KÖR TALİHİM kitap kapağı

5. bölüm / 6

KÖR TALİHİM

5🌻

Vaveyla Yazarı: Nisa Nur Cingitaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5🌻

“Bir daha abine şantaj yapacak mısın, he? Eşoleşek?”

Yusuf’u halıya yatırmış bacaklarını bacaklarım arasına sıkıştırmıştım. İkizler de bu gösteriden keyif almış olacak ki gülmekten yerde yuvarlanıyorlardı.

“Yapma abi!”

Yusuf’un feryadı hiç hızımı kesmeye yetmedi, daha da iştahlandım. Annemin kapı önündeki komşuyla konuşmasının sesi kesildiğinde Yusuf’u bırakma zamanım geldiğini anlamıştım. Son olarak, sıkı sıkıya tuttuğum bileklerini birkaç kez daha suratına şamarlattım.

“Niye vuruyorsun oğlum kendine, vurmasana yazık yüzüne. Şuna bakın ey ahali! Kendi kendini dövüyor.” Dilimi ağzımın içinde yuvarlayıp bileklerini bıraktım ve final olarak kıçına bir tane patlattım.

Yusuf’un gözlerinde karanlık bir intikam arzusu vardı ki sormayın! İnsan abisine şantaj yapar mı ulan. Ucuz yırttın sıpa! Yanaklarını tutarak neredeyse ağladı ağlayacak bir şekilde “Anneeee!” diye anırarak odadan depar ata ata çıktı.

Ardından buluşmaya gecikmemek için dolabın altını üstüne getirdim. Elli beş dakika…Elli beş dakikayı aynanın karşısında öldürmüştüm.

Bizim gecekondunun dökük askılığına bakarken resmen varoluşsal bir bunalımın eşiğindeydim. Ulan ne giyecektim ben? Şöyle havalı bir deri ceket çeksem altıma, kapı gibi fedaiye benzeyecektim. Dar paça siyah kotumu giysem, baldır kaslarımdan "Ronaldo’nun yan çarı" sanacaklardı. E etek giyecek halim de yoktu herhalde.

Sonunda dolabın dibinde, rahmetli babamdan kalma, aşırı bol, antrasit rengi devasa bir boğazlı kazak buldum. İçine girdiğimde hatlarım biraz olsun kayboldu. Kollarını bileklerime kadar çektim. Altıma da bacaklarımı sarmayan gri, dökümlü bir kumaşının ne olduğunu anlamadığım bir pantolon geçirdim. Aynada kendime baktım. Omuzları hafif düşük, biraz fazla protein tozu basmış, devasa Tibetli bir keşişe benziyordum.

"Harikasın oğlum Kuzey," dedim kendi kendime. "Kader Hanım bugün Paris podyumlarından fırlamış gibi maşallah." Beni görmeyecek bir kız için saatlerimi harcamak hiç benlik değildi. Bu da artık benim selâmın çoktan okunduğunun birer kanıtıydı da…Neyse.

On bire çeyrek kala Tarihi Çarşı’ya vardığımda, dükkânın kapısının önünde bekleyen Leyla’yı gördüm.

Ve o an, kalbimin göğüs kafesime attığı tekme boğazımı tıkadı.

Üzerinde dükkandaki o keten önlük yoktu. Bej rengi, dizlerinin hemen altında biten dökümlü bir elbise giymişti. Üzerine aldığı kiremit rengi ince hırka, sabah rüzgarıyla hafifçe salınıyordu. Dalgalı kestane saçlarını arkadan zarif bir tokayla toplamış, dudaklarına sadece hafif parlayan şeftali tonunda bir nemlendirici sürmüştü.

Güneş ışığı tam yüzüne vuruyordu. Dünyada ne kadar kargaşa ne kadar pislik ne kadar sahtekarlık varsa... sanki bu kızın durduğu o iki metrekarelik alana giremiyordu. Öyle temiz, öyle berraktı.

Adımlarımı yavaşlattım. Botlarımın sesini duyunca başını hemen o yöne çevirdi. Yüzüne o içimi kor gibi yakan tebessüm yayıldı.

"Kader?" dedi neşeyle. "Geldin mi canım?"

Hemen külüstür telefonu cebimden çıkarıp ekrana tıkladım:

"Geldim Leyla. Çok bekletmedim umarım."

