10. bölüm · Korunan Günah

Gidenlerin Ardından

Soluktenyildizlar Sahra

İlahi bakış açısı:

Kader ilk defa birbirini istemeyen iki insanı bir araya getirmişti. Herkesin yüzündeki gülümsemenin ardında acı ve öfke vardı.

"Bağlarımızı güçlendireceğiz diye kızını zorlama, Kadir." dedi Celal.

Karısının ölümünün ardından yıkılmış ve gücünü fazlasıyla kaybetmişti. Düşmanları için bu mükemmeldi çünkü Celal Karakaya'yı yıkmak imkânsızdı.

"Hastalığım beni öldürecek, Celal. Kanserin son evresindeyim ve sadece altı ayım var. Benden sonra bir tek kızım var. Ya başa geçer ya da ölür ve ben bunu istemiyorum."

"Ben ona yine bakarım kardeşim ama iki taraf da mutsuz olursa ne anlamı kalır sence? O zaman yaşam haram olmaz mı?"

"Beni anlayacak, Celal. Belki uzun zaman alacak ama beni anlayacak. Ve mutlu son var. Ben olmasam bile onlara bir mutlu son var."

Kızını yaptığı onca işten uzak tutmaya çalışsa da Gaye hep olayların içinde büyüdü. Ailesinden birileri hep zarar gördü ve intikam ile büyüdü.

Kıvanç ve Gaye ise zoraki, sadece kâğıt üzerinde olan anlaşmalı evlilikleri için hazırlanıyorlardı. Ama kader onlara mutlu son yazmıştı.

"Bir konuda anlaşalım." dedi Gaye.

"Bu evlilik sadece kâğıt üzerinde olacak ve bana karışmayacaksın. Ben de sana. Aynı evde yaşayan iki yabancı gibi olacağız."

"Peki. Yakalanma yeter. Ailemin adına leke gelmesin yeter."

Gaye, Kıvanç'ı tanıdığı ilk andan beri sevmiyordu. Herkese karşı dikti ama Adil hariç. Ona karşı daha ılımlı olurdu ama o yokken herkese esip gürlerdi.

Kıvanç ise bu evliliğin nedenini biliyordu ve yakında olacaklar için hazırlıklıydı. Artık yarınlar için yaşayan Kıvanç Karan olmuştu.

"Adil, eğer Gaye dışarı çıkarsa sen de yanında ol. Bu evlilik haberi herkese çoktan gitmiştir."

"Tamam, bende o iş."

Kıvanç ve Adil çocukluktan beri beraberlerdi. Gölge bir aileyi daha yarım bırakmıştı.

"Seni sevmek... Seninle evlenmek planlarımın içinde değildi ama âşık oldum, Gaye. Şimdi tekrardan evlen benimle. Yemin ederim seni her şeyden, herkesten korurum. Kendimden bile..."

"Seni sevmemeliydim. Bir hataydı ama başıma iyi ki gelmiş. İyi ki o hata olmuş, Karan. Ve evet, seninle tekrardan evlenirim ama beni kendinden koruma. Karan, sensiz yapamam..."

---

Adil Ulu Alkan

Evin içinde sadece bağırışmalar vardı. Sanem'in, Kıvanç'a ve babasına tekrardan ona ihanet etmesini kaldıramamıştı. Herkese hesap soruyordu, olması gerektiği gibi.

"Adil, dışarı gelir misin?" diye seslendi Sanem Hanım.

"Seninle bir şey konuşmak istiyorum. İster inan ister inanma, seçim senin ama ben anlatmak istiyorum."

"Tabii, sizi dinliyorum Sanem Hanım."

"Handan hakkında."

"Handan'ın bu olayla ilgisi ne, Sanem Hanım? Saçma olmadı mı biraz?"

"Alp'i bugün onun sayesinde buldum. Telefon onda çıktı."

"Celal Baba'ya ya da Kıvanç'a verecektir, o yüzden almıştır."

"Hayır. Babamlar her yerde o telefonu arıyorlardı ve hikmetse Handan'da çıktı. Çünkü deşifre olmak istemedi. Biri yakalandı ve çektiği cezayı gördü."

"Ve Alp'in de dediğine göre..."

"O adama inanmamı beklemeyin, Sanem Hanım. Lütfen, o adam sizi yıllarca kandırmış."

"İlişkileri varmış, Adil. Yani tek suçlu Alp değil. Ceza çekilecekse eşit çekilmeli."

