26. bölüm · KudZir ❤️

Lise zamanı (25 in devamı)

smyys ★

Zaman, o eski değirmen duvarındaki çatlak gibi yavaş ama derinden akmıştı. Kudret ve Vezir artık mahallenin arsalarında koşturan o küçük çocuklar değildi. Artık lise sıralarındaydılar.

Sınıfın en arka, pencere kenarındaki sırası sanki ezelden beri onlarındı. Kimse oraya oturmaya yeltenmez, öğretmenler bile o köşedeki kalıcı sessizliği kolay kolay bozmazdı.

Kudret, sıraya sol dirseğini dayamış, dışarıda bahçedeki yaşlı çınar ağacının yapraklarını izliyordu. Parmaklarının arasında, çocukken incir ağacına çentik attığı o demir çiviye benzer, ucu hafifçe aşınmış mavi bir tükenmez kalem çeviriyordu.

Vezir ise hemen yanında, önündeki kareli deftere soluk çizgiler çizmekle meşguldü. Boyu uzamış, yüzündeki çocuksu hatlar yerini daha belirgin kemiklere bırakmıştı ama gözlerindeki o uzaklara bakan sakinlik hiç değişmemişti.

Tarih öğretmeni tahtaya bir şeyler yazarken, sınıfta kalem sesinden başka bir gürültü yoktu. Kudret, bakışlarını pencereden çekip Vezir’in defterine çevirdi. Vezir, sayfanın kenarına küçük, pürüzsüz kareler çiziyordu; tıpkı yıllar önce duvarın dibinde yan yana dizdikleri kiremit parçaları gibi.

Kudret, cebinden küçük bir yaprak çıkardı. Sabah okula gelirken yolda bulduğu, kuruyup damarları belirginleşmiş sap sarı bir çınar yaprağıydı. Yaprağı yavaşça Vezir’in defterinin üzerine kaydırdı.

Vezir çizgilerini çizmeyi bıraktı. Yaprağı aldı, parmak uçlarıyla o kuru damarlara dokundu. Yüzünü Kudret’e dönmeden, yaprağı defterinin en arka sayfalarının arasına özenle yerleştirdi.

Büyümek, aralarındaki o sessiz dili değiştirmemişti. Hâlâ birbirlerine uzun cümleler kurmuyorlar, dünyayı kelimelerle değil, yan yana durarak paylaşıyorlardı.

Zil çaldığında sınıf bir anda boşaldı. Herkes bir yerlere yetişme telasıyla koridorlara akarken, onlar acele etmedi. Çantalarını omuzlarına takıp koridorun tenhalığında merdivenlerden indiler.

Okul kapısından çıktıklarında dışarıda ince, sicim gibi bir sonbahar yağmuru atıştırıyordu. Bahçe kapısına doğru yürürken, Vezir adımlarını yavaşlattı. Kudret de onun hızına uydu.

"Yine yağıyor," dedi Vezir gökyüzüne bakarak.

"Evet," dedi Kudret. "Ama bu sefer saçak altına kaçmaya gerek yok."

Vezir hafifçe gülümsedi. Haklıydı, artık o küçük saçakların altına sığışmak zorunda kalan çocuklar değillerdi. Yağmurun altında, yan yana, mahalle yoluna doğru yürümeye başladılar. Üzerlerine düşen her damla, sanki o eski arsadaki, değirmendeki günlerin birer devamı gibiydi.

Yollarının ayrıldığı o tanıdık yol ayrımına geldiklerinde, yine her zamanki gibi arkalarına bakmadan kendi sokaklarına saptılar..

Lise yıllarının o sakin günlerinde, okulun kimsenin uğramadığı arka bahçesinde zaman tamamen durmuş gibiydi.

Burası, spor salonunun arkasında kalan, kale direklerinin ve otların sardığı unutulmuş bir köşeydi. Öğretmenler burayı kontrol etmez, diğer öğrenciler ise kantinin kalabalığını tercih ederdi. Kudret ve Vezir için ise burası, çocukluklarındaki o boş arsanın lisedeki karşılığıydı.

Kudret, beton basamakların en altındakine oturmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Önündeki boşlukta rüzgarın savurduğu birkaç kağıt parçasını izliyordu.

Vezir ise birkaç adım ötede, direğe omzunu dayamış, gözlerini uzaklardaki mahalle evlerinin çatılarına dikmişti. Elinde, okul kantininden aldıkları çay vardı ama henüz içmemişti.

"Hava soğuyor," dedi Kudret, ellerini lacivert ceketinin ceplerine iyice gömerken.

Vezir dönüp ona baktı. Adımlarını yavaşça Kudret’e doğru attı ve yanına, o soğuk beton basamağa oturdu. Bardağı Kudret’e doğru uzattı. "İç," dedi. "İçini ısıtır."

