o dünyada görüşürüz."Aethel ve Lyra, spiral merdivenleri tırmanmaya başladı. Her basamakta havadaki baskı biraz daha artıyor, kalplerinin üzerindeki ağırlık şiddetleniyordu. Merdivenlerin sonundaki devasa mermer kapı, ardına kadar aralıktı.Kapıdan içeri adım attıklarında kendilerini, bir zamanlar krallığın ihtişamının simgesi olan ama şimdi bir cehennem tapınağına dönen Ejderha Taht Odası’nda buldular.Devasa sütunlar kapkara sarmaşıklarla sarılmış, tavan tamamen çökmüş ve gökyüzündeki mor yarık doğrudan salonun üzerine açılmıştı. Salonun ortasındaki obsidian tahtın etrafında, yüzleri maskeli onlarca Gölge Rahibi dairesel bir ayin icra ediyordu.Ve o tahtın üzerinde, altın zırhı tamamen siyaha bürünmüş, başında mor ışıklardan bir taç taşıyan Valerius oturuyordu.Valerius, Aethel ve Lyra’nın içeri girdiğini gördüğünde kıpırdamadı bile. Sadece elindeki kadehi tahtın kenarına bıraktı. Kararmış gözleri, iki eski dostunun üzerinde soğuk bir kibirle dolaştı."Sonunda geldinoğulları," dedi Valerius. Sesi artık yüzlerce farklı ruhun aynı anda konuşması gibi bir uğultuyla salonda yankılandı. "Annemin küllerinin üzerinde kurduğunuz o küçük hayalin sonuna geldiniz. Bu salonda dökülecek son kan, kadim tanrının uyanışını tamamlayacak."Aethel iki kılıcını birden çekti, çeliklerin şakırtısı salondaki ilahileri bir anlığına kesti."O taht senin değil Valerius," dedi Aethel, adım adım tahta doğru ilerlerken. "Ve bugün, o tahtın üzerindeki her şeyi küle çevireceğiz."
