11. bölüm · Kül ve Taht

BÖLÜM 11: Kırık Yeminler ve Sisli Sahiller

Arda Berk

Kızıl Hisar’ın külleri rüzgarda savrulurken, Kızıl Çöl’ün sıcağı yerini tekinsiz bir soğuğa bırakmıştı. Şafağın gri ışığı, patlamanın açtığı devasa krateri ve etrafa saçılan siyah obsidian kalıntılarını aydınlatıyordu.
Aethel Vanguard, dizlerinin üzerine çökmüş, toprağa saplı kırık kılıcına tutunuyordu. Zırhı is içindeydi, göğsü her nefeste şiddetle körükleniyordu. Birkaç adım ötede Lyra, elleri simsiyah küllere batmış halde bir şey arıyordu.
Küllerin arasından parıldayan küçük bir metal parçası buldu: Aurelia Hanesi’nin mühür yüzüğü. Valerius’un patlamadan önce parmağında taşıdığı yüzük...
"Bedeninden geriye tek bir kemik bile kalmamış," dedi Aethel, sesi dökülen küller kadar pürüzlüydü. "O patlamadan kimse sağ çıkamazdı, Lyra. Abin öldü."
Lyra başını kaldırdı. Gözlerindeki hüzün, saniyeler içinde yerini buz gibi bir kararlılığa bıraktı. "Valerius sıradan bir adam değildi, Aethel. Damarlarındaki lanetli kan ve Güneşin Gözyaşı birleştiğinde ne olduğunu bilmiyoruz. O patlama bir ölüm değil, bir dönüşüm de olabilir."
Lyra avucunu açtı. Yüzüğün hemen yanında, kararmış ve çatlamış Güneşin Gözyaşı taşı duruyordu. Taş artık amber renginde parlamıyordu; içinden mor ve gümüş rengi damarlar geçiyordu. Taşın çatlaklarından sızan hafif mor ışık, çölün kuzeydoğusuna, hırçın dalgaların hüküm sürdüğü Deniz Krallığı Nerida sınırlarına doğru ince bir hat çiziyordu.
Kraliçe Naile yaralı olarak kaçmış olsa da, Gölge Rahipleri’nin onu iyileştirmesi ve ikinci kadim kalıntı olan Derinliklerin Aynası'nın peşine düşmesi uzun sürmeyecekti. Aethel ve Lyra’nın elinde kalan tek koz, Naile’den önce davranıp Sisli Liman’a ulaşmaktı.
"Eğer Naile Derinliklerin Aynası'nı ele geçirirse," dedi Lyra, "gölge ordularını sadece karada değil, denizlerde de serbest bırakır. Doğrudan Sisli Liman’a inmeliyiz."
Kızıl Hisar’dan kalan iki atla yola çıktıklarında, iki müttefik arasındaki sessizlik bıçak gibi keskindi. Valerius’un fedakarlığı ikisini de derinden sarsmıştı ama aralarındaki şüphe tohumları tamamen sökülüp atılmamıştı.
Aethel, atını Lyra’nın yanına sürdü. "Annenin sarayında onun en gizli belgelerini ezberlediğini söylemiştin. Bize söylemediğin başka ne var, Akrep?"
Lyra duraksadı. Rüzgar siyah saçlarını yüzüne savuruyordu. "Ne demek istiyorsun, Kurt?"
"Valerius’un o patlamadan sonra gerçekten ölüp ölmediğini sorguluyorsun. Yoksa annenin kanının bizi bir kez daha arkamızdan vurmasından mı korkuyorsun?"
Lyra atının dizginlerini sıktı. "Annemin kanı benim de damarlarımda akıyor, Vanguard! Eğer seni satmak isteseydim, o dehlizlerde seni gölgelerin önüne atardım. Ben o tahtı annemin elinden alacağım; gerekirse abimin hatırasını ezerek, gerekirse kendi canımı vererek!"
İki lider, fırtınanın ortasında göz göze geldi. İttifakları zedelenmişti ama ortak düşmanları onları birbirine kenetlemeye devam ediyordu.
Üç günlük amansız bir yolculuğun ardından, havadaki tuz kokusu ve dalgaların sesi belirmeye başladı. Sisli Liman; Kuzey ve Güney’in bittiği, korsanların, tüccarların ve sürgün edilmiş lordların cirit attığı tekinsiz bir liman kentiydi. Şehir, yoğun bir deniz sisiyle kaplıydı. Surlar üzerine asılmış fenerler, puslu havanın içinde sarı gözler gibi parıldıyordu.
Aethel ve Lyra, pelerinlerinin başlıklarını kapatarak limanın en kuytu meyhanesi olan Kırık Çapa’ya süzüldü. Amaçları, Deniz Krallığı Nerida’nın topraklarına geçebilmek için bir gemi ve kaptan bulmaktı.
Ancak meyhanenin en karanlık köşesinde oturan bir figür, onlar içeri girdiği an doğruldu. Pelerininin altından sızan mor ışık, parmağındaki Aurelia yüzüğüne vuruyordu.
Gölgenin içinden yükselen tanıdık, hırıltılı bir fısıltı zihinlerinde yankılandı:
"Kurt ve Akrep... Kızıl Çöl'den sağ çıkacağınızı biliyordum."
Aethel kılıcına basarken, Lyra’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı. Karanlığın içinden onlara bakan silüet, ne tam bir insandı ne de bir gölge…