KÖR TALİHİM kitap kapağı

1. bölüm / 6

KÖR TALİHİM

1🌻

Vaveyla Yazarı: Nisa Nur Cingitaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1🌻

Selamlar, sevgiler arkadaşlar...
Bu kurgu bir anda zihnimi meşgul eden bir "ROMANTİK KOMEDİ" kurgusu olacaktır. Arada absürtlükler ve mantıksız durumlar olabilir.
Sadece sizi gülümsetmek ve hoş vakit geçirmeniz için kaleme alacağım.
Umarım kalbinizi ısıtır.

***

Dünyada iki tür insan vardır: Birincisi sabah alarm çaldığında uyanıp işine giden, vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen, pazar günleri balkonundaki sardunyaları sulayıp komşusuna tebessüm eden o pırıl pırıl tipler. İkincisi de benim gibi, düz kontak yaparken hangi iki kabloyu birbirine sürtmesi gerektiğini ezbere bilen ama kendi hayatını bir türlü düzene sokamayanlar.

Ben Kuzey. Kuzey Akkan. Yirmi yedi yaşındayım, boy bir doksan (bir seksen sekiz de ben yuvarlıyorum), kilo dersen doksan beş. Dışarıdan bakan biri beni ya gece kulübü kapısında damsız döven bir koruma ya da sanayide kamyon lastiği kaldıran bir izbandut sanır. Üstüne üstlük sağ kaşımın tam ortasında, ta sekiz yaşındayken mahallenin kalleş bakkalı İsmail Amca'nın erik ağacından kafa üstü düşüp tel örgüye takılmamdan yadigar derin bir yarık var. Tabii ben sokakta soranlara "Gençlik yıllarında mevzuya girdik, emanet sıyırdı" diyorum. Sekiz yaşındayken kütür kütür ekşi eriği aşırmaya çalışırken tellere takıldığımı anlatacak halim yok ya.

Kötü bir adam mıyım? Vallahi billahi asla. Birine durduk yere yumruk atmam (bana borcu yoksa tabii), kimsenin canına kastetmem, uyuşturucuya bulaşmam. Memleketin garibanına yan gözle bakmam, yaşlı teyzelerin pazar arabasını gecekondunun o dik yokuşuna kadar iki büklüm taşırım. Ama benim de bir illetim var işte: Parmaklarım bağımsızlığını ilan etmiş durumda. Durmuyorlar oğlum, bildiğin durmuyorlar. Sokakta sahipsiz, kilitlenmemiş bir bisiklet görsem içimdeki bir ses anında anaç bir tavırla, “Oğlum Kuzey, bu alet burada üşümüş, al bunu götür” der. Vitrinde parlayan antika bir saat görsem, saat bana göz kırpar. Büyüdüğüm mahallede karnını doyurmanın yolu buydu. Ya hızlı olacaktın ya da aç kalacaktın.

Ben hızlıydım ama gelin görün ki dünyanın en bahtsız herifiydim. Dünyanın en bahtsız, en kısmetsiz hırsızı unvanını bana noterden tasdikleseler yeridir.

Bu son içeri girişim mesela... Tam ibret-i alem! Sinemalara versen gişe rekoru kıracak bir absürtlük abidesiydi. Şehrin o villalı, burunlarından kıl aldırmayan zengin mahallelerinden birinde, cadde kenarına öylece bırakılmış 1967 model vişne çürüğü bir Mustang kestirdim gözüme. Araba resmen bana "Bin üstüme, rüzgârı yaralım" diye yalvarıyordu. Çevreyi kolaçan ettim, sokakta in cin top oynuyor. Cebimden ince çelik teli çıkarıp kelebek camından soktum. Kilidi patlatmam tam on iki saniyemi aldı. Direksiyonun altındaki kapağı söküp kırmızıyla mavi kabloyu öpüştürmem beş saniye. Motor öyle bir gürledi ki ‘Allah Allaaah!” nidalarıyla keyfim yerine geldi. "Tamam oğlum Kuzey," dedim kendi kendime, "bu gece şansın döndü, bu bebeği sanayide parçalatsan altı ay bizim evde et kaynar."

Gaza yüklendim. Araba iki metre gitti ve öhö öhö diyerek stop etti.