Robot ses cümleyi tamamlar tamamlamaz gülümsedi. "Hayır, ben de yeni çıktım zaten." Bir adım öne çıktı, sol kolunu hafifçe uzattı. "Koluna girebilir miyim? Bugün bastonumu dinlendireyim diyorum, sana emanet etsem kendimi olur mu?"

Koluma girmek mi?

Sırtımdan aşağı bir kova buzlu su döküldü sandım. Ulan koluma girerse benim o mengene gibi pazularımı hissetmeyecek miydi? Panikle babamın o koca kazağının kolunu biraz daha aşağı çekiştirip kumaşı katladım. Etimin sertliği doğrudan eline çarpmasın diye araya üç kat kumaş soktum. Sonra kolumu hafifçe büküp yanına yanaştım.

Leyla’nın narin, pamuk gibi eli dirseğimin hemen üstüne dokundu.
Dokunduğu an, bütün kaslarım refleksle beton gibi kaskatı kesildi. Kızın ağırlığı tüy kadardı ama bana yüklediği o kalp çarpıntısı iki tonluk tırı yerinden oynatırdı.

"Çok gerginsin," dedi Leyla, başını bana doğru eğip kıkırdayarak. "Biraz rahatla, sadece yürüyüşe çıkıyoruz."

Rahatla demesi kolaydı tabi…Biz burada eriyen maraş dondurmasına dönmüşüz haberi yok hanımefendinin. Külüstürün sesini sokağın ortasında son bir kez çınlattım:

"Refleks tatlım. Alışkanlık."

İlk durağımız çarşının içindeki iki katlı kadın giyim butiği oldu. Leyla "Haftaya mimarlık ofisinden gelecek misafirler için üzerime şık bir hırka veya elbise bakmak istiyorum" deyip beni içeri çekiştirdiğinde, hayatımın en büyük kabusuna adım attığımı fark ettim.

İçerisi tüller, danteller, askılarda sallanan rengarenk kumaşlar ve buram buram pudra kokusuyla doluydu. Kırk yaşlarında, aşırı makyajlı, sarı saçlı tezgahtar kadın bizi görünce tebessümle süzdü.

"Hoş geldiniz! Nasıl yardımcı olabilirim?"

Ulan kadının gözlerinin içine baktım. Kadın bir Leyla’ya baktı, bir de Leyla’nın kolundaki iki metrelik, kaşı yarık, omuzları kapı pervazını selamlayan bana baktı. Kadının göz bebekleri bir an titredi, yüzündeki o profesyonel satış gülümsemesi hafifçe yamuldu. Muhtemelen hayatında ilk defa kazağın altına gizlenmiş bir bozayı görmüştü.

"Arkadaşım bana bir iki parça elbise seçecekti," dedi Leyla neşeyle. "Onun zevkine güveniyorum."

Yavrum, herkese bu kadar kolay güveniyorsan bittik biz! Ben arkada soğuk terler dökerek rastgele askılara elimi attım. Ulan ben ne anlardım kadın elbisesinden? Hayatımda aldığım en kadınsı şey Gülizar Sultan’a pazardan aldığım lastikli basma pijama altıydı! Gözüme çarpan koyu yeşil, beli kuşaklı dökümlü bir elbiseyi askıdan çekip aldım. Fena durmuyordu, en azından edepliydi.

Elbiseyi Leyla’nın eline tutuşturdum. Leyla kumaşı parmak uçlarıyla okşadı. "Aaa, kadife dokulu... Harika bir seçim Kader! Ben bunu bir deneyeyim."

İşte felaket tam o saniyede koptu. Leyla kabinlerin olduğu tarafa doğru bir adım attı ve arkasını dönüp bana doğru elini uzattı.

"Hadi gel canım, kabine geçelim. Sırtındaki fermuarı çekerken bana yardım edersin."

Neeeeeee?!

Kafamın içinde aynı anda on beş tane atom bombası patladı. Beynim, kalbim, ciğerlerim... Bütün iç organlarım iflas bayrağını çekti! Kabine girmek mi? Sırt fermuarı çekmek mi?!

Gözlerim yuvalarından öyle bir fırladı ki tezgahtar kadınla göz göze geldik. Kadın dehşet içinde bana bakıyordu. Bakışlarında resmen "Sapık mısın nesin, polisi ararım bak!" ifadesi vardı.

Panikle ceplerimi yokladım, külüstür telefonu çıkarıp saniyede seksen kelime hızla ekrana abandım. Başparmağım heyecandan ekranı delecekti neredeyse.

