4. bölüm · Korunan Günah

Yarım Kalan Gerçekler

Soluktenyildizlar Sahra

Aile her şeydir. Benim ailem ise teyzemdi. Son 5 gündür doğru düzgün konuşmuyorduk. Babam ile görüşme fikri teyzemi deli ediyordu. Gölgenin dosyalarına bakmamak için yeni bir dava almıştım ve bugün mahkemeden sonra çıkıp gölgenin yanına gidecektim ve ona kendi davasını kabul etmediğimi söyleyecektim

Belki biraz daha da bilgi almaya çalışırdım; yani en azından içimde bir türlü yerine oturmayan taşlar otururdu.

"Çıkıyorum ben, teyze."
"Peki, dikkat et kendine."

Teyzem hep böyleydi ama kısa süreliydi, hep. Bu en uzunu olmuştu. Tek dileğim son olmasıydı. Çünkü teyzem bana annelik yapmıştı ve bana bakmadığı zaman kalbim normalinden daha fazla kırılıyordu.

Zaten hayata bir sıfır geride başlamıştım. Beni öne çekmeye çalışan kişinin yüzüme bakmaması canımı yakıyordu.

"Sevgilim, bugün duruşmam var. Telefonları açmayabilirim."
Sürekli etrafımda dolanan adamlar beni rahatsız ediyordu. Belki kafamda kuruyorum diye başta söyleme taraftarı değildim ama ondan bir şey saklamak istemediğim için anlatmıştım. Benden daha fazla tedirgin olmasına hem şaşırmış hem de mutlu olmuştum. Çünkü birinin benim hakkımda endişelenmesi, düşünmesi hoşuma gidiyordu.

"Tamam sevgilim, sana söylediğim şeyi düşündün mü?"

"Bilmiyorum, yani her şeyimi bırakıp gitme fikri iyi gelmiyor. Biraz daha izin ver bana. Yıllarca alıştığım bir şehirden beni hiç bilmediğim bir yere götürme fikri iyi gelmiyor da olabilir. Evet, en çok gitmek istediğim yer olabilir ama bilmiyorum, kafam çok karışık."

Dünden beri sadece yurt dışına çıkma fikrini tartışıyoruz. Evet, bir hayalimiz vardı ama ben tam gerçeklerin peşinden giderken gitme isteği… Peşimdeki adamlar… Sanırım bazı gerçekler de gün yüzüne çıkmak istemiyordu.
Alp'e bu ısrarın nedenini sorduğumda tehlikeden ikimizin de uzak olmasını istiyormuş. İçimden bir ses olayların bu kadar basit olmadığını söylüyor. Ona inanmak istiyordum ama gölgenin konusu ile değişen mimikleri, hâl ve hareketleri gözümden kaçmıyordu.

Hiç tanımadığı bir adamdan bu kadar korkması normal miydi? Aralarında bir bağ var mı diye bakmıştım ama hiçbir şey çıkmamıştı. Zaten ondan şüphelenmem bile saçmalıktı.

Adliyenin önüne gelince müvekkilimin yanına gittim. Yanıma cübbemi aldım ve içeri girdik.
Uzun bir bekleyişin ardından içeri girdik ve mahkeme başladı.

"Hakim bey…" Salon sessizliğe bürünmüşken derin bir nefes aldım. Müvekkilimin gözlerine baktım; korku ve pişmanlık ile titreyen elleri bir yerlerde güven arıyordu. Bende ise güven verecek tek bir dal bile kalmamıştı.

"Sayın hâkim, müvekkilim bu olayda kasıtlı bir şekilde hareket etmemiştir. Yaşanan trajedi tamamen ihmallerin ve yanlış anlaşılmaların sonucudur."
Diyerek söze başladım. Sesim ilk anda titrek olsa da sonradan güçlenmişti.

"O gün müvekkilim bulunduğu ortamda bütün gerekli önlemleri almış, kontrol edebileceği unsurları denetlemiştir. Olayların gerçekleştiği noktada kontrol dışında gelişen bir zincir vardır ve doğrudan sorumluluk müvekkilime atfedilmez."
Salonda bir uğultu dolaştı.
Ben sakin kalıp konuşmaya devam ettim. Davayı kazanmak zorundaydım. Müvekkilime bunu borçluydum. Masum bir insanın haksız yere hüküm ya da ceza yemesini istemiyordum. O yüzden her şeyi en layığıyla yapmaya çalışıyordum.