Gözlerimi kısıp gösterge paneline baktım. O lanet benzin ibresi sıfırın da altına inmiş, sıfırı gösteriyordu. Benim moral de sıfırlandı tabi. Ulan trilyonluk villada oturuyorsun, altına klasik Mustang çekmişsin, depoya elli liralık benzin koymaktan acizsin be cimri herif! Arabayı orada bırakmaya gönlüm elvermedi. Boşa aldım, indim aşağı, başladım arkasından iki büklüm ittirmeye. Yokuş yukarı doksan beş kilo halimle ıkına sıkına iki tonluk demir yığınını iterken belimden bir ses geldi: Çıt. Belimi incitmiştim. Tam acıyla küfrü basacaktım ki sokağın başından iki çift far parladı. “Aha sıçtım.” Devriye gezen polis arabası ağır ağır üzerime geliyordu.

Panikle ne yapacağımı şaşırdım. Kaçsam belim tutmuyor. Dedim arabanın altına saklanayım. Kendimi asfaltın üzerine atıp gövdemi arabanın altına doğru kaydırayım derken kafamı o koca krom egzoz borusuna öyle bir geçirdim ki, gözümün önünde aynı anda hem şimşek çıktı hem kafamda yıldızlar döndü. Kendi kendimi bayıltmışım. Gözümü açtığımda nezarethanenin o sidik ve soğuk beton kokan zemininde, başımda koca bir şişlikle yatıyordum. Komedi filmi gibi yemin ederim, resmen trajikomik bir vaka.

Neyse ki hâkim artık benden bıkmıştı. Dosyamı açıp, "Yine mi sen be çocuk? Bu sefer kimi kurtarmaya çalışıyordun, antika arabayı mı?" diye kafasını salladı. Bereket versin adamın o gün keyfi yerindeydi de cezaevinin kapalı koğuşuna tıkmak yerine "kamu yararına ücretsiz çalışma" şartıyla denetimli serbestliğe postaladı.

İşte tam şu an, Bölge Denetimli Serbestlik Bürosu’nda, masasında soğumuş yarım çayıyla uyuklayan memurun karşısında oturuyordum. Memur, yüz kilo civarında, hayattan tamamen bezmiş bir devlet memuruydu. Gözlüğünün üstünden bana bakıp sararmış dişleriyle sırıttı.

"Kuzey Akkan..." dedi, önündeki kalın dosyayı açarken. "Yine sen, yine bir kilit patlatma vakası. Ama şanslısın, koğuşlar dolu. Sana harika bir iş buldum."

"Masa başı bir evrak işi falan mı amirim?" dedim sırıtarak. Bacağım kıpır kıpırdı, yerimde duramıyordum. "Bilirsin, klavyem çok hızlıdır." Oturduğum sandalyemde yaylandım.

"Kanalizasyon tasfiye tesisi," dedi buz gibi bir sesle. "Ana tahliye borularının balçığını temizleyeceksin. Sekiz hafta boyunca. Dizine kadar pisliğin içinde."

Midem anında ağzıma geldi. Düşüncesi bile genzimi yaktı be! "Aman amirim, gözünü seveyim etme eyleme! Benim cildim aşırı narindir, çocukluktan kalma saman nezlem var, lağım buharı görünce bütün vücudum egzama döküyor, kabarıyorum. Memleketin kanalizasyonuna bir can feda da, yazık değil mi bu gencecik fidan gibi delikanlıya?"

"Bana ne ulan senin egzamandan!" Memur ayağa kalktı, pantolonunu yukarı çekti. "Evrakını imzalayacağım, bekle burada. Kahve almaya gidiyorum. Masadaki hiçbir şeye dokunma, kameralar kayıtta."

Odanın kapısı kapanır kapanmaz kafamın içindeki o tanıdık, kırmızı pelerinli şeytan sazı eline aldı. “Ulan Kuzey,” dedi fısıltıyla, “sekiz hafta lağım küremek ne demek oğlum? Mahallenin köpekleri bile kokundan yanına yaklaşmaz, Gülizar Hatun seni o kokuyla eve sokmaz kapının önünde hortumla yıkar!”