Hayır, tabii ki de Handan bana böyle bir şey yapmazdı. Bana ihanet etmezdi. Bütün her şey onda bulunmuşken bana bunu yapamazdı. Aklımda olan bütün sorular ile odaya çıkmaya başladım. O da adamı olsa anlardım. Yıllardır birlikteyiz, şüphe ederdim, anlardım. Yapmamıştır.

O yüzden içimin rahat olması gerekiyordu. Derin bir nefes alıp odaya girdim. Handan ise dünyadan bir haber şekilde telefonuna bakıyordu. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.

"Sonunda gelebildin Adil. Saat kaç oldu, baksana."

O konuştukça kulağımda Sanem Hanım'ın sesi yankılandı.

O da hain, Adil.

Alp ile birliktelermiş.

"Telefon neden sendeydi, Handan?"

"Sen de başlama sevgilim şimdi ya. Ulu orta yerde duruyordu, ben de vermek için aldım, o kadar. Seni o Sanem doldurdu değil mi? Kendisi mutlu olamadı diye bizim de huzurumuzu bozmaya çalışıyor."

"O telefon orta yerde durmaz, Handan. Hem o zaman neden Kıvanç ve Celal Baba o telefonu arasın?"

Doğruyu söylemesi için o kadar az zamanı vardı ki söylese de hiçbir şey değişmeyecekti. Çünkü sırtıma o bıçak çoktan girmişti.

"Doğruyu söyle, Handan. Yoksa işler değişecek. Hızlı ol."

"Sevgilim, niye inanmıyorsun? Doğruyu söylüyorum. Ayrıca o çocuğun suçunu bana atamazsınız."

"O da sana atmadı zaten. Sadece beraber olduğunuzu söyledi. Yani kendi suçunu kabul ediyor, senin aksine." dedim bağırarak.

Yüzündeki korku, teslim oluşu... Her şeyi açıklıyordu. Handan onlardan biriydi.

"Ben yapmadım Adil, gerçekten inan bana."

"Neden inanamıyorum acaba, Handan? Söyler misin? Her gün öptüğüm, sarıldığım, hayatımın merkezinde olan kadına inanamıyorum."

İhanet insanı öldürmezdi. Sadece yıkar, süründürür ve değiştirirdi.

"Cevap versene, Handan. İnandır beni. Susma."

Ve cevap gelmedi.

"Yürü, gidiyoruz. Bir dakika bile yanımda istemiyorum seni."

Kolundan tuttuğum gibi aşağıda olan depoya gitmeye başladım.

"Adil, yapma. Lütfen bak, ben seni sevdim..."

"Senin sevgini siksinler, Handan. Keşke sevmeseydin. Keşke hayatıma hiç girmeseydin."

"Adil, yapma. Yalnız bırakma beni lütfen. Gideriz buralardan. Daha güzel bir hayatımız olur."

Deponun kapısını açıp Handan'ı içeriye kilitledim.

"Bir şey mi oldu oğlum? Ne bu halin?"

"Handan ile Alp..." dedim zorlukla.

Hâlâ ne tepki vereceğimi bilmiyorum. Canım acımıyor fakat kanayan bir yara vardı.

"Doğru muymuş?" dedi Celal Baba.

"Sen de mi biliyordun baba?"

"Lizge geldi ama inanmadık. Yapacağı ihtimali aklımızdan geçmedi."

Gerçekler gözümün önündeyken görmemiştim. Sanki bir perde inmişti ve ben sadece o perdenin arkasında kalmıştım.

Yalnız.

Küçük Adil Ulu gibi...

Handan'dan başka kimsesi yoktu Adil'in. Hem ailesi hem sevdiğiydi ama bir anda koca bir boşluğa düşmüştü.

Yalnız...

Her zaman olduğu gibi Adil'in hayatından herkes sıra sıra gitmişti.

Annesi, babası, abisi ve Handan.

Hâlbuki daha verilecek birçok kayıp vardı...

Sanem Lizge Karakaya

"Hadi uyan, Alp. Gitmemiz gerek."

Herkes uyuyordu ve ben de Alp'i buradan kaçırıyordum. Kendime fazlasıyla kızıyor ve üzülüyordum çünkü onu neden hâlâ koruduğumu bilmiyordum. İçimde ona dair sevgi vardı ama sönmesi gerekiyordu çünkü kalbimde kocama karşı bir hayal kırıklığı ile yaşayamazdım.

