19. bölüm · Korunan Günah
Kül ve sığınak
Aşk sandığın kadar değil yandığın kadardır
Mevlana
Hayat bir karmaşaydı; bir karma, acı ve ölümdü. Ama sevgi... O bir istisnaydı. Kabul edilmese de vardı, "sevmiyorum" dese de o kalp atardı.
Evlenmesiyle çekip giden kardeşim tam karşımda duruyordu. Hayır, ayakta bile duramıyordu; o ölüyordu.
"Doktoru ara Kıvanç! Hemen gelsin!" Onu kucağıma alıp yukarıdaki odalardan birine taşıdım. Bu sefer bitmişti. Biz değil, o Gölge denilen şerefsiz bitmişti. Onu gördüğüm ilk yerde kendi ellerimle öldürecektim.
"Ömer! Bana Eda’yı çağır, gelsin dursun başında."
Kuşkulanmak istemiyordum ama bu tamamen bir tehdit de olabilirdi. Kendi öz kardeşime gerçekten güvenebilir miydim?
Eda’nın içeri girmesiyle odadan çıkmaya yeltendim.
"Kim bu Celal? Ne olmuş kadına böyle?" dedi Eda, gördüğü manzara karşısında şok olmuş bir şekilde.
"Meryem..." dedim kısık bir sesle. "Kardeşim. Doktor geliyor şimdi, başında durur musun?"
Odadan çıkıp hızlı adımlarla aşağı indim. Lizge ve Adil de salona gelmişti. Lizge’nin gözlerinde büyük bir endişe ve sorgulayan bir ifade vardı.
"Kimdi o baba?" dedi Lizge öne doğru adımlayarak. "Bu da Gölge’nin bir oyunu kesin! Öğrendi her şeyi, bunu da bizden bilgi almak için yolladı."
Ben de tam olarak bunu düşünüyordum. Ama Gölge yıllarca Meryem’e tek bir fiske dahi vurmamıştı; aksine onu sevmeyi, yanında tutmayı denemişti. Şimdi öz karısını bu hale getirmesinin arkasında çok daha hastalıklı, çok daha gözü dönmüş bir sebep olmalıydı.
"Kim baba o söylesene içeri kadar aldın." kıvancın gözlerinde öfke vardı ne düşünüyordu anlıyorum "Kardeşim o benim kıvanç ne yapsaydım ölümemi terk etseydim kardeşimi!" dedim hiddetle herkes susmuştu çünkü onun gelmesini beklemiyordu
"Meryem hala mı o?" dedi Adil
Ortama ağır bir sessizlik çöktü. Kimse Celal Karakaya'nın bu kadar yıldır adını bile andırmadığı kardeşinin bir gün bu halde kapıya dayanacağını tahmin edemezdi.
"Evet, Meryem..." dedim sesimi biraz daha kontrol altına almaya çalışarak. "O şerefsiz yıllarca ona dokunmadı, sevmeyi denedi dedik... Ama bugün buraya bir enkaz bıraktı."
Tam o sırada yukarıdan Eda’nın hızlı ayak sesleri duyuldu. Merdivenlerin başında durduğunda yüzü kireç gibiydi. Elinde kanlı bir bez tutuyordu ve bakışları doğrudan Lizge’ye kaymıştı.
"Celal..." dedi Eda, sesi titreyerek. "Doktor müdahale ediyor ama... Meryem’in sırtında ve kolunda bir şey var. Gölge... O cani adam kadının etine mühür gibi bir şey kazımış."
Lizge öne doğru bir adım attı. "Ne mührü hala? Ne kazımış?"
Eda yutkundu, gözlerini Lizge’den kaçırmaya çalışarak bana döndü: "Lizge’nin vücudundaki o çiçek dövmesinin... birebir aynısını. Etini yakarak, bıçakla çizerek kazımış Meryem'in bedenine."