Hemen masaya eğildim. Memurun dosyasının hemen yanında, pembe bir ataşla tutturulmuş başka bir resmi görevlendirme kâğıdı duruyordu. Gözlerimi kısıp hızlıca okudum:

Görevli: Kader Erduman.
Görev Tanımı: Sosyal Destek ve Çevre Düzenleme.
Görev Yeri: Leyla Kuru Çiçekçilik ve Peyzaj Atölyesi.
Özel Not: Talep sahibi görme engellidir. Görevli dükkânın ağır işlerine (koli taşıma, kurutma rafları, temizlik) yardım edecektir.

Kafamda şimşekler çaktı.

Lağım pisliğinde farelerle saklambaç oynamak mı, yoksa gözleri görmeyen naif bir kızın dükkanında iki koli kaldırıp akşama kadar lavanta, papatya koklamak mı? İki seçenek arasında kalıp da bir saniye bile düşünen adamın aklına şaşardım! Kader denen kız kimdi bilmiyordum ama ismi üstündeydi işte, kaderine razı olacaktı. Hem ne demişler, temiz hava ve hareket her zaman insana iyi gelir. O kızcağız kanalizasyon borularının başında temiz hava alır, kürek çekerken sırt kaslarını geliştirirdi. Fena mıydı? Resmen kıza iyilik yapıyordum, spora yazılsa dünya kadar para verirdi! Yat kalk bana dua et Kader.

Saniyeler içinde, koca cüssemden beklenmeyecek bir kıvraklıkla kendi ismimin olduğu sarı kâğıtla masadaki pembe ataşlı kâğıdın yerini değiştirdim. Memurun mührü ikisinde de zaten vardı. Tek yapması gereken altını imzalamaktı. Geri çekilip masum bir melek gibi ellerimi dizlerime koydum. Islık çalarak memurun dönmesini bekledim.

İki dakika sonra kapı açıldı. Rıza Bey elinde dumanı tüten çayla içeri girdi. Yüzüme bile bakmadı; göbeğini masanın kenarına yaslayıp önündeki kâğıdın altını "şrraak" diye imzaladı, kâğıdı ikiye katlayıp göğsüme doğru fırlattı.

"Al bunu. Yarın sabah sekizde adreste ol. Geç kalırsan kendini tekrar hücrede bulursun."

"Baş üstüne amirim, devletimize zeval gelmesin!"

Büronun merdivenlerini üçer beşer atlayarak indim. Kendimi emniyet binasının dışındaki güneşli caddeye attığım an, sokağın ortasında öyle bir zıpladım ki karşıdan gelen emekli bir amca bastonunu düşürüyordu. Şansım sonunda dönmüştü be! Görüyorsun değil mi felek? Sen beni egzoz borusuna çarptırıp bayıltırsın ama Kuzey Akkan yine dört ayağının üstüne düşer! Bir çiçekçi dükkanında ne kadar zorluk olabilirdi ki? İki kasa kuru otu sağdan sola taşır, sonra oturur bir köşede çayımı içerdim. Gözleri görmeyen bir kızcağızdan ne zarar gelirdi insana?

Mahallenin havası bile başkaydı; yanık kömür, egzoz dumanı ve Bakkal İsmail’in dükkanının önündeki çürümeye yüz tutmuş karpuzların ekşi kokusu birbirine karışırdı burada. Yokuşu tırmanırken kahvehanenin önünde oturan ihtiyarlar kafalarını kaldırdı.

"Ooo, Kuzey Efendi teşrif etmişler!" diye bağırdı kahveci Selim Abi, elindeki çay tepsisini sallayarak. "Ne o lan hayta, yine erken çıktın? Hani bu sefer içeri tıkacaklardı seni?"

"Bizi anca mezar paklar Selim Abi!" diye laf attım arkama bakmadan. "Devlet beni çok sevdi, sensiz yapamıyoruz dediler, erkenden saldılar!"

"Bakkala olan yüz yirmi lira veresiyeyi öde önce, sonra artistlik yap kerata!" diye arkamdan koli fırlatan Bakkal İsmail'in sesini duyunca adımlarımı hızlandırdım. Mahallede herkes beni severdi sevmesine de, borç defteri açılınca kimsenin gözü kimseyi görmezdi.

Bizim evin, yani çatısı oluklu saçla kaplı, sıvaları dökük iki göz gecekondunun önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Cezaevinin o kilitli demir kapıları bile bizim evin kapısının yanında tatil köyü kalırdı. Nitekim paslı demir kapıyı ittirmemle birlikte kafamın iki santim yanından vızıldayarak geçen emaye tencere kapağı duvara çaaang diye çarpıp ikiye katlandı.

