18. bölüm · Korunan Günah
Yaraların üstünde ki çiçek
Ya farkıma vardığında farkın kalmamış olursa
Özdemir asaf
Biz
Adilin dudaklarından dökülen kelimeler, evin ahşap duvarlarında yankılanmıştı sanki. İnsan kendini ait hissettiği yerde saçmalardı mutlu olurdu güvede hissederdi Ve ben... kendimi Adilin yanındayken tam olarak böyle hissediyordum. Gözlerim bir yerlerde Hep onu arıyordu ama neden?
Bileğimde ki kırmıza bilekliğe parmaklarımla dokunurken bakışları mı odanın loş ışığına çevirdim. Biz demişti ama nasıl bir biz? Ya da gerçekten beraber olabilir miydik?
Babamın karanlık dünyasından sızan o tekinsiz gölge üzerimizdeyken cebimde ki flaş bellek her an patlayacak bir bomba iken ve daha bir kaç saat önce üzerimize yağan kurşunlardan kıl payı kurtulmuşken...
Bizim için bir ihtimal var mıydı?
Sesimde ki tereddüdü gizlemeye çalışarak Adile doğru döndüm "Nasıl bir biz Adil." diye sordum "Etrafımızda her şey yanıp kül olurken biz nasıl ayakta kalacağız."
Şömine de çıtırdayan yanan ateşi izledim sanki uzun zaman sonra ilk defa böyle hissediyordum hem de her an. Ben... Ben aşık oluyordum
Başımı omzuna yasladım kısılan sesi ile fısıldadı "Sen nasıl bir biz istiyorsan öyle olacak." "Erken ya da geç sen karar ver ama unutma ben hemen yanındayım." Gülümsedim
"Biraz bekleyelim çok fazla şeyler atlattık ve biliyorum daha bitmedi ama sen hep yanımda dur olur mu?"
Bugün ilk defa kalplerimiz konuşmuştu tüm şeffaflıklarıyla, hesapsızca bana korku ile bakan gözler yoktu o gözler bana aşk ile bakıyordu. Uzun zaman sonra onunda gözlerinin içi parlıyordu bunu görebiliyordum
Yine de içimde ki o tekinsiz ses susmuyordu, zihnimi kemiren o büyük soru işaretine engel olamıyordum; Ya verdiğimiz kayıplar ne olacaktı? Alp ve handan onların ardından bu kadar enkaz varken mutlu olabilecek miydik?
"Saatte iyice geç oldu sabah erken kalkacağız yatalım artık." dedi Adil "Ben yukarı da yatarım orası biraz daha soğuk." normalde bu soğukta orada yatmasına asla izin vermezdim ama flaşı tek başıma dinlemek istiyorum.
Yukarıdan kendime pike ve yastık aldım. Zihnimin içinde ki o sesleri durduramıyordum sadece flaşın içinde ne olduğunu düşünüyordum. Herkesin peşine düşmesinin sebebi neydi? Ne vardı içinde ya da neyin bilinmesinden korkuyorlardı.
Bir süre Adilin uyumasını bekledim daha sonra flaşı bilgisayara taktım tek umudum ona tekrardan acımamaktı zaman bana onun ne kadar kötü biri olduğunu zaten geç göstermişti ve bunu anlamışken bir daha eski düşüncelerime dönmek istemiyorum. Çünkü o iyi biri değildi.
Lizgem diye bir klasör vardı derin bir nefes alıp tıkladım içinde sadece bir video vardı.
"Lizgem... Eğer bu videoyu izliyorsan yanında değilimdir, zaman bize pek de iyi davranmamış demektir. Sen bunca karmaşanın içinde tek bir doğru arıyorsundur şimdi ama o gerçeklerin gün yüzüne çıkması göründüğünden de zor be Lizgem. Evet, sana yalan söyledim. Çok üzgünüm... Olduğum kişiyi değiştirmeye çalıştım ama ben buyum; Gölge’nin oğluyum. Yine de bunca yalanın ve oyunun içindeki tek gerçek bizdik sevgilim.