"Ölen kişinin ailesine olan saygımızı saklı tutuyorum ama adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil, gerçekleri ortaya çıkarmak için vardır. Bu bağlamda müvekkilime uygulanacak cezanın ölçülü olmasını talep ediyorum."
Hâkim biraz durdu, düşündü, sonra konuşmaya başladı. Bütün deliller bizim aleyhimize iken karşı taraf fazla hırslıydı; yani kaybetmemiz için her şeyi yapabilirlerdi.

"Yaz kızım, gereği düşünüldü. Mahkemeye sunulan deliller ve tarafların beyanları titizlikle değerlendirilmiştir. Dosya kapsamındaki belgeler davacının iddialarını büyük ölçüde desteklemektedir. Bu nedenle mahkeme, davacının taleplerinin kabulüne ve karşı tarafın sorumluluğunun tespitine karar verilmiştir."

Odada uğultular, şikâyetler havada uçuştu. Derin bir nefes aldım. Bir dava bitmişti, masum bir insan o dört duvar arasından kurtulmuştu ve ben bir kez daha girdiğim davayı kaybetmemiştim.
Bir şeylerin içine girmeden, yapmadan uzaktan bakınca her şey o kadar kolay geliyordu ki… Yıllarca basit sanmıştım ama içine girince o kadar da kolay olmadığını gördüm.

"Sağ olun Sanem Hanım, gerçekten size minnettarım."
"Ne demek Ahmet Bey, işimiz. Eğer farklı bir gelişme olursa ben size haber veririm."
Diyerek oradan ayrıldım. İlk işim gölgenin yanına gitmekti. Babam kısa bir süre daha bekleyebilirdi.

Yirmi sene hiç beklememiş gibi

Cezaevinin önüne gelince derin bir nefes aldım. Buradan sonra her şey daha zor olacaktı, biliyordum ama söylediği her söz asla aklımdan çıkmıyordu.

Ortada iki silah vardı lizge

Belki sadece beni kendi safına çekmeye çalışıyordu, manipüle ediyordu ve bunu başarıyordu. Aklımda sadece o varken yarına odaklanmak ölüm gibi bir şeydi.
Kendimden emin adımlarla içeri girdim ve bekleme alanına geçtim.

"Hoş geldin, avukat. Biraz uzun sürdü sanki düşünmen ama bence doğru olan kararı verdin."

"Kimsin sen, gölge? Ne amaçla girdin buraya? İstersen kaçardın ve çıkardın. Amacın ne senin?"

"Ahh, avukat… Daha toysun ama işler burada daha kolay. Terapi gibi geliyor burası benim için."

"Ama seni çıkarmamı istiyorsun, değil mi?" Evet anlamında kafasını salladı.

"Ama terapin bir ömür daha olacak, gölge. Çünkü avukatın olmayacağım."

"Peki, avukat. Ama buradan sonra çevrende olan şeylere, kişilere dikkat et. Çünkü her an gölgen kadar uzağında olacağım."

"Sen de dikkat et, Gölge. Ben de nefesin kadar uzağında olacağım."
Cezaevinden çıkıp arabaya bindim. İkimiz de birbirimizi açık açık tehdit etmiştik ama tek farkımız, benim ona karşı gücüm olmamasıydı. Yani elimde sadece hukuki bir yeterlilik varken, hukuk bilmeyen bir adama bunu yapamazdım. Çünkü bazı oyunlar kuralsız oynanırdı.

Arabama doğru ilerledim, elimde olan şeyleri yan koltuğa bıraktım. Aynayı düzeltmek için elimi kaldırdığımda arkada bir adam olduğunu gördüm.

"Şşh, sakin ol avukat. Eğer ters bir hareket yaparsan kafana sıkarım."
Gölgeden bir icraat bekliyordum ama bu kadar hızlı gelişen bir olay değildi. Sağlıklı düşünemiyordum bile çünkü kafama dayalı bir silah vardı.

"Tamam, ne istiyorsun? Dosyalar mı? Al, onlar senin olsun, beni de rahat bırak." Kapıya doğru hızlıca yeltendim ama dünya bir anda gözlerimin önünde kararmaya başladı. Başımda ise bir sızı oluştu.

"Ne kadar sert vurdun, puşt! Kız hâlâ kalkmadı. Ölmemiştir değil mi lan?"

"Yok abi, nefes alıyor. Hâlâ uyanır şimdi."
Kafamda olan acı hâlâ devam ederken konuşmalar kafamda yankı yapıyordu ve midem fazla bulanıyordu.
Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. Kaldığım yer küçük bir depoydu, her yer küf kokuyordu.