Salondaki hava bir anda buz kesti. Lizge olduğu yerde donup kalırken, Kıvanç’ın elindeki silahı sıkmaktan eklem yerleri bembeyaz olmuştu. Gölge’nin derdi sadece yeraltı ya da güç değildi; o hastalıklı zihniyle Lizge’ye takıntılıydı ve mesajını Celal Karakaya’nın öz kardeşinin bedeni üzerinden veriyordu.
"O piç..." diye kükredi Kıvanç. "O piçi kendi ellerimle boğacağım!"
Yukarıdan Meryem’in zoraki öksürük sesi yükseldi. Doktor kapıyı açıp panikle aşağıya baktı: "Celal Bey! Hastanın bilinci açıldı, ısrarla bir şey söylemek istiyor. Zamanımız az olabilir!"
Hızla merdivenleri tırmandık. Meryem yatakta, kanlar içindeki yüzüyle bana bakıyordu. Elimi tutmaya çalıştı, parmakları buz gibiydi.
"G-gölge değil abi... B-başka biri yaptı. İntikam d-dedi, onun için dedi..."
Meryem’in titreyen parmakları uzanıp doğrudan Lizge’yi gösterdiğinde odadaki herkes ikinci bir şok yaşadı. Kanım donmuştu.
"Kimdi Meryem? Hatırlıyor musun, yüzü nasıldı, saçları?" dedim çaresizce üzerine eğilerek.
Gözleri yavaş yavaş kapanıyordu, bilinci yine kaybolmak üzereydi. Yanımızdaki doktor endişeyle araya girdi:
"Celal Bey, hemen hastaneye gitmeliyiz! Sırtındaki yaralar çok derin, burada daha fazla müdahale edemeyiz."
Donup kalmıştım. Kızım için intikam mı? Neden? Lizge’nin geçmişinden gelen, bilmediğimiz ne vardı ki birileri ondan intikam almak istiyordu?
"Olur, biz size eşlik edelim," dedi Kıvanç sert bir sesle. Doktor ve adamlar Meryem’i sedyeyle odadan çıkarırken, odada ağır ve tehlikeli bir sessizlik kaldı.
Hepimiz korku dolu gözler ile Lizge’ye bakıyorduk. Kızımın bu olay ile ne ilgisi vardı? Kim benim yerime kızımı koruyordu?
Sanem Lizge Karakaya
Bütün gözler üzerimdeydi. Korku dolu bakıyorlar, benden bir cevap bekliyorlardı. Ama ben de bilmiyordum. Kimdi bu adam? Benim ne ilgim vardı onunla?
Sanki bir an nefes alamadığımı fark ettim; odadaki bütün oksijen birden çekilmiş gibiydi. Ortada sırf benim yüzümden yakılan bir canın, bir kadının acısı vardı.
"Ben..." dedim. Sesim, odadaki gerilimi daha da tırmandırıyordu. "Yemin ederim hiçbir şey bilmiyorum. Kim olduğuyla alakalı en ufak bir fikrim yok. Baba, inan bana..."
Gözlerim dolmuştu. Adil’in eli elimi bulduğunda parmaklarından yayılan o güven beni bir nebze de olsa rahatlattı. Babam ise doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarında büyük bir öfke vardı; evet, ama bana değil, bize bunları yaşatanlara karşıydı bu öfke.
"Ben odama çekiliyorum, biraz düşünmem lazım," dedi babam.
Hızla yanımızdan geçip odadan çıktı. Kapıdan çıkarken geride bıraktığı rüzgar, yanağıma sert bir tokat gibi çarptı sanki. Bana inanmamıştı. Tek bir cevap bile vermemişti. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı ıslatırken yine de dik durmaya çalıştım.
"Lizge'm..." dedi abim, kollarını etrafıma sararken.
Benim gerçek evim belki de oydu, babam değil. Belki babam da beni öz kardeşi gibi bir tehdit olarak görüyor, o yüzden bana inanmıyordu.
Yanımda duran çantamdan o siyah flaş belleği çıkarıp abime uzattım.
"Ofiste buldum bunu, sende kalsın," dedim.