Eminim bu flaşla beraber dosyaları da, aradığım kişiyi de görmüşsündür. Ama çabalama Lizge... Çabalama, çünkü o bir karadelik. İçine girdiğinde bir daha çıkamayacağın bir delik. Seni ve kendimi bu bataklıktan çıkarmayı denedim ama daha işin en başında sen vardın, yapamadım... Seni koruyamadım, özür dilerim. Babamla aramızdaki tek fark; ben seni gerçekten sevdim ve yaşaman için uğraştım. Ve bu savaşın ortasında öğrendim ki, belki de bu hikayeden sağ çıkacak tek kişi sen olacaksın. Bu sanırım sana son kez 'seni seviyorum' deyişim... Yanında olamadığım için üzgünüm sevgilim."
Ne anlatmıştı şimdi? Gerçekten tek gerçek 'biz' miydik, yoksa ortada sadece koca bir karadelik mi vardı? İkimiz de savaşlar vermiştik, kayıplar yaşamıştık belki ama herkesin amacı farklıydı. Ve bir kere daha anlamıştım ki Alp beni kullanmıştı. Şimdi dilediği özürler ise tamamen kendi vicdanını rahatlatmak içindi...
Ama kafama takılan asıl kısım, neden tek benim yaşayacak olmamdı? Kimdi bu adamlar, aralarında nasıl bir bağlantı vardı ve Alp onu neden arıyordu? Sadece benim için mi? Her şeyi en baştan, tüm gerçekliğiyle bilmek isterdim. İşte o zaman belki onun değişebileceğine inanırdım. Ama kendi dediği gibi; o bir katilin oğluydu ve aldığı canların ahında, kendi kanında boğulmuştu.
Saatler geçiyordu ama Alp’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Bir tehlike vardı, evet... Ama neydi ve ne kadar uzaktaydı? Aileme bir zarar gelecek miydi? Zihnimden onlarca senaryo geçiyordu ve ben nefes alamıyordum. Korkuyordum.
Ya dediğinin aksine o gerçekleri bulursam ne olacaktı? O zaman hayatımda neler değişecekti? Dediği gibi bu olay devasa bir delikti, derin bir çukurdu ve biz çoktan bir ayağımızı o çukura sokmuştuk...
**************
Sabah mutfaktan gelen o nefis kokularla gözlerimi açtım. Doğrulup gözlerimi zar zor araladığımda, Adil’i mutfakta gördüm. İkimiz için harika bir sofra hazırlamıştı. Yattığım yerden kalkıp adımlarımı Adil’in yanına yönelttim.
"Günaydın." dedi yumurtayı çırparken bana bakıp gülümseyerek.
"Sana da günaydın... Bu kadar yetenekli olduğunu bilmiyordum" dedim. Gerçekten de her geçen gün onun hakkında yeni bir şey öğreniyordum.
Masada duran bardakları alıp çayları doldurmaya başladım. Adil pişirdiği yumurtayı masaya koyarken ikaz ettim:
"Hadi otur sen de, soğumasınlar." Dedi
Masaya oturup uzun zamandır yemediğim o sıcacık kuymağı tabağıma alarak başladım. Yüzümdeki tebessümle ona baktım:
"Eğer her geldiğimizde böyle yemekler yiyeceksek, buraya daha fazla saldırı üstüne gelmeliyiz!"
Adil hafifçe güldü:
"Sen ne zaman istersen söyle yeter... Ben buraya genelde kafa dağıtmaya geliyorum zaten."
Dünkü olan şeyler hâlâ kafamı kurcalıyordu. Sanırım tek başıma boğuluyordum; sırtımda taşımam gerekenden çok daha fazla yük ve acı vardı. Bir desteğe, sağlam bir omuza ihtiyacım vardı.
Çayımdan küçük bir yudum aldım. Belki de bunu Adil ile paylaşmalıydım artık.
