KÖR TALİHİM kitap kapağı

6. bölüm / 6

KÖR TALİHİM

6🌻

Vaveyla Yazarı: Nisa Nur Cingitaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6🌻

Dün parktaki o bankta, elim Leyla’nın o minicik, pamuk avucunun altındayken kalbimin ritmi öyle bir şaşmıştı ki, gece boyu çekyatta dönüp durmuştum. Sabah uyandığımda ise sırtımdaki ağrıya rağmen yüzümde aptal, sersem bir sırıtış vardı. Dünyanın en güzel kızıyla dün bütün gün çarşıda kol kola gezmiştim lan! Gerçi o beni halterci kız arkadaşı sanıyordu ama olsundu. Detaylara takılacak zaman değil.

Pazartesi öğleden sonrasındaydık. Dükkânda radyo kısık sesle çalıyor, Leyla tezgâhta kuru orkideleri desteliyor, ben de elimde tüylü narin bir fırçayla ceviz rafların tozunu alıyordum. Yani her şey güllük gülistanlıktı. Ta ki kapının üzerindeki o pirinç çıngırak şıngııır diye can havliyle ötüp, içeriye hayatımın en büyük felaketi adım atana kadar.

Başımı rafların arasından uzattım.

Ve o an, kanımın beynime doğru ters yönde aktığını hissettim.

Kapının eşiğinde, üzerinde dizleri yırtık eşofmanı, burnunu çeke çeke içeri süzülen, gözlerinde ise dün kıçına yediği şaplakların cehennem ateşi yanan dokuz yaşındaki küçük engerek Yusuf duruyordu!

Gözlerim yuvalarından fırladı. Elimdeki toz fırçasını az kalsın yutuyordum.

Ulan senin ne işin var burada sıpa?!

Yusuf dükkânın ortasında durdu. İki metrelik boyumla rafların arkasında dehşet içinde kendisine bakan bana doğru kafasını çevirdi. Dudaklarının kenarında öyle sinsi, öyle şeytani bir sırıtış belirdi ki, kanım dondu. Dün ona attığım dayak yetmemişti. Bu velet buraya intikam almaya, beni diri diri ateşe atmaya gelmişti!

Leyla çıngırak sesini duyunca tezgâhın arkasından başını kaldırdı. "Hoş geldiniz? Nasıl yardımcı olabilirim?"

Yusuf bir bana baktı, bir Leyla’ya baktı. Sonra ellerini önünde uslu uslu birleştirip, hayatında duyabileceğiniz en masum, en yetimhane çocuğu ses tonunu takınarak ötmeye başladı.

"Merhaba ablacığım... Şey, ben Kader ablamın kardeşiyim. Adım Yusuf."

Kader ablamın mı?!

Gözlerim karardı, tezgâha tutunmasam oracıkta yere kapaklanacaktım. Rafların arkasından Yusuf’a öyle bir bakış fırlattım ki, elimdeki toz fırçasını gırtlağına sokup arkasından çıkarmak istiyordum. Parmaklarımı boğazıma götürüp "Seni boğarım" işareti yaptım, havada sessizce yumruklar savurdum. Ama küçük terörist beni zerre kadar umursamadı.

Leyla’nın yüzü bir anda bayram sabahına uyanmış bir çocuk gibi ışıl ışıl parladı. Elleri tezgâhta durdu.

"Aaa! Yusuf sen misin canım?" dedi inanılmaz bir sevinçle. Hatta bastonunu bile almadan, tezgâhın kenarından adım atıp sesin geldiği yöne doğru yürüdü. "Kader bana dün senden bahsetmişti! Dokuz yaşındasın değil mi? Ne kadar tatlısın, dükkânı nasıl buldun öyle tek başına?"

Yusuf pişkin pişkin kıkırdadı. "Ablam tarif etmişti abla, zor olmadı. Şey için geldim ben aslında..."

Bana doğru çaktırmadan yan gözle baktı, göz kırptı.

Yapma lan. Yapma kurbanın olayım yapma... diye yalvarıyordum içimden, ellerimi havada iki yana açmış pandomim sanatçısı gibi çırpınırken.