Robot kadın sesi, butiğin içinde megafon gibi çınladı:

"Benim klostrofobim var! Kapalı alana girersem fenalık geçiririm! Tezgahtar abla sana yardım etsin!"

Tezgahtar kadın derin bir nefes alıp hızla araya girdi. "E-evet tatlım! Ben yardım ederim, arkadaşın dışarıda kalsın, hiç sorun değil!" Kadın resmen Leyla’yı kapıp kabine soktu ve perdeyi yüzüme öyle bir hınçla çekti ki rüzgârı saçlarımı havalandırdı.

Kabinin önündeki pufun üzerine yığılıp kaldım. İki elimle yüzümü kapattım. Kalbim kaburgalarımı öyle bir dövüyordu ki kabindeki fermuar sesi bile beynimde yankılanıyordu. Ulan Kuzey, dedim içimden, biraz daha burada kalırsan ya kalp krizinden gideceksin ya da ahlak masasından içeri alınacaksın!

Butikten bir şekilde sağ salim çıkmayı başardığımızda (Leyla elbiseyi almış, bana da "Harika bir kumaş seçtin" diye iltifat etmişti), kendimizi çarşının ortasındaki asırlık çınar ağacının altındaki kafeye attık.

Masaya oturduğumuzda garson iki çay ve Leyla’nın ısrarıyla söylediğimiz koca bir dilim vişneli browniyi getirdi. Browninin yanında tek bir çatal vardı.

"Hadi," dedi Leyla neşeyle. "Önce sen tat. Vişnesi tam kıvamında mı bak bakalım."

Çatalı aldı, browniden koca bir parça kopardı. Ve... çatalı doğrudan bana doğru, havadaki boşluğa uzattı!

"Aç ağzını canım. Hadi, çekinme."

Gözlerimi kısıp havada sallanan çatala baktım.

Leyla görmediği için çatalı tam olarak ağzımın hizasına değil, çenemin iki parmak sağına, yani benim zımpara gibi sertleşmiş kirli sakallarımın tam üzerine doğru uzatıyordu! Eğer o çatal bir santim daha ileri giderse, çatalın ucu ya sakalıma çarpacak ya da Leyla’nın parmakları benim çeneme değecekti. Kız o sert sakalları hissettiği an oyun bitecekti!

Hemen kafamı Matrix filmindeki Neo gibi geriye doğru kıvırdım. Çatal boşluğu kesti.

Leyla hafifçe kaşlarını çattı. "Kader? Iskaladım mı? Ağzını açsana."

Nefesimi tuttum. Koca cüssemle sandalyenin üzerinde milimetrik bir manevra yaptım. Çatalın yönünü gözümle kestirip başımı usulca ileri uzattım ve sakallarımı kıza değdirmeden, çataldaki browniyi ön dişlerimle kapıverdim. Çatala değen dişlerim “çıınn” sesini çıkardı. Çatalı çekerken dudaklarımı birbirine bastırdım ki tatlı orama burama bulaşmasın.

Çiğnerken lokma boğazıma dizildi. Yemin ederim hayatımda bu kadar gerilimli bir tatlı yememiştim. Sanki brownie değil, pimi çekilmiş el bombası yiyordum!

Leyla kıkırdadı. "Nasıl, güzel değil mi?"

Külüstürü çıkarıp masanın altından yazdım:

"Çok lezzetli. Ama sen ye, ben rejimdeyim." (Robot ses bunu o kadar duygusuz okudu ki komediden ölürdün.)

Leyla çatalı tabağa bırakıp çayından bir yudum aldı. İşte o an, hırkasının kolu hafifçe yukarı sıyrıldı.

Sağ bileğinin hemen üstündeki o madeni para büyüklüğündeki soluk yanık izini ve başparmağındaki taze bıçak kesiğini gördüm. Parmaklarında da hep yara bandı oluyordu zaten. Dükkandaki halleri geldi aklıma… Raf köşelerine çarpan dizleri, bodrum kapağını ararken masaya vurduğu elleri... Ve her öğlen asla evden yemek getirmeyip dışarıdan esnaf lokantası çorbası söylemesi.

İçim cız etti. O komedi tufanı bir anda dağıldı. Yerini göğsümün tam ortasına oturan koca bir şefkat dalgasına bıraktı.