"Adil... Ben dün flaştaki videoyu izledim." dedim bir çırpıda.
Daha bir gece öncesine kadar "Artık bir şeyleri tek başıma göğüslemeyeceğim" derken, yine top bendeydi işte. Adil duraksadı, elindekileri bırakıp gayet düz ve sakin bir sesle sordu:
"Ne dedi peki?
"Gerçeklerin olmadığını... Daha doğrusu asla ortaya çıkamayacağını söyledi. Sonra... Bu savaşın en başında benim olduğumu ve hikayeden tek sağ kalan kişinin ben olacağımı söyledi. Kafam o kadar karışık ki Adil, bilmiyorum... Aradığı adamdan, M.Y.’den bahsetti. 'O bir karadelik gibi, girilip de çıkılması imkansız' dedi. Yani bilmiyorum... Ya size bir zarar gelirse? O zaman ben ne yaparım?
Tek bir nefeste, durmaksızın konuşmuştum. Kelimeleri art arda sıralarken ne kadar hızlı sarf ettiğimi, göğsüm sıkışıp nefes nefese kaldığımda fark ettim. Adil masanın üzerinden uzanıp elimi tuttu. Sesi tıpkı bir sığınak gibi güven vericiydi:
"Önce derin bir nefes al ve sakin ol. Kimseye bir şey olmayacak, buna ben asla izin vermem. Ayrıca o itin dedikleri ne kadar doğru olabilir ki Lizge? Adam onlara çalışıyordu; tek amacı senin zihnini bulandırmak, aklına tekrardan girmek.
Söyledikleri bir ihtimaldi, evet... Ama bilmediği bir şey vardı: Alp artık ne yaparsa yapsın, o aklın kapsından içeri bir daha asla giremeyecekti.
"Ben o aklımı karıştıranları bıraktım. Yani artık ne derse desin, o bitti," dedim.
Sesimde herhangi bir kırılma ya da acı yoktu artık; sadece net bir güç vardı. Zaman belki de beni istemediğim, hiç tanımadığım güçlü bir kadına dönüştürecekti ama bu kaçınılmazdı.
Adil gözlerimin içine bakıp, "Sen nasıl dersen öyle olsun... Ama sana biraz daha dikkat etmemiz lazım," dedi.
Gülümsedim. Çünkü beni gerçekten önemsiyordu, değer veriyordu ve en önemlisi beni anlıyordu.
Yemeğin geri kalanında gündelik, normal şeylerden sohbet ettik. Saat 10.00’a geldiğinde ise evi hızlıca toparlayıp abimlerin yanına gitmek üzere yola koyulduk. Arabaya bindiğimizde içimdeki o huzursuzluk yeniden gün yüzüne çıktı. Yeterince panik bir insandım zaten, üzerine bir de duyduğum o şeyler eklenince duramıyordum.
"Aradılar mı seni hiç? Yani... iyiler mi?" diye sordum.
Adil bakışlarını yoldan ayırmadan, "Hepsi iyi, merak etme. Bizi bekliyorlar," diye cevap verdi.
Küçüklüğümün geçtiği o yollara bakıyordum ama hiçbirinde mutlu izler yoktu. Hepsi en nihayetinde annemin o soğuk bedenine çıkıyordu. Onsuz yaşayamam demiştim, "Annemsiz yapamam, imkânsız" demiştim... Onsuz koskoca 20 yıl geçmişti.
Birkaç ay öncesine kadar her gün uğradığım o yere artık neredeyse hiç uğrayamıyordum ve onu fazlasıyla özlemiştim. Beni gördüğünü, duyduğunu çok iyi biliyordum.
"Şuradan sağa döner misin?" dedim Adil’e.
Biraz şaşırmıştı çünkü döndüğümüz yön gideceğimiz evin yoluna tersti.
"Orası değil Lizge, diğer eve geçiyoruz," dedi.