"Annem gönderdi beni," dedi Yusuf, bombanın pimini dişleriyle çekip dükkânın tam ortasına fırlatarak. "Gülizar Hatun. Dedi ki, 'Git o dükkâna, o dünya tatlısı Leyla ablanı bu akşam bizim eve yemeğe çağır. Kader kızıma sahip çıkıyor, dert ortağı oluyor, gelmezse vallahi çok gücenirim, analık hakkımı helal etmem' dedi. Akşama kuru fasulye, turşu, bir de pirinç pilavı var abla. Sıcak sıcak yeriz."

O an dükkânın tavanı başıma çöktü sandım.

GÜLİZAR HATUN MU ÇAĞIRMIŞ?!

Ulan annemin dünyadan haberi yoktu! Annemin bildiği tek Leyla, dün banyoda kendimle konuşurken "Hangi kızın hayatını karartacaksın?" diye bana hesap sorduğu hayali bir tehlikeydi! Üstelik bizim gecekonduya kör bir kızı misafir etmek demek, ortalıkta donla gezen ikizlerin, her saniye birbirini boğazlayan kardeşlerin ve en fenası, bütün sokağın ortasında bir skandalın patlaması demekti!

Tam arkadan atılıp Yusuf’un ensesine çökecektim ki... Leyla’nın yüzünü gördüm.

Aman Allah’ım... Kızın dudakları aralandı, gözleri buğulandı. İncecik parmaklarını göğsünün üzerine bastırdı, öyle bir nefes aldı ki sanki ona dünyanın en büyük hazinesini bağışlamışlardı.

"Gülizar Teyze... beni mi çağırdı gerçekten?" dedi. Sesi mutluluktan titriyordu. "Beni evine, sofrasına mı davet etti?"

"Valla öyle dedi abla," dedi Yusuf, gözlerini benden ayırmadan zafer sarhoşluğuyla sırıtırken. "Hatta 'Gelsin de bir sarılayım, kızım gibi seveyim' dedi."

"İnanamıyorum..." Leyla başını bana doğru çevirdi, gözleri yine göğüs hizamdaki boşluğa baktı ama yüzündeki o ışık doğrudan ruhumu delip geçti. "Kader! Duydun mu? Annen... Annen beni akşam yemeğine çağırıyor! Allah’ım, o kadar uzun zamandır bir aile sofrasına oturmadım ki... Gerçekten gelebilir miyim? Rahatsızlık vermem değil mi?"

Bütün itirazlarım, bütün panik çığlıklarım, Yusuf’a hazırladığım o kırk çeşit işkence planı... Hepsi Leyla’nın o sesindeki çocuksu heyecanın altında un ufak oldu.

Ne diyecektim? "Yok Leyla, bu velet bana şantaj yapıyor, annemin haberi bile yok, üstelik ben Kader değilim iki metrelik sabıkalı Kuzey’im, bizim ev de tımarhane şubesi, sakın gelme" mi diyecektim? Kızın o hevesini, o yetim kalbinden taşan mutluluğunu nasıl kırardım ben?

Külüstür telefonu cebimden çıkarırken ellerim zangır zangır titriyordu. Ekrana güç bela yazdım:

"Annem biraz fevridir ama seni çok merak ediyordu. Başımızın üstünde yerin var Leyla. Çok mutlu oluruz."

Robot ses bunu okur okumaz Leyla ellerini çırptı. "Harika! O zaman ben hemen arkadaki odaya geçip üzerimi düzelteyim, annen için de dükkândan en güzel lavanta ve adaçayı demetlerinden bir sepet hazırlayayım! Eli boş gidilmez."

Leyla arkadaki odaya doğru neşeyle yöneldiğinde, dükkandaki hava bir anda eksi otuz dereceye düştü. Hemen külüstürü elime alıp ekrana fırtına gibi yazdım:

"Ben önden eve gidip anneme yardım edeyim, ortalığı toparlayayım. Bir saate gelip seni alırım."

Robot ses cümleyi tamamlar tamamlamaz Leyla arkadan "Tamam tatlım, sen hiç merak etme!" diye seslendi.

İşte o an, vahşi bir sırtlan gibi döndüm.

Yusuf tezgâhın yanından sıvışmaya çalışıyordu ama kaçamadı. Çocuğun ensesinden tuttuğum gibi ayaklarını yerden kestim. Ağzını koca avucumla kapatıp, dükkânın arka kapısından dar sokağa fırladım.
Sokağın köşesine geldiğimizde çocuğu duvara yapıştırdım. Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki çenemden ses geliyordu.