Külüstürün ekranına yavaşça dokundum:

"Ellerindeki o küçük yanıkları ve kesikleri gördüm. Dükkânda da sık sık köşelere çarptığını fark ediyorum."

Aslında bu bir soruydu…Robot ses soruyu okuduğunda, Leyla’nın yüzündeki o neşeli ifade duruldu. Ama ezik ya da mağdur bir ifade değildi bu. Aksine dudaklarında kendiyle barışık, olgun ve güçlü bir tebessüm belirdi.

"Fark ettin demek..." dedi usulca. "Yemek yapmayı çok severim aslında. Annemden kalan tarif defterini ezbere bilirim. Ama işte... gözler gidince ocakla bıçak biraz tehlikeli yandaşlar oluyor. Çorba kaynarken tencerenin sapını ararken kaç kere bileğimi yaktım, bilsen. Soğan doğrarken parmaklarımı feda etmekten bıktığım için artık öğlenleri sipariş veriyorum. Bazen insan sınırlarını bilmeli Kader."

Gözlerimi kısıp ela gözlerine baktım.

"Körlük... doğuştan değil, değil mi?" diye yazdım telefona.

"Değil," dedi Leyla, sesi sanki vakti geçmiş bir bahara uzanır gibiydi. "On sekiz yaşıma kadar görüyordum. Lisedeyken tahtadaki yazılar önce hafifçe bulanıklaşmaya başladı. Sonra akşamları alacakaranlıkta yönümü kaybettim. Bir göz tansiyonu ve arkasından gelen sinir zedelenmesi dediler. Yıllar içinde, yavaş yavaş her şey bir sis bulutunun arkasında kayboldu."

Derin bir nefes alıp çınar yapraklarının rüzgardaki hışırtısını dinledi.

"İlk başlarda çok isyan ettim. Odama kapandım, aylarca kimseyle konuşmadım. Ama sonra şunu fark ettim Kader: Dünyayı yirmi küsür sene boyunca doya doya izledim ben. Güneşin batışını bilirim, denizin mavisini, annemin gözlerindeki o sıcak kahverengiyi bilirim. Birçok insan gözleri açıkken bile etrafındaki güzellikleri görmeden yaşayıp gidiyor. Ben görmüyorum ama yaşıyorum. Dükkanım var, çiçeklerim var, tasarladığım bahçeler var. Kendi ayaklarımın üstünde durabiliyorum. Çarptığım köşeler mi? Onlar sadece bana bu dünyada yer kapladığımı hatırlatıyor, o kadar."

Boğazımda koca bir yumru düğümlendi.

Ben yirmi yedi yıllık hayatım boyunca her boka isyan etmiştim. Sokaklara, parasızlığa, feleğe, polise... Karşımdaki bu incecik kız ise karanlığın ortasında dimdik bir kraliçe gibi duruyordu. Ona acımak haddime bile değildi. Ben onun tırnağı bile olamazdım.

"Peki ya sen?" dedi birden, başını bana doğru çevirerek. "Sabahtan beri sadece ben konuşuyorum. Bana ailenden bahset Kader. Kiminle yaşıyorsun? Neden bu kadar suskunsun?"

Yutkundum. Gültepe’nin çamurlu yollarını, bizim tımarhane şubesi gecekonduyu bir robot sesle nasıl anlatacaktım?

Ekrana yavaşça yazmaya başladım:

"Kalabalık bir ailem var. Gültepe'de, gecekonduların sırt sırta durduğu o dik yokuşlardan birinde oturuyoruz. Annem var… adı Gülizar. Dışarıdan baksan elindeki terlikle ordu yönetir, ağzından küfür eksik olmaz ama dünyanın en merhametli kadınıdır. Bir de arkamdan gelen üç tane baş belası erkek kardeşim var. Yusuf dokuz yaşında, evin en sinsisi… Gözünü kapatsan cebindeki son kuruşu çarpar. İkizler Kerem ve Mustafa ise altı yaşında, evin içinde sürekli mızraklarla savaşıyorlar. Geçimimiz biraz zor... Babam erkenden göçüp gidince evin yükü hep ortada kaldı. Gültepe'de hayat serttir Leyla. Herkes karnını doyurduğunda milyarder sanar kendisini."