Abim elimdeki flaşa bakıp, "İçinde ne var?" diye sordu.
"Bilmem, izlemedim," dedim gözlerimi Adil’e çevirirken. Zaten her şey üzerime kalıyordu, bir şey de eksik kalabilirdi.
"Bana inanmadı..." dedim abime bakarak.
Yaşanan onca şeyden çok, babamın bana inanmaması kalbime bir hançer gibi saplanmıştı.
"Bana güvenmiyor abi... Kendi öz kızına güvenmiyor."
Nefesim kesildi, gözyaşlarımın arasından sert bir hıçkırık kaçtı.
"Neden her şeyin sorumlusu benim, söylesene? Benim gelmemle herkesin hayatı altüst oldu!"
Herkesin hayatı değişmişti; babam hariç. Çünkü o, aksine yine eskisi gibi olmuştu. Tekrar o acımasız, soğuk "kötü adamı" oynayacaktı ve ben onu hiçbir zaman anlayamayacaktım.
"Yapma Lizge," dedi abim, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Ona da hak ver, aklı çok karışık. Kardeşini ne halde gördü... Biraz zaman tanı ona."
Cevap vermedim ama içimdeki öfke dinmiyordu. Yıllarca abimi de kendisi gibi yapmaya çalışmış, kendi emelleri için kullanmıştı. Tıpkı etrafındaki herkese yaptığı gibi... Hepimizi sırf o doymak bilmeyen gücü için mahvetmişti ve işin acı tarafı, bunun farkında bile değildi.
"Ben yalnız kalmak istiyorum," dedim ve arkamı dönüp hızla odama geçtim.
Ben bir kurban ya da hain değildim. Ben Sanem Lizge Karakaya’ydım. Kimse benim adıma karar veremezdi ve ben de asla aileme ihanet etmezdim. Madem kimse bana inanmıyordu, o halde her zaman olduğu gibi tek başıma bir cephe olacak ve o adamı kendim bulacaktım.
Kapıyı kapatıp bilgisayarın başına geçtim. Alp’in dosyalarında M.Y. ile ilgili ne varsa hepsini daha önceden yedeklemiştim; şimdi her şeyi tek tek tekrar incelemeye başladım.
Resimler, isimler, üzerleri karalanmış karmaşık şekiller... Görünürde pek farklı bir şey yoktu. Ama dosyaları tararken gözüme bir fazlalık takıldı. Bir ev resmi...
O kadar zamandır bu dosyalara bakıyordum ama bu resmi daha önce hiç görmemiştim. Fotoğrafta dikkati çeken küçük bir kulübe vardı. Alp’in zamanında sürekli anlattığı, bahsedip durduğu o yer olmalıydı.
İyi ama bu resim buraya nasıl gelmişti? En önemlisi de, M.Y. ve benimle ne ilgisi vardı?
Evdeki bağıran, koşturan kalabalığın yarattığı gürültü yüzünden bir türlü odaklanamıyordum. O evin adresini net olarak hatırlayamıyordum bir türlü. Alp ile çok kez konuşmuştuk bu konuyu; bir ormanın kıyısındaydı ama hangi ormandı?
Düşüncelerimle boğuşurken koridordan odama doğru yaklaşan hızlı ayak seslerini duydum. İçimi aniden bir panik kapladı. Kapım pat diye açıldığında bilgisayarın ekranını kapatmaya bile vaktim olmadı.
Ömer içeri dalar dalmaz masanın üzerindeki telefonumu ve bilgisayarımı hızla eline aldı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bırak onları!" dedim bağırarak.
"Celal Bey'in emri, almamız lazım," demesiyle kısa süreli bir şok geçirdim.
"Bana bak, ben emir falan dinlemem! Bırak dediysem bırak onları!" dedim hiddetle.
Elindekileri bırakmaya niyeti olmadığını görünce öfkeyle arkamı döndüm. Hızlı ve sert adımlarla doğrudan babamın odasına doğru ilerlemeye başladım.