İçerisi bildiğin İkinci Dünya Savaşı cephesi gibiydi. Annem -namı diğer Gülizar Hatun- başındaki tülbendi çenesinin altından sımsıkı bağlamış, ocakta cızırdayan tavadaki yanık yağ dumanının arasında kaybolmuştu. Bir yandan öksürüyor, bir yandan da elindeki tahta kepçeyi havada kılıç gibi savuruyordu. Hedefinde ise altı yaşındaki ikizler Kerem ve Mustafa vardı. İkizler, rahmetli babamdan kalan o tüplü eski televizyonun antenini yerinden sökmüş, evin tek akıllısı ama en sinsisi olan dokuz yaşındaki kardeşim Yusuf’u çekyatın arkasına sıkıştırmış mızraklıyorlardı.

"Kuzey!" diye öyle bir cırladı ki ses camları zangırdattı. "Geldin mi be başımın belası, geldin mi eşşoğlusu! İnsan hapisten çıkarken iki taze ekmek alır be insafsız! Sabahtan beri bu sıpaların elinden anam ağladı. Un bitti, yağ bitti, birazdan beni diri diri kazana atıp kaynatacaklar!"

"Ben de seni özledim anne," dedim sırıtıp yanağından makas almaya çalışarak. Elime kepçeyle vurdu. Neyse ki reflekslerim iyiydi, haşlanmadan son anda elimi çektim.

"Bırak yılışmayı!" dedi ama yüzündeki o sert ifadenin altından hafif bir tebessüm sızar gibi oldu. Annelik işte, ne kadar kızarsa kızsın oğlu eve sağ salim dönmüştü ya, içi rahatlamıştı. "Aç mısın? Dünden kalan mercimek çorbası var ocakta, yarısı dibine tuttu ama içine bayat ekmek doğra ye."

Tam o sırada bacağımda sinsi bir ağırlık hissettim.

Aşağı baktım, Yusuf ceketimin cebine elini sokmuş, az önceki memurun masasından yürüttüğüm tükenmez kalemi aşırmaya çalışıyordu. Çocuğu ensesinden kedi yavrusu gibi havaya kaldırdım.

"Yankesicilik derslerini sana ben verdim küçük fare," dedim kafasına hafifçe vurup yere bırakırken. "Aşırmak istediğin adamın ceplerini değil gözlerini takip edeceksin demedim mi ben sana?"

Yusuf sırıtıp kaçtı. Evdeki uğultu, kardeşlerin tepişmesi ve annemin şikayetvari söylenmeleri arasında memurun bana verdiği pembe ataşlı kâğıdı montumun iç cebine iyice sıkıştırdım.

Eğer yarın sabah o kuru çiçekçiye gidip kendimi kakalamazsam beni kanalizasyon çukuruna atacaklardı. Ama dürüst olmak gerekirse, bu evde bir hafta daha kalmaktansa diz boyu lağım pisliğinde yüzmeyi bile tercih edebilirdim. Hayvan bağlasan durmazdı.

Kendime salondaki yayları fırlamış eski koltukta bir yer açıp uzandım. Yastığın altından fırlayan bir plastik oyuncak sırtıma battı ama gözlerimi kapattım.

Kendimi bildim bileli bir işte dikiş tutturamamıştım. En son girdiğim iş bir telefoncunun yanıydı. Yine avuç içlerim kaşınmış gece dükkâna sızıp telefonlardan araklamak istemiştim. Tabii dükkânda yanlışlıkla kendimi kilitlemeseydim planım gayet parlak ilerliyordu. Fokur fokur kaynayan parmaklarıma mâni olamadığımdan ünüm kendimden önce her yere ulaşıyordu. Haliyle kimse de benim gibi bir keseli sıçanı işe almak istemiyordu.

Yarın yeni bir gündü. Kuru çiçekler, naif bir kız ve bolca sessizlik... Kulağa tam bir tatil gibi geliyordu. Tabii başıma ne büyük bir bela açtığımı ertesi sabah dükkânın eşiğinden içeri adım atana kadar kestiremiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

286okunma 106beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.