Robot ses paragrafı bitirdiğinde, Leyla büyülenmiş gibi gülümsedi.
"Ne kadar güzel..." dedi fısıltıyla. "Gürültülü, kalabalık ve gerçek bir yuva. Ben tek çocuktum. Annemle babam vefat edince o koca ev bana mezar gibi geldi. Birbirinizin boğazına sarılsanız bile akşam aynı sofrada oturabilmek ne büyük bir zenginlik, bilsen."

"Zenginlik mi?" diye mırıldanacaktım az kalsın. Bizim evdeki akşam yemekleri gladyatör dövüşüne benzerdi ama Leyla’nın penceresinden bakınca kulağa harbiden cennet gibi geliyordu.

"Peki..." dedi Leyla, fincanını tabağına bırakarak. Kaşları hafifçe havalandı. "Sen neden denetimli serbestliktesin Kader? Rıza Bey sadece bir kamu cezası olduğunu söyledi. Senin gibi güçlü, ailesine bağlı bir kız ne yaptı da bu cezayı aldı?"

İşte şimdi beynimden aşağı kaynar sular döküldü.

Ne mi yaptım?

Ne diyecektim kıza? "Valla canım, zengin mahallesinden Mustang çalmaya çalıştım, benzin bitince arkadan iterken kafamı egzoz borusuna vurup kendimi bayılttım, sonra da nezarete düştüm" mü diyecektim?

Parmaklarım çatlak ekranda ecel terleri döktü. Yalan fabrikam fazla mesaiye başladı:

"Boş ver Leyla. Geçmişte kaldı. Bir spor salonunda tatsız bir kavga çıktı diyelim... Birkaç ağırlık sehpası havada uçtu. Haksızlığa gelemem pek. Önemsiz bir mevzu."

Robot ses bunu okurken masanın altından kendi bacağımı öyle bir çimdikledim ki gözümden yaş geldi.

Leyla bir an duraksadı. "Anladım," dedi yumuşacık bir sesle. "Adalet duygusu bazen insanı fevri yapabiliyor. Üstelemeyeceğim. Seni bu yüzden yargılayacak son insanım ben."

Kafeden kalkıp yakındaki eski parka doğru yürüdük. Büyük çınar ağaçlarının gölgesinde, kuru yaprakların çıtırdadığı tenha bir banka oturduk.

Hava serinlemeye başlamıştı. Leyla rüzgâr estikçe hırkasına biraz daha sarındı. Yanımda öylece oturuyordu. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Saçlarından gelen o vanilya ve taze papatya kokusu rüzgarla doğrudan burnuma doluyordu.

İçimdeki o sokak çocuğu, o kaba saba Kuzey Akkan zihnimin parmaklıklarını yumruklamaya başladı.

Ulan sarılsana kıza! diye bağırıyordu içimdeki ses. Üşüyor işte görmüyor musun? Al şu kızı koca göğsünün arasına, sar sarmala, ısıt! 'Ben erkeğim ulan, senin için aklını yitiren bir erkeğim' diye haykırsana sokağın ortasında!

Yapamadım.

Kendi montumu çıkarıp omuzlarına atsam kokumdan şüphelenecekti. Ellerini tutsam nasırlarımdan gerçeği anlayacaktı. Dünyanın en güzel kızı yanımda, bir nefes kadar yakınımdaydı ama aramızda benim kendi ellerimle ördüğüm devasa bir yalan duvarı vardı.

Leyla aniden başını çevirip gülümsedi. "Bugün benimle geldiğin için teşekkür ederim Kader," dedi fısıltıyla. "Uzun zamandır kendimi bu kadar hafif, bu kadar insan gibi hissetmemiştim. İyi ki varsın."

Elini uzattı, bankın tahtası üzerinde duran koca elimin üzerine tüy gibi bıraktı parmaklarını. Bu sefer çekmedim elimi. Kaçırmadım. Sadece nefesimi tuttum. Koca, yara bere içindeki parmaklarımın üstünde onun sıcacık, minicik eli duruyordu.

Gözlerimi kapattım.

Kör talihim demiştim kendi kendime buraya gelirken... Ama o an anladım ki, benim asıl cezam lağım temizlemek değilmiş. Benim asıl cezam, deliler gibi âşık olduğum bu kadının yanında, ona kendi sesimle "Ben buradayım, seni seviyorum" diyemeden, sessiz bir hayalet gibi yaşamaya mahkûm olmakmış.

***

Merhabalar... Lütfen hikayemi seviyorsanız destek olmayı unutmayın. Sevgilerle.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

55okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.