"Ulan küçük iblis!" diye fısıltıyla kükredim, gözlerim alev alev yanıyordu. "Sen ne halt yedin lan?! Sen kendini ne sanıyorsun ha?! Ben şimdi seni şu kaldırıma çivi gibi çakmaz mıyım?!"

Yusuf debelendi, yakasını elimden kurtarmaya çalışırken pişkin pişkin sırıttı. "Dün kıçımı şamarlarken iyiydi abi! Ne oldu, tutuştun mu? Gülizar Sultan seni oklavayla kovalasın da gör gününü!"

"Ulan geri zekâlı!" dedim kafasına hafifçe bir şaplak patlatarak. "Kız kör diyorum! Bütün mahalle beni Kuzey diye tanıyor diyorum! Sokaktan geçerken biri 'Ooo Kuzey naber lan' dese oyun bitecek, kız şoka uğrayacak. Beni doğrudan lağım kanalına tıkacaklar! Senin o aşırdığın cipsler de yalan olacak, bisikletinin fren teli de!"

Yusuf’un gözleri bir an duruldu. "Harbi mi lan?"

"Harbi ya geri zekalı! Şimdi beni iyi dinle..." Çocuğu yere bıraktım, tişörtünün yakasını düzelttim. "Hemen eve koşuyorsun. İkizleri zapt ediyorsun. Ben mahalleyi emniyete alıp geliyorum. Eğer evde tek bir falso verirsen, yemin ederim seni sanayide çırak diye Hamdi’ye veririm!"

Yusuf gözlerini devirip "Tamam be, anladık!" diyerek yokuş yukarı fırladı.

Benim ise önümde tarihin en zor, en imkânsız askeri harekâtı duruyordu: Gültepe Mahallesi'ne Ayar Verme Operasyonu.

Gültepe Yokuşu'na öyle bir deparla girdim ki, ciğerlerim ağzımdan çıkacaktı. Saatime baktım. Kırk beş dakikam vardı. Kırk beş dakika içinde koskoca bir gecekondu mahallesini susturmam, ardından da annemi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir tiyatroya ikna etmem gerekiyordu.

İlk hedef: Kahvehane.

Kahvehanenin önüne nefes nefese daldım. Çay bardaklarının şıngırtısı, taş sesleri arasında Selim Abi elinde tepsiyle dışarı çıkıyordu. İçeride en az yirmi tane işsiz güçsüz mahalleli okey dönüyordu.

Kapının önüne dikilip iki elimi belime koydum. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu.

"Herkes beni dinlesin!" diye öyle bir kükredim ki, içeride taş çalan Niyazi Dayı elindeki gazeteyi yere düşürdü. Bütün kahve buz kesti.

"Kuzey? Ne bağırıyorsun lan deli oğlan?" dedi Selim Abi tepsiyi havada tutarak.

"Selim Abi! Cemaat! Beni iyi dinleyin!" dedim, gözlerimi tek tek hepsinin üzerinde gezdirerek. "Yarım saat sonra bu sokaktan geçeceğim. Yanımda... çok özel, çok hassas bir misafirim olacak. Kız görme engelli."

Kahveden "Aaa..." diye acıklı bir mırıltı yükseldi.

"Ama asıl mevzu o değil!" diye kestim seslerini. Sesimi alçaltıp tehditkâr bir tona geçtim. "Kız beni... kamu hizmetinde çalıştığım için... dilsiz bir kız arkadaşı sanıyor!"

Kahvede bir saniye ölüm sessizliği oldu. Sonra kahveci Selim Abi’nin ağzındaki çay püskürdü. Bütün kahvehane aynı anda kahkahayı bastı. Masalara vuranlar, sandalyeden düşeyazanlar, "Kuzey karı taklidi mi yapacaksın lan?" diye gözünden yaş gelenler...

Anında tezgâhtan kaptığım koca ahşap ıstakayı havaya kaldırdım ve en öndeki boş masaya ÇAAAAAT diye öyle bir indirdim ki masa ikiye ayrılacaktı neredeyse. Ses bir anda bıçak gibi kesildi.