"Saat kaç, Lizge? Ne gitmesi?"

"Ölmek istiyorsan kalabilirsin, Alp ama senin için çabalayan birini bir kez yarı yolda bırakma."

"Sence orada yaşayabilir miyim, Lizge?"

"Babamla senin peşine gelmeyecek."

"Tek sıkıntı sence baban mı? Ya benim ailem ne olacak? Onları da engelleyebilecek misiniz?"

"En azından elimden geleni yapmış olacağım."

"Ya sen? Sana ne olacak..."

"Bundan sonra önemli mi sence?"

"Benim için önemli."

"Beni öldürmeye gelen biri için fazla sanki..."

Yatağın yanında duran çantayı alıp aşağı inmeye başladık. Kapıda duran sadece iki kişi vardı. Onlar da babama söylerlerdi tabii ama ben de biraz zaman kazanmış olurdum.

"Ne oldu, Sanem Hanım?" dedi Ömer.

"Biraz hava alacağız. Meraklandırma kimseyi." dedim ve arabaya geçtik.

"Seni her zaman korudum, Lizge. Babandan da kendimden de. Bunu bil. Nefret et, bağır çağır ama bana öyle bakma. Ben de çocuktum. Annenin ölümü ile bir işim yok. Bir tek Karakaya ailesinin hayatı da kararmadı. Kim ister Gölge'nin oğlu olmayı? Söylesene bana. Bir seçim hakkı verildi mi? Hayır..."

Cevap veremedim. Eğer verirsem onda haklı yanlar bulup onu savunup ona daha çok bağlanacaktım ve bunu istemiyorum. Bana yaptıklarını unutmak istemiyorum.

Havaalanına geldiğimizde arkada olan çantayı aldım. Torpidodan pasaport ve biraz para çıkardım.

"Bunlar seni biraz idare eder. Bir otel ayarladım sana. Kısa bir süre orada kalırsın, sonra da başının çaresine bakarsın artık."

"Ama olur da karşılaşırsak sakın yanıma gelme çünkü içimde sana dair ne varsa bitecek ve geriye sadece nefret kalacak."

"Eğer olur da karşılaşırsak seni hâlâ sevmeye devam ettiğimi bil, Lizge. Ve eğer öleceksem de bu senin ellerinden olsun. Kendine dikkat et..."

Gitti...

Alp gitmişti.

Benim Alp'im gitmişti.

Herkes gider ama o gitmez dediğim kişi gitmişti.

Ölmek bu olsa gerekti çünkü nefes dahi alamıyordum. Canım yanıyordu. Zor da olsa eve gitmeye başladım. Bu yaptığım şeyin affı yoktu ama hepimizin iyiliği içindi. Herkes bu şekilde daha güvendeydi.

Eve geldiğimde çardakta oturan Adil'i gördüm. Elinde sigarası ile dışarıyı izliyordu.

"Sanem Hanım, bu saatte nereden geliyorsunuz?"

"Biraz hava aldım, Adil."

"Nereye gittiniz peki?"

"Yarın konuşsak? Biraz yorgunum."

"Odanıza kadar eşlik edeyim o zaman. Söylersiniz bence."

"Seni ne ilgilendirir nereye gittiğim?"

"Canınız sıkıldığında adam kaçırdığınızı bilmiyordum. Sizin hakkınızda yeni bir bilgi daha öğrendim."

"Bu işe karışma, Adil. Canı yanan sen olursun."

Nereden öğrenmişti bilmiyordum ya...

Babam...

O da öğrenmiş miydi?

Hayır, hayır. Bu kadar erken olamazdı. Yarın ben gidip kendim zaten söyleyecektim. Onun şu an öğrenmesine gerek yoktu.

Zaten yeterince doluydum. Üstüne yarın da annemin ölüm yıl dönümüydü ve uzun zamandır ona gitmiyordum.

Odamın kapısını kapatıp olduğum yere çöktüm.

Anne, beni duyabiliyor musun?

Lütfen duy çünkü sana ihtiyacım var, anne.

Çok yoruldum, bunaldım. Canım yanıyor, anne.

Yardım et...

Lütfen.

Beni yanına al çünkü kızını kimse istemiyor, anne.

Ya da tutunacak bir dal, bir umut ver...

Ver ki ben de yaşayabileyim.

Acı çekmeyeyim, lütfen.

Kalbim hiç olmadığı kadar ağırdı bu gece ve ben artık bu kalbi taşımak istemiyorum...