Babamın çalışma odasının kapısını vurmadan, adeta bir fırtına gibi iterek içeri girdim. Babam masasının başında, elindeki dosyaya gömülmüş bir halde oturuyordu. Geldiğimi duyduğu halde başını hemen kaldırmadı; o soğuk, sarsılmaz duruşundan zerre ödün vermiyordu.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye kükredim, odanın ortasına kadar yürüyerek. "Eşyalarımı toplatmak da ne demek? Ömer’i odama yollayıp bilgisayarıma, telefonuma el koymak ne demek baba!"
Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir yumuşama vardı. Sadece katı bir otorite...
"Seni koruyorum Sanem," dedi, sesi o kadar sakindi ki bu sakinlik beni daha da çıldırttı. "Halanın ne halde geldiğini gördün. Birileri senin adın üzerinden bana mesaj veriyor. Bu evden dışarı tek bir adım atmayacaksın, kimseyle temas kurmayacaksın. Bu konu kapanmıştır."
"Beni korumuyorsun sen!" dedim adımla hitap etmesine aldırış etmeden, sesim odanın duvarlarında yankılandı. "Sen sadece kendi otoriten sarsılmasın diye beni bir odaya hapsetmeye çalışıyorsun! Yıllarca abimi kendi emellerin için kullandığın gibi, beni de bir piyon gibi oynatmaya çalışıyorsun!"
Celal Karakaya yavaşça oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Masanın etrafından dolaşıp tam karşıma dikildi. Boy farkımız ve üzerimdeki o ağır baskısı bile artık beni korkutmuyordu.
"Haddini aşıyorsun," dedi alçak ama tehditkar bir sesle.
"Aşmıyorum! Doğruları söylüyorum!" dedim, gözlerimden öfke yaşları süzülürken ona doğru bir adım daha atarak. "Sen kimseyi sevmiyorsun baba. Güçten başka hiçbir şeye tapmıyorsun! Kendi kızına güvenmeyecek kadar, öz kardeşini o canavarın elinde unutacak kadar acımasızsın. Sen sadece kötü bir adamsın!"
Cümlem bittiği an, odadaki hava buz kesti.
Babamın gözlerindeki o karanlığın parladığını gördüm ama geriye çekilmedim. Ve o an... Aniden kalkan o el, rüzgarıyla birlikte yanağımda patladı.
Sert bir tokat sesi çalışma odasının yüksek tavanında çınladı. Başım sola doğru savruldu. Yanağıma yayılan o yakıcı sıcaklık, kalbime saplanan acının yanında hiçbir şeydi.
Oda derin bir sessizliğe büründü. Yanağımı tutarak başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Babam kaldırdığı eline bakıyordu; gözlerinde ilk defa ne yapacağını bilemeyen bir anlık şok vardı ama o sert gururu geri adım atmasına izin vermiyordu.
Ben ise ağlamadım. Yanağımdaki o yangına rağmen gözlerimin içine bakıp, aramızdaki son bağı da kopardığımı hissettiren o soğuk bakışı attım.
"O güç dediğin şey hepimizin sonu baba ve sen anlamıyorsun! Kaç kişinin daha ölmesi lazım? Annem yetmedi mi? Belki o tetiği sen çekmedin ama o silahı sen verdin baba! Ve sakın... Sakın benimle bir daha konuşma. Çünkü ben yokum. Belki de senin için zaten hiç yoktum."
Odadan girdiğim hızla çıktım. O bana tokat atmıştı... Bana vurmuştu.
Elim istemsizce yanağıma gitti. Canım fiziken yanmıyordu ama gözyaşlarım sicim gibi akıyordu; çünkü bunu ondan asla beklemiyordum.
Odamın kapısını çarpıp kapattım. Dolabımın yanında duran valizi sarsak adımlarla çekip çıkardım ve içine rastgele eşyalarımı doldurmaya başladım. Bu evde tek bir dakika bile durmak istemiyordum. Bana inanmayan, beni bir piyon gibi gören insanların yüzüne bakmak dahi istemiyordum.