"Bana bakın lan!" dedim, gözlerimden ateş saçarak. "Gültepe'nin delikanlısıyız dedik, sabıkalıyız dedik! Eğer yarım saat sonra o kızla bu yokuştan geçerken, aranızdan tek bir kişi-bakın tek bir kişi diyorum-bana 'Kuzey!', 'Lan hayta!', 'Ooo naber serseri!' diye seslenirse... Yemin olsun okey ıstakalarını tek tek münasip yerlerinize monte ederim! Selim Abi, o çay ocağını başına yıkarım! Çıt çıkmayacak! Selam vermek yok, ıslık çalmak yok, nefes almak bile yok! Anlaşıldı mı?!"

Kahvedeki ihtiyarlar korkudan kafalarını salladılar. Selim Abi yutkundu. "Tamam lan... Tamam delikanlı, sakin ol. Çay ocağını kapatırım gerekirse, sen yeter ki delirme."

"Aferin."

Hemen karşıya, Bakkal İsmail’in dükkanına daldım. İsmail Amca kasada oturmuş çekirdek çitliyordu. Tezgâhın üzerine iki elimle abandım, adamın yüzüne doğru eğildim.

"İsmail Amca!"

"Bismillah! Ne var lan at hırsızı?!"

"Bu akşam borç defterini açmayacaksın. Dükkânın önüne domates kasası fırlatmayacaksın. Ve en önemlisi, kapının önünden geçerken bana 'Kuzey' diye bağırmayacaksın! Eğer tek bir laf edersen, dükkandaki bütün Nutellaları aşırır, mahalleye bedava dağıtırım!"

İsmail Amca kekeledi. "D-deli bu çocuk valla deli... Tamam lan, içeri kaçarım görmem bile seni!"

Dışarı çıktım. Kafamı yukarı kaldırdım. İkinci katın penceresinde, ağzında koca bir sakızla bizi dikizleyen mahallenin bir numaralı dedikodu santrali Nalan Abla duruyordu.

"Nalan Abla!" diye bağırdım sokağın ortasından.

Kadın irkildi. "Ne var be?"

"O sakızı yut, camı kapat, perdeleri çek! Bu akşam balkon nöbeti yok sana! Tek bir lafını duyarsam o üç koca hikayeni mahalle muhtarına anons ettiririm!"

Nalan Abla "Amanın!" deyip pencereyi öyle bir hızla kapattı ki camın çatlama sesi sokağa yayıldı.

Mahalle emniyetteydi. Şimdi sıra en büyük cehennemdeydi: Bizim Gecekondu.

Bizim evin paslı demir kapısını tekmeyle açıp içeri daldım.

"Anneeeeee!"

Gülizar Sultan mutfaktaydı, ocakta yine bir şeyler fokurduyordu. Elinde her zamanki gibi tahta kaşıkla koridora fırladı. "Ne bağırıyorsun lan evin içinde yangın çıkmış gibi! Yine polis mi geldi kapıya?!"

"Daha beteri anne! Kız geliyor!"

Annem kaşığı havada donup kaldı. Kaşlarını çattı. "Ne kızı be?"
"Leyla! Hani dün anlattığım... Çiçekçi kız! Kör olan!"

Annemin gözleri bir an yumuşar gibi oldu, sonra hızla şüpheye kesti. "Eee? Ne işi var kızın bu saatte bizim gecekonduda?"

Tam o sırada çekyatın arkasından Yusuf’un kafası uzandı, bana bakıp sırıttı. Anneme dönüp saçlarımı yolarak haykırdım. "Bu sıpa yüzünden anne! Geldi dükkâna, 'Annem seni bu akşam kuru fasulye pilava çağırıyor' diye yalan sıktı! Kız da öyle bir sevindi ki 'Gülizar Teyze beni çağırdı' diye ağlayacaktı neredeyse! İptal edemedim!"

Gülizar Sultan bir bana baktı, bir sırıtan Yusuf’a baktı. Ve sonra elindeki tahta kaşığı Yusuf’a öyle bir fırlattı ki, kaşık Yusuf’un kafasını sıyırıp duvarda yankılandı. "Ulan harami! Ulan fırıldak! Ben ne ara fasulye ıslattım be deyyus!"

"Anne dur, asıl bomba bu değil!" diye araya girdim, annemin iki kolundan tutup yalvaran gözlerle yüzüne baktım. Zaman daralıyordu. "Anne... Leyla beni Kuzey diye bilmiyor."

Annem durdu. Gözlerini kıstı. "Nasıl bilmiyor?"

"Beni... beni dükkânda çalışan 'Kader' adında bir kız sanıyor anne. Hani denetimli serbestlikte evrakları değiştirmiştim ya... Kız kör olduğu için beni kız arkadaşı belledi. Sesimi duymasın diye de dilsiz taklidi yapıyorum!"