"Biliyorum ama ben anneme uğramak istiyorum," dediğimde hiç ikaz etmeden, tek bir soru bile sormadan direksiyonu o tarafa kırdı.
Kısa bir süre sonra gelmiştik. Arabadan indiğim an sanki her yer annem kokuyordu; sanki o taşın başında beni bekliyordu. Hızlı adımlarla mezarın başına ilerledim. Adil ise annemle bana alan tanımak için sessizce geride, biraz uzağımda durdu.
"Annem... Ben geldim," dedim toprağına usulca dokunup severken. "Biraz ara verdim, ne olur affet beni. Olaylı zamanlar geçirdik ve her şey çok değişti anne. Eskisi gibi oldu her şey... Ben engel olamadım, yapamadım, özür dilerim. Ama söz veriyorum bir daha dağılmayacağız. Bizi bir arada tutacağım."
Gözyaşlarım benden bağımsız yanaklarımdan akmaya başlamıştı bile.
"Bize bunları yapan kimse, bu işin içinde kimler varsa hepsini tek tek bulacağım Hülya Sultan. Çünkü kızın acı çekmekten çok yoruldu artık... Sırtımda taşınmayacak kadar çok yük var, bedenimde derin yaralar... Bir kere sana adayıp bir çiçek dövmesi yaptırmıştım hani, çok güzeldi. Şimdi ise yaraların içinde belli bile olmuyor..."
Derin bir nefes alıp başımı arkaya doğru çevirdim ve sessizce beni bekleyen Adil’e baktım. Biliyordum, saatlerce burada kalsam tek bir şikayet cümlesi kurmadan öylece beklerdi. Bakışlarımı yeniden annemin mezar taşına çevirdim.
"Belki de Adil’i sen bana göndermişsindir anne... Desteğe ihtiyacım olduğu her an yanımda çünkü."
Mezarın başından doğrulup üzerimdeki toprağı temizledim. Adil adımlarımı fark edince hemen yanıma geldi, cebinden çıkardığı mendili uzattı. Tek kelime etmedi ama gözlerindeki o "Arkandayım" ifadesi yetti. Arabaya bindiğimizde bileğimdeki kırmızı ip bilekliğe dokundum.
"Hülya Sultan’a söz verdim Adil. Bu fırtınayı durduracağız," dedim.
Adil gaza basarken dikiz aynasından bana baktı: "O zaman şimdi o fırtınayı başlatanların masasına gidiyoruz."
Celal Karakaya
Sonunda o gün gelmişti. Bazıları için büyük bir yıkılış, bazıları içinse yeniden bir doğuş olacaktı bu gün.
Gölge hiç düşünmemişti ama yaptıklarının bedeli her geçen gün artıyordu ve o hesap sorulacaktı; hem de herkes tarafından. Sözde tehlike ile gerçek tehlike arasındaki tek fark sakinliktir; zamanı geldiğinde sessizce alınan o ağır intikamdır.
Yıllar sonra yeraltı, tekrardan Gölge için toplanmıştı. Çünkü artık bu masada ona yer yoktu; herkes cezasını çekecekti.
"Hazır mısın evlat?" dedim Kıvanç’a bakarak.
"Ne için?" diye sordu Kıvanç, gözlerindeki o karanlık ateşle.
"Yaklaşan fırtına için... Büyük bir kumar oynuyoruz şu an ve herkes bilir ki; Celal Karakaya asla kaybetmez."
Kapılar açıldığında içerideki ağır tütün kokusu ve derin sessizlik direkt yüzüme çarptı evin yıllardır açılmayan tek odası. Masada oturan altı büyük lider, ben ve Kıvanç içeri girdiğimiz an aynı anda ayağa kalktı. Yıllar geçmişti ama Celal Karakaya’nın ismi bile bu masayı titretmeye yetiyordu.
Masanın başköşesine geçip oturdum. Sağımda Kıvanç ve her me kadar yanımda olamasalarda Adil ve Lizgenin varlığı, arkamda duran o güç bana eski günlerimi hatırlatıyordu.