O sırada Gaye içeri girdi. Beni bu halde, yanağım kızarmış ve valiz toplarken görmeyi kesinlikle beklemiyordu.
"Ne oldu Sanem? Yanağın kıpkırmızı olmuş... Ayrıca bu valiz ne?"
"Gidiyorum Gaye," dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Ve sen de kimseye bir şey demiyorsun. O Celal Karakaya beni sorarsa, asla bulamayacağı bir yerde olduğumu söyle."
Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip valizi arkamdan sürüklemeye başladım.
Gaye önüme geçip panikle ellerimi tuttu. "Sakin ol bir, bekle, dur! Nereye gideceksin, söylesene ya? Sana bir zarar gelirse..."
"Kimin umurumda Gaye, söylesene?" dedim acı bir tebessümle. "Şimdi gitsem en fazla üç gün ararlar, sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler."
"Benim umurumda Sanem! Hiçbir yere gitmiyorsun!"
"Kalbini kırmak istemiyorum Gaye, lütfen çekil önümden."
Valizimi sıkıca kavrayıp hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı indim. Kimsenin bir şey sormasına, engel olmasına izin vermeden kendimi dışarı attım ve arabaya bindim.
Gaza bastığımda nereye gideceğimi ben de bilmiyordum. Sadece o evden, o insanlardan ve babamın gölgesinden uzaklaşıyordum.
Yolumu Adil ile daha önce gittiğimiz o küçük ahşap eve çevirdim. Babamların aklına burası kesinlikle gelmezdi. Hem orada daha huzurlu olurdum, çünkü yalnızdım. Yanımda ne telefonum vardı ne de bilgisayarım... Hiçbir şeyim yoktu.
Yolun üzerindeki bir markette durup küçük bir alışveriş yaptım ve eve geçtim. Yanımdaki kartlar sağ olsun, kapıyı da onlar sayesinde açmayı başardım. İçerisi buz gibiydi. Elimdekilerin hepsini bir kenara bırakıp hemen şömineyi yakmaya başladım. Ama şömine de sanki bana inat edercesine bir türlü yanmıyordu. Trabzon’un sert rüzgarı da dışarıda daha bir hiddetle esmeye başlamıştı.
"İyi, yanma zaten! Her şey ters bugün!" dedim şömineye sitem ederek.
Daha fazla uğraşmayıp üzerimdeki montla koltuğa uzandım ve kendimi uykunun kollarına teslim ettim.
Adil Ulu Alkan
"Nasıl vurursun baba? Kız haklı!" dedi Kıvanç bağırarak.
Lizge’nin çekip gitmesi ikimizi de çıldırtmıştı. Hele de Celal babanın ona vurması bardağı taşıran son damla olmuştu. Bir baba, öz kızına nasıl vurabilirdi ki?
"Bir anlık oldu diyorum Kıvanç! Sinirliydim, gergindim!" diye çıkıştı Celal baba.
"Sen dua et de ona bir şey olmasın! Yoksa her şey çok daha kötü olur," dedi Kıvanç, öfkesinden köpürerek.
Yanında ne telefonu vardı ne bilgisayarı... Nereye gittiğini, onu nasıl bulacağımızı bilmiyorduk.
Celal baba ayağa kalkıp sertçe emretti: "Çıkın, arayın kızımı! Eve getirin!"
"Gerek yok!" diye çıkıştım, daha fazla dayanamayarak. "Ben bulurum onu. Şu an sizden birini yanında görmek isteyeceğini hiç sanmıyorum."
Cevap vermelerine bile fırsat tanımadan arkamı döndüm. Odadan hızla çıkıp kendimi dışarı attım ve arabama bindim.
Her yere gitmiş olabilirdi. Bir anlık öfke ile kendine bilet bile almış olabilirdi; gözü döndüğünde hiçbir şeyi umursamayacağını çok iyi biliyordum.