Sessizlik oldu. Evdeki o uğultu bir anda kesildi.

Gülizar Hatun önce benim iki metrelik boyuma baktı. Sonra pazularımdaki dövmelere, kaşımdaki yarığa, adam korkutan cüsseme baktı. Yüzündeki ifade şoktan dehşete, dehşetten kontrolsüz bir öfkeye döndü.

"Ne?!" diye öyle bir bağırdı ki gecekondunun tavanındaki neredeyse sıvalar dökülecekti. "Sen... Sen elin masum, kör kızına 'Ben kızım' diye numara mı çektin ulan zibidi?! Ulan ben seni oğlum diye doğurdum, sen milletin dükkanında karı kılığına mı girdin boyuna posuna tükürdüğümün mandası?!"

"Anne devlet beni lağıma tıkacaktı kurban olayım dinle bir!" diye dizlerinin dibine çöktüm. Hayatımda ilk defa anneme yalvarıyordum. "Kötü bir niyetim yoktu vallahi! Ama kız beni öyle bildi bir kere. Şimdi gerçeği öğrenirse kahrolur, beni de polise şikâyet eder, doğrudan kapalı cezaevine tıkarlar beni! Anne n'olur... İki saat! Sadece iki saat rol yapacaksınız! Bana 'Kuzey' demeyeceksin, 'Kader' diyeceksin!"

"Ben sana nasıl Kader diyeyim be izbandut?!" diye dövündü annem. "Sesin ayı gibi, tipin kamyon şoförü gibi! Kız kör olabilir ama aptal mı bu çocuk!"

"Robot sesle konuşuyorum anne! Telefon okuyor!" Cebimden külüstürü çıkarıp ekrana bastım. "Lütfen anneciğim, oğlunu kurtar." Robot kadın sesi gecekondunun mutfağında buz gibi yankılandı.

“Beni de boş ver…Kız yıkılır erkek olduğumu anlarsa. Şu denetimli serbestlik mavalı bir bitsin Leyla’ya durumu bir şekilde açıklayacağım.”

Annem telefona baktı, bana baktı. Gözlerini tavana dikip "Allah'ım sen bana sabır ver, peygamber sabrı ver..." diye inledi. Ama bir yandan da bir telaş sardı kadını. "Kıza ne yedireceğiz lan? Evde dünden kalan iki kâse ezogelinle yarım somun ekmek var! Rezil mi olacağız elin kızına?!"

"Yusuf!" diye kükredim, cebimden buruşuk para demetini çıkarıp fırlattım. "Koş bakkal İsmail’e! İki kilo kıyma al, tatlıcıdan tulumba al, sıcak ekmek kap gel! İkizler! Siz de şu yerdeki donları, mızrakları çekyatın altına tıkın, çabuk!"

Evde tam anlamıyla bir seferberlik başladı. Gülizar Hatun bir yandan söylenip bir yandan tavaya kıymayı atıyor, ikizler yerdeki minderleri düzeltiyor, ben de dolaptan bulduğum rastgele bir kazağı üzerime geçirip hazırlanmaya çalışıyordum.

Her şey hazırdı. Yani en azından patlamaya hazır bir bomba kadar hazırdı.

Derin bir nefes aldım. "Ben gidip Leyla’yı alıyorum," dedim titreyen bir sesle. "Anne... Sakın. Gözünü seveyim tek bir pot kırma."

Tarihi Çarşı’nın sokağından Leyla’nın koluna girip gecekonduların olduğu Gültepe Yokuşu'na saptığımızda, hava kararmaya başlamıştı.

Leyla’nın elinde, dükkândan özenle hazırladığı, mor kurdelelerle bağlı harika bir kuru lavanta ve kokulu adaçayı sepeti vardı. Üzerine o gün beraber seçtiğimiz yeşil kadife elbiseyi giymişti. Öyle zarif, öyle güzel adımlarla yürüyordu ki, bizim mahallenin çamurlu sokakları bile onun bastığı yerlerde çiçek açıyor gibiydi.

Yokuşu tırmanırken kalbim ağzımda atıyordu.