"Oturun," dedim tok ve buzul kadar soğuk bir sesle. Tek bir kelimemle herkes yerine çekildi. Konuşmayı, boş laf kalabalığını seven biri hiçbir zaman olmamıştım. Bedenimi koltuğa geriye doğru yaslayıp masadakilerin gözlerinin içine tek tek baktım.
"Bu masa yıllar önce bir kural, bir şeref sözü üzerine kuruldu," diye başladım sesi odada çınlatarak. "Güç için, ticaret için ama en çok da racon için. Kadına, çocuğa, aileye dokunulmaz dedik. Ama bir köpek çıktı; sırf kendi şahsi hırsları için bu masanın namusunu ayaklar altına aldı. Gölge..."
Masadaki liderlerden biri, eski dostlardan Reşat Bey boğazını temizleyerek söze girdi:
"Celal Bey... Gölge'nin yaptıkları yenir yutulur değil, eyvallah. Ama arkasındaki güç... O M.Y. denilen hayalet? Ona da savaş açmak bütün yeraltını yakmaz mı?"
Reşat’ın korkakça lafı biter bitmez Kıvanç öne doğru bir adım attı. Gözlerindeki o fırtına yine uyanmıştı, durdurmak zordu.
"Biz hayaletlerden korkarak bu masaya oturmadık Reşat Amca!" dedi Kıvanç, sesi odanın duvarlarında yankılanırken. "Gölge bizim ailemize bastı, kan döktü! Bugün benim evime giren, yarın sizin ocağınızı söker!"
Elimi hafifçe kaldırıp Kıvanç’ı durdurdum. Ceketimin iç cebinden siyah dolma kalemi çıkarıp masanın üzerine koydum. Bütün liderlerin bakışları masanın ortasındaki o kaleme kilitlendi. Herkes ne geleceğini çok iyi biliyordu.
"M.Y. kim olursa olsun, hangi karadeliğin içinden çıkarsa çıksın umrumda değil," dedim gözlerimi bir an bile kırpmadan. "Ama Gölge için oylama bile yapmıyorum. Karar verilmiştir. Gölge’nin kalemi kırılmıştır! Yeraltında ona sığınak olan, onunla iş yapan, selam veren kim varsa Karakaya ailesini karşısında bulur!"
Elimi masaya uzatıp o siyah kalemi ortadan ikiye çatırdatarak böldüm ve parçaları masanın ortasına bıraktım.
**********
Toplantı saatler sonra bitmişti. Karar kesindi: Artık Gölge’nin adı yeraltından tamamen silinmişti. Ayrıca M.Y. arayışı masadaki herkesi içine çekmişti; bu sayede etraftan çok daha fazla bilgi akışı sağlayabilecektik ve bu durum bizim için devasa bir avantaja dönüşüyordu.
Kıvanç ceketini düzeltip yanıma yanaştı:
"Valla baba, uzun zaman sonra ilk defa böyle mutlu, huzurlu ve pislikten arınmış hissediyorum. Ama o Kazım var ya... Gölge’nin iti olmaya yer arıyor resmen, az kalsın elimde kalacaktı!"
Bakışlarımı oğluma çevirip sükunetle konuştum:
"Sakin kal oğlum. İpler artık benim elimde, o masada ben varım."
Lafımı, dış kapının büyük bir gürültüyle çalınması böldü. Saniyeler sonra içeri bir kadın girdi. Üstü başı yırtılmış, kanlar içinde ve zar zor ayakta durabiliyordu. Kıvanç reflexle belindeki silahına davrandı. Elimle durması için işaret ettim...
Çünkü o bir tehdit değildi. O... Benim kardeşimdi.
Daha fazla dayanamadı ve olduğu yere yığıldı. Bilincini kaybetmeden hemen önce, son gücüyle gözlerimin içine baktı:
"Celal... O çıldırdı... Biz bittik, hepimizi yok edecek!"