"Uyandın sonunda, avukat. Öldün sandık."

"Ne mutlu size o zaman, değil mi? Çözün şu siktiğimin ipleri!" diye bağırdım.
Yüzüme doğru gelen bir yumruk, ardından karnıma ve tekrar yüzüme… Dakikalarca aynı şey yaşandı.
Binlerce kadının yıllarca yaşadığı şeye ben dakikalarca katlanamadım.
Zihnim yavaş yavaş gitmeye başladığında durdu.

"Babanın yanına mı gidecektin, avukat? Küçük bir kız gibi şikâyet edip yardım mı isteyecektin?"

"Sence oradan bakınca şikâyet edecek birine mi benziyorum?"
Hiçbir şey demeden depodan çıktı ve tek başıma kalmıştım. İçeri sızan küçük bir ışık vardı. Pencerede demirler olduğu için oradan çıkmam imkânsızdı. Deponun diğer ucunda cam kırıkları vardı ama olduğum yerden ilerlemeyi bırak, kıpırdayamıyordum.
Vücudumda olan ağrı ve acı yüzünden bir süre sonra uyumuştum. Belki de bayılmıştım. Aradan geçen zamandan bile haberim yoktu. İçeri gelen adam ile zorla da olsa gözlerimi açmıştım.

"Avukat, şimdi ellerini açacağım ama yanlış bir hareketinle işler pek de güzel olmaz." Elindeki yemeği yere bıraktı ve yanıma geldi. Ellerimi açtı. Bu avantajı değerlendirmek için onun da dediği gibi ters gidecek bir şey yapmadım.

"Acaba telefonumu getirme imkânın var mı? Teyzem merak etmiştir şimdi. Sonra her yere haber falan salar."

"Asla, kesin emir var."

"Peki o zaman polisler yakında bizi bulur. Hatta babam ve abim de buna dâhil. O zaman da yanan siz olursunuz." dedim. Buradan çıkmak için o telefona ihtiyacım vardı. Eğer teyzeme ulaşırsam buradan çıkabilirdim.

"Tamam ama açık verecek bir şey yaparsan—"

"Beni öldürürsün, anlaştık."
İçeri doğru gittiğinde ben de hızlıca yan taraftaki camdan bir parça alıp cebime attım ve hiçbir şey olmamış gibi yemeğimi yemeye devam ettim.

"Al bakalım."
Hızlı bir şekilde teyzeme yazmaya başladım:

"Teyze, biraz geç haber veriyorum ama her zaman gittiğimiz Kurtuluş Otel'de kalacağım bugün. Haber vermek istedim. Ayrıca babam ile görüşmeye gitmedim. Seviyorum seni."
Yazıp gönderdim ve elimden hemen telefonumu aldı. Aynı şeylere geri döndük; ellerim, ayaklarım bağlı şekilde yatıyordum ve tek umudum teyzemin mesajı hızlı görmesiydi. Kurtuluş Otel bizim için şifreydi. Eğer başımıza bir şey gelirse bunu söyleyecektik.
İkinci dileğim, bunların hiçbirini onların anlamamasıydı. Gece saat kaç olduğunu bilmiyordum ama biraz dinlenmek için gözlerimi kapadım. Kaç saat uyudum bilmiyorum ama uykumu alamadan gözlerimi açtım. Tabii aldığım her nefeste çektiğim acılarla uyumak denirse…

İçeriden gelen sesleri duyunca uyumadan önce kurduğum planı uygulayacaktım.

KIVANÇ KARAN KARAKAYA

Lizge’den saatlerdir haber alamıyorduk. Babamın ve benim adamlarım bütün Trabzon’u gezmişlerdi ama yoktu. Sadece adliyeden çıkarken olan bilgiler var, sonrası ise büyük boşluktu.
"Kıvanç, kayıtlı olmayan bir numara arıyor ama." Gayenin elinden telefonu aldım ve açtım.
"Kimsiniz?"
"Benim, Kıvanç. Eda teyzen. Lizge yok oğlum, kaçırıldı."
"Ne demek kaçırıldı, teyze? Gördün mü? İyi mi? Sen iyi misin?"
"Mesaj yazdı Kıvanç. Aramızda şifre vardı, onu söyledi. Gölge kaçırdı Lizge’yi. Bul onu, acımaz, öldürür."
Telefonu kapatıp babamın yanına gittim ve adamlara haber verdim.
"Herkes toplansın! Gölgenin bütün inlerine gireceğiz. Kardeşimin kılına bile zarar gelirse bütün Trabzon’u yakarım."