Kudret bardağı aldı, sıcak bardağın parmaklarına değmesine izin verdi. Bir yudum aldıktan sonra bardağı aralarındaki beton boşluğa bıraktı. "İyi geldi" diye mırıldandı.

Sessizlik yeniden aralarına sızdı ama bu seferki sessizlik, her zamankinden farklı bir ağırlık taşıyordu. Yıllardır yan yana duran, birbirlerinin gölgesini bile tanıyan bu iki insan için artık sadece "orada olmak" yetmemeye başlamıştı. İçlerinde, çocukluktan beri biriken ama adı hiç konulmamış o yoğun duygu, göğüslerini daraltıyordu.

Vezir, aralarındaki çay bardağını biraz kenara çekip derin bir nefes aldı. Ses tonu her zamanki gibi sakindi ama bu kez içinde hafif bir titreme vardı.

"Kudret," dedi, adını ilk kez bu kadar dikkatli telaffuz ederek.

Kudret başını çevirdi. Vezir’in yüzündeki o her zamanki mesafeli duruşun altında, ilk defa savunmasız bir şeyler gördü. "Efendim?" dedi fısıldar gibi.

Vezir elini yavaşça betonun üzerine koydu. Parmakları, Kudret’in ceketiyle betonun birleştiği sınıra kadar yaklaştı ama dokunmadı. "Ben," dedi, duraksadı. Doğru kelimeleri arıyor gibiydi ama çocukluklarından beri hiç büyük kelimeler kullanmamışlardı.

"Ben nereye baksam, orada her zaman sen vardın," diye devam etti Vezir. Gözlerini nihayet Kudret’in gözlerine dikti. "Fırının duvarında da o eski değirmende de... Şimdi burada da. Sadece sen olunca orası bir yer oluyor benim için. Ben... seni seviyorum Kudret. Uzun zamandır."

Kudret duyduğu kelimelerin havada dağılışını izler gibi kalakaldı. Kalbi, o zamana kadar hiç hissetmediği bir ritimle göğsüne vuruyordu. Şaşırmamıştı, çünkü içindeki hissin aynısını Vezir’in sesinde duymuştu.

Yavaşça elini cebinden çıkardı. Parmaklarını, betonun üzerinde duran Vezir’in elinin üzerine koydu. Teninin sıcaklığı, sonbaharın o soğuk havasını anında yok etti.

"Biliyorum," dedi Kudret, gözleri dolmuştu ama sesinde kocaman bir huzur vardı. "Ben de seni seviyorum Vezir. Sen olmasan, benim cebimdeki o renkli cam kırıklarının hiçbir anlamı olmazdı zaten. Bunu söylemene gerek yoktu ama... duymak güzelmiş."

Vezir, Kudret’in elini avucunun içine aldı. Parmaklarını birbirine kenetlediler. İlk defa kelimelerle köprü kurmuşlardı ve o köprü, çocukluklarından beri yürüdükleri tüm yollardan daha sağlamdı.

Arka bahçedeki direkler, uçuşan yapraklar ve uzaktan gelen okul zili sesi, onların bu ilk ve en sade itirafına şahitlik etti. İkisi de yerinden kımıldamadı; elleri kenetlenmiş halde, o soğuk basamakta birbirlerinin sıcaklığıyla ısınarak öylece kaldılar.

Okul çıkışlarında herkes evlerine ya da dükkanlara dağılırken, Kudret ve Vezir adımlarını bilerek yavaşlatıyorlardı. Mahallenin arkasındaki o eski arsa, artık sadece oturdukları bir yer değil, baş başa kalabildikleri tek yerdi.

Yine öyle bir akşamüstü, güneş binaların arkasına saklanırken incir ağacının altına oturdular. Hava serindi ama ikisi de üşümüyordu. Kudret, başını hafifçe Vezir’in omzuna yasladı. Vezir ise kolunu Kudret’in omzuna atıp onu kendine doğru çekti. Yılların getirdiği o tanıdıklık, şimdi tenlerinin birbirine değmesiyle çok daha derin bir anlam kazanmıştı.

"Zaman hiç geçmesin istiyorum," dedi Kudret, gözlerini gökyüzündeki soluk yıldızlara dikerek.

Vezir, omzundaki bu hafif ama dünyalara bedel ağırlığı hissetti. Başını hafifçe eğdi, saçlarının arasından süzülüp Kudret’in yanağına yumuşak ve acelesiz bir öpücük kondurdu. Kudret’in teni, akşamın serinliğine inat sıcacıktı.