Kahvehanenin önünden geçtik... Tek bir ses çıkmadı. Bütün mahalleli camlara yapışmış, nefesini tutmuş bize bakıyordu ama kimse gıkını çıkaramadı. Selim Abi kapının arkasından bana korku dolu gözlerle bakıp elini ağzına fermuar çeker gibi kapattı. Bakkal İsmail dükkândan kafasını uzatıp hemen içeri girdi. Nalan Abla’nın perdesi sımsıkı kapalıydı.

Mahalle ayarı tutmuştu! Rahat bir nefes aldım.

"Mahalleniz ne kadar sessiz ve huzurluymuş Kader," dedi Leyla, başını bana doğru çevirip gülümseyerek. "Sen anlatırken çok gürültülü sanmıştım ama baksana, çıt bile çıkmıyor. Çok saygılı komşularınız var."

Elim telefona gitti:

"Çok hürmetkardırlar canım. Yabancıya saygıları sonsuzdur."

Sonunda bizim gecekondunun o paslı demir kapısının önüne geldik. Üç basamaklı merdiveni çıktık. Kapıyı hafifçe tıklattım. Kapı anında açıldı. Eşikte, başında en temiz beyaz tülbendi, üzerinde çiçekli basma entarisiyle Gülizar Hatun duruyordu.

Leyla sesin geldiği yöne doğru döndü, yüzüne o melek gibi tebessümünü yerleştirdi. Sepeti iki eliyle hafifçe öne uzattı.

"Gülizar Teyzeciğim... Merhaba. Ben Leyla. Davetiniz için o kadar teşekkür ederim ki... Bu küçük çiçekleri sizin için hazırladım, dükkanımın kokusunu getirmek istedim."

Annem kapıda donakaldı.

Gözleri Leyla’nın o bembeyaz, pamuk gibi yüzüne, görmeyen ama ışık saçan ela gözlerine takıldı. Annemin yüzündeki o sert, öfkeli gecekondu kadını maskesi bir saniye içinde eriyip gitti. Bakışlarına öyle derin bir anaçlık, öyle hesapsız bir merhamet oturdu ki, kadının gözleri doldu neredeyse.

Sepeti iki eliyle aldı, kenara bıraktı ve hiç tereddüt etmeden kollarını açıp Leyla’yı sımsıkı göğsüne bastırdı.

"Oy... Oy benim narin kızım," dedi annem, sesi titreyerek. Leyla’nın sırtını öyle bir şefkatle sıvazladı ki içim cız etti. "Hoş geldin yavrum, sefalar getirdin. Ne zahmet ettin o güzel ellerinle... Gel, gir içeri ayazda kalma."

Leyla bu sıcak kucaklaşmayla birlikte adeta gevşedi. Yüzündeki o çekingenlik kayboldu, yerini saf bir huzura bıraktı.

İçeri girdik.

Salondaki halının üzerine koca bir yer sofrası kurulmuştu. Ortada dumanı tüten koca bir tepsi köfteli patates, kenarda sıcacık mercimek çorbası, taze ekmekler ve turşu vardı. İkizler Kerem ve Mustafa sofranın köşesine oturmuş, ellerini dizlerine koymuş, bana korku dolu gözlerle bakıyorlardı. Yusuf ise sinsice sırıtarak sofranın baş köşesine kurulmuştu.

Leyla’yı mindere usulca oturttum. Ben de sığamayıp taşan cüssemle yanına bağdaş kurmaya çalıştım ama bacaklarım sığmadı. Dizlerimi kırıp otururken ahşap zemin ve kemiklerim aynı anda çatııır diye inledi.

"Kaderciğim, iyi misin?" dedi Leyla.

Hemen telefondan yazdım:

"Halterden bacaklarım biraz tutulmuş tatlım, sorun yok."

Annem bana öyle bir baktı ki, gözleriyle "Seni geberteceğim" diyordu resmen.

Gülizar Sultan kaselere çorbaları doldururken Leyla’ya döndü. "Kusurumuza bakma güzel kızım, bizim ev biraz basıktır, fakirhanedir ama severek yaptım yemekleri."

"Lütfen öyle söylemeyin Gülizar Teyze," dedi Leyla, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturarak. "Ev öyle güzel, öyle gerçek kokuyor ki... Anne yemeği kokuyor. Ben annemi kaybettikten sonra ilk defa bir evde bu kokuyu aldım."

Annemin boğazı düğümlendi. Kepçeyi tencereye bırakıp Leyla’nın elini tuttu, avucunun içini öptü. "Sen her zaman gel yavrum. Benim kapım da sofram da sana hep açık."