İçimde büyüyen o kahredici panikle direksiyonu ahşap eve doğru kırdım. Geçen gittiğimizde orayı çok beğenmişti; hem oranın yerini bizden başka kimse bilmiyordu. Şu an için gidebileceği en mantıklı, sığınabileceği en güvenli yer orasıydı. Yavaş yavaş hava kararıyordu ve Trabzon’un soğuğu bastırmaya başlamıştı.
Karanlık tamamen çöktüğünde arabanın farları ahşap evin siluetini aydınlattı. Bahçede onun arabasını gördüğüm an göğsümden devasa bir rahatlama dalgası geçti. Buradaydı... İyiydi.
Arabadan fırlayıp hızla kapıya yürüdüm. Cebimdeki anahtarla kapıyı açıp içeri daldığımda ev buz gibiydi. Şömine tütsülenmiş ama sönmüştü. Lizge, üzerindeki montuna sıkıca sarılmış bir halde koltukta büzüşmüş uyuyordu. Kirpiklerinin dibinde hâlâ kurumuş gözyaşlarının izi vardı.
Yaklaşıp dizlerimin üzerine çöktüm. Kalbim sanki kaburgalarımı kıracakmış gibi çarpıyordu. Yavaşça elimi uzatıp yüzüne düşen saç tutamını geriye çektim. Yanağındaki o hafif kızarıklığı, o tokat izini gördüğümde içimde bir yerler darmadağın oldu.
"Lizge'm..." diye fısıldadım, sesim titreyerek.
Gözlerini yavaşça araladı. İlk anın şaşkınlığıyla irkildi ama karşıda beni görünce bakışlarındaki o savunma zırhı bir anda eriyip gitti.
"Adil..." dedi fısıltı gibi bir sesle. "Beni nasıl buldun?"
"Senin gidebileceğin başka bir yer yok ki... Sana zarar gelmesin diye aklımı kaçıracaktım," dedim. Daha fazla dayanamayıp onu kollarımdan çekip göğsüme bastırdım. Sıkıca sarıldım ona, sanki bıraksam ellerimden kayıp gidecekmiş gibi.
Lizge de kollarını boynuma doladı. İçini çeke çeke, bütün gün biriktirdiği o kırgınlığı sırtıma doğru bıraktı. Yanağını okşamak için yüzünü ellerimin arasına aldığımda göz göze geldik. O an dışarıdaki rüzgar da, babasının gürültüsü de, dünyadaki bütün dertler de susmuş gibiydi. Sadece o ve ben vardık.
"Seni bir daha asla yalnız bırakmayacağım," dedim gözlerinin en derin noktasına bakarak. "Hiç kimsenin seni incitmesine izin vermeyeceğim."
Gözlerinden süzülen yaşları başparmağımla silerken bakışları dudaklarıma kaydı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, içimizdeki o çekimle bir anda yok oldu. Eğilip dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
İlk anın o kırılgan, ürkek teması yerini yıllardır içimizde biriken o derin tutkuya bıraktı. Lizge beni daha da kendine çekerken, öpüşümüz hem bir sığınma hem de birbirimize verdiğimiz sessiz bir söz gibiydi. Bütün soğukluk eridi, şöminenin yakamadığı o ateşi ikimizin nefesi tutuşturdu. Dudaklarından ayrıldığımda anlımı anlına dayadım. İkimiz de nefes nefeseydik.
"Ben buradayım," diye fısıldadım dudaklarının hemen kıyısına. "Artık tek başına değilsin."
Aramızdaki o tutkulu yakınlaşmanın ardından vakit kaybetmeden şömineyi yaktım. Birkaç dakika içinde odanın içini saran o turuncu alevler ve odun çıtırtıları, evin buz gibi havasını dağıtmaya yetti.
Koltukta yan yana oturduk. Lizge başını omuzuma koymuş, ellerini ellerimin arasına kenetlemişti. Yanağındaki o kızarıklık ateşin ışığında hafiflerken, ikimiz de dışarıdaki fırtınaya ve bizi bekleyen tehlikelere inat, şöminenin karşısında birbirimizin sıcaklığıyla huzurlu bir uykuya daldık.