Kudret gözlerini kapatıp o anı hafızasına kazıdı. Yüzünde, çocukluğundan beri hiç görülmemiş kadar duru ve mutlu bir tebessüm belirdi.

Günler ilerledikçe bu küçük yakınlaşmalar hayatlarının en doğal rutini haline geldi. Birlikte daha fazla vakit geçirmenin yollarını buluyorlardı. Kimsenin geçmediği arka sokaklarda el ele yürüyorlar, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak gülüşüyorlardı.

Bir gün okul kütüphanesinin en arka rafında, eski tozlu kitapların arasında yalnız kaldıklarında, Vezir elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. Kudret aniden ona doğru yaklaştı, Vezir’in şaşkın bakışları arasında eğilip onun yanağına sıcak bir öpücük bıraktı.

Vezir elindeki kalemi masaya bıraktı, yüzünde muzip bir ifade belirdi. "Bu ne içindi?" diye sordu fısıldayarak.

"Hiç," dedi Kudret, gözlerini kaçırarak ama elini Vezir’in masanın üzerindeki elinin üzerine koyarak. "Sadece içimden geldi. Yanımda olduğun için."

Aralarındaki bu saf ve temiz sevgi, büyüdükçe daha da kök salıyordu. Artık sadece iki arkadaş değil, birbirlerinin dünyadaki tek sığınağı olmuşlardı. Akşamları evlerine dönerken o yol ayrımında ayrılmak her defasında biraz daha zor geliyordu.

Birbirlerinin yanaklarına kondurdukları o küçük, masum öpücükler; çocukken biriktirdikleri cam kırıklarından, paslı anahtarlardan çok daha değerli birer hazineye dönüşmüştü. Geleceğin ne getireceğini bilmeden, sadece o anın, birbirlerine ait olmanın tadını çıkarıyorlardı..

Lise bitmişti. Karneler alınmış, okul kapısı arkalarından tamamen kapanmıştı. Mahallenin diğer gençleri iş bulma ya da başka şehre gitme telaşına düşmüşken, Kudret ve Vezir için zaman hâlâ o eski arsanın sınırlarında ağır ağır akıyordu.

Temmuz ayıydı ve öğleden sonrası hava o kadar sıcaktı ki sokaktaki kediler bile gölgeliklere sığınmıştı. İkisi, mahallenin en ucundaki o büyük, yaşlı dut ağacının altına serdikleri eski bir kilimin üzerine uzanmışlardı. Yaprakların arasından sızan güneş ışıkları, Kudret’in yüzünde küçük altın noktalar oluşturuyordu.

Vezir, başını eline dayamış, yan yatmış bir şekilde Kudret’i izliyordu. Kudret gözlerini kapatmış, rüzgarın yaprakları sallarken çıkardığı sesi dinliyordu.

"Uyadun mu?" diye sordu Vezir, sesini neredeyse fısıltı seviyesinde tutarak.

Kudret gözlerini açmadan hafifçe gülümsedi. "Hayır. Sadece rüzgarı dinliyorum. Çocukken pencerenden geçen o şeyi."

Vezir elini uzatıp Kudret’in alnına düşen birkaç saç telini yavaşça geriye doğru itti. Parmak uçları Kudret’in tenine değdiğinde ikisi de sustu. Vezir eğildi, Kudret’in sıcaktan hafifçe kızarmış yanağına dudaklarını kondurdu. Bu kez acele etmedi, orada biraz daha uzun kaldı. Dudaklarının sıcaklığı, aralarındaki tüm o kelimesiz yılları birbirine bağlıyor gibiydi.

Kudret gözlerini açtı, doğrudan Vezir’in gözlerinin içine baktı. Elini kaldırıp Vezir’in ensesine koydu ve onu kendine doğru biraz daha çekti.

"Her şey çok güzel," dedi Kudret fısıldayarak. "Sadece böyle kalalım istiyorum."

Vezir, Kudret’in yanına, kilimin üzerine sırtüstü uzandı. Gökyüzündeki mavi boşluğa baktılar. Elleri kendiliğinden buluştu ve parmakları sıkıca kenetlendi.

"Nereye gidersek gidelim," dedi Vezir, gözlerini gökyüzünden ayırmadan. "Bu dut ağacının altını yanımızda götüreceğiz. Cebimizdeki o mavi boncuk gibi."

Kudret başını salladı. Artık büyüdüklerini, önlerinde kocaman ve bilinmez bir hayat olduğunu biliyorlardı. Ama birbirlerine kenetlenen elleri, onlara her türlü bilinmezliğe karşı durabilecek gücü veriyordu. O yaz günü, dut yapraklarının hışırtısı altında, dünyanın en mutlu iki insanı olarak akşamı birlikte karşıladılar...