Yemek başladı ama benim için tam bir ecel terleri seansıydı.

Sofrada çıt çıkarmadan oturuyor, koca kaşığı narin narin çorbaya daldırıyordum. Bir ara ikizlerden Mustafa ağzındaki ekmekle bana döndü:

"Kuzey a-"

Masanın altından koca ayağımla Mustafa’nın kaval kemiğine öyle bir tekme savurdum ki çocuk "Hıııık!" diye nefesini içine çekti. Annem hemen araya girdi.

"Kuzey... Kuzey rüzgârı esiyor dışarıda değil mi Mustafa? Camı kapat oğlum!" Mustafa gözleri yaşlı kafasını salladı.

Biraz sonra telefonumu çıkarıp ekrana bastım. Ortamda diyalog kurmam lazımdı, yoksa Leyla şüphelenecekti.

Robot kadın sesi odanın ortasında çınladı.

"Anne tuzu uzatır mısın?"

Gülizar Hatun tuzu bana uzatırken öyle bir diş sıktı ki porselen tuzluk elinden alırken dayak yemiş gibi oldum neredeyse. "Al... canım ciğerim... Al Kader kızım, afiyet olsun."

Yusuf ise bu gerginlikten faydalanıp tabağımdaki en büyük köfteleri kaşla göz arasında kendi tabağına aşırmaya başladı. Ben sesimi çıkaramadığım için sadece gözlerimi kısıp çocuğa ölüm bakışları atabiliyordum. Yusuf ise sırıtarak köfteyi ağzına atıp bana dil çıkarıyordu. Küçük harami resmen krizi fırsata çevirmişti!

Yemekten sonra sofrayı topladık. Leyla önündeki tabak ve kaşıkları toplamaya çalıştı ama annem onu zorla mindere oturttu. "Sen misafirsin, yorma o güzel ellerini," dedi.

Çaylar geldiğinde, Gülizar Sultan tepsiyi masaya koyup Leyla’nın yanına oturdu.

Leyla çay bardağını iki eliyle kavradı. Yüzünde öyle sakin, öyle içten bir tebessüm vardı ki, o an hayatımda yaptığım bütün o yalanlar, o sahtekarlıklar bir anda üzerime devasa bir suçluluk dağı gibi çöktü.

"Gülizar Teyze," dedi Leyla usulca. "Kader o kadar iyi bir insan ki... Sessiz, içine kapanık ama kalbi de bir o kadar büyük. Dükkâna geldiğinden beri bana sadece yardımcı olmadı aynı zamanda bana bir can yoldaşı oldu. İyi ki onu böyle güzel yetiştirmişsiniz. Sizin gibi bir annesi olduğu için çok şanslı."

Annem sustu.

Gözlerini Leyla’dan ayırıp, köşede kafasını önüne eğmiş, boynu bükük oturan bana baktı. Annemin gözlerinde bu sefer öfke yoktu. Kırgınlık da yoktu. Sadece oğlunun düştüğü bu kördüğümün ağırlığı ve karşısındaki bu kıza duyduğu derin, sızlatan bir merhamet vardı.

"Öyledir..." dedi annem, sesi çatallanarak. Elini uzatıp Leyla’nın saçlarını okşadı. "Benim... benim evladımın kalbi çok temizdir Leyla. Bazen yolları şaşırır, bazen başını belaya sokar, dünyayı kendine dar eder ama... sevdiklerine asla kıyamaz. Tek kusuru, talihinin biraz kör olmasıdır."

Başımı biraz daha eğdim. Boğazımdaki o koca düğüm nefesimi kesti.

Leyla başını hafifçe yana yatırdı, dudaklarında huzurlu bir tebessümle çayını yudumladı. O, hayatının en sıcak akşamını yaşadığını sanıyordu.

Bense o yer sofrasının köşesinde, iki metrelik bir dev gibi çökmüş halde şunu biliyordum: Bu yalanın sonu yaklaşıyordu. Ve o maske düştüğünde, bu sıcak yuvanın, bu masum tebessümlerin hepsi üzerime yıkılacaktı. Ama o an... Sadece o birkaç saatliğine, sevdiğim kadının annemin dizinin dibinde gülümsediğini görmek, cehennemde yanacak olsam bile ödeyeceğim en tatlı bedeldi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.