KÖR TALİHİM kitap kapağı

4. bölüm / 6

KÖR TALİHİM

4🌻

Vaveyla Yazarı: Nisa Nur Cingitaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4🌻

Kireç tutmuş ve köşeleri paslanmış aynaya baktığımda elimde dün bakkaldan aşırdığım diş fırçası ve diş macununu elimde tutuyordum. Konuşmuyordum ama yine de nefesim kokuyor gibi geliyordu. Başımda annemin saç bantlarından biriyle aynaya sırıtırken ikizler banyoya daldı. Harika ailemin mahremiyet kavramı sıfırdı. Neyse ki beş dakika önce tuvalette işimi bitirmiştim.
“Çıkın lan dışarı. Valla size de sürerim bunlardan.”
İtişe kakışa, kahkahalarla banyoyu boşalttıklarında operasyona hazırdım. Dişlerim ömrü hayatında böyle hijyenik bir muamele görmemişti.
Ağzımı buz gibi suyla çalkalarken mentollü diş macununun da etkisiyle dişlerim kamaştı, beynim dondu resmen. Kozmetik deyince bizim evde tek ürün vardı: güllü herhangi bir şey. Güllü sabunu önce elimde köpürttüm sonra yüzüme bir güzel yedirdim. Lan! Gözümü yaktı, satanın gelmişini geçmişini…
Tazmanya canavarı gibi yüzümü havluyla keseledim. Kurulamadım, çünkü bu kadar sert havluyla anca kese olur.
“Şerefsizim çok seksiyim.” İki elimle yanaklarımı şaplakladım. “Bunu göremiyor olman ne büyük talihsizlik be Leyla.”

“Leyla kim lan?”
Neredeyse tükmüğümde boğulacaktım. Geriye sıçrayıp kıçımı çamaşır makinesine çarpınca üstündeki mandallar ve kalıp sabunlar devrildi. Gülizar Sultan kendimle konuşurken beni yakalamıştı. Kıçımı ovarken anlattım:
“Korkma senin yerini kapamaz sultanım.” Yanağından makas alırken elimi ittirdi. Bir eli belinde hesap sorma pozisyonunu almıştı.
“Yılışma lan köpek. Yine hangi kızın hayatını karartacaksın?”
Suratım düştü. Sadece bir anlık “Cık cık cık. Sen oğlunu tanımıyorsun. Hangi kızın hayatını karartmışım ben? Olsa olsa hayatına neşe getiririm.” Her zamanki sırtlan gülüşümle kolumu annemin omzuna attım.
“Yaa ne demezsin. En son görüştüğün kızın evinden televizyonu çalmadın mı ulan?”
Yavaşça yattığım odaya doğru ilerliyorduk. Kırık sepetten bir kazak alıp başımdan geçirmeye çalıştım. Duba gibi kafamı kazaktan geçiremediğim için sesim boğuk çıkmıştı.
“Kızın dayısı ‘şu televizyon senden daha değerli’ demeseydi çalmayacaktım, gayet uslu duruyordum. Kaşındılar, kaşıdım.”
Nihayet kafam kazaktan bağımsızlığını ilan edince rahat nefes aldım. Geçen kıştan bu yana kilo mu almıştım ne? Kazak resmen omuzlarımda toplanıyordu. Ben kazağı çekiştirip bollaştırmaya çalışırken annem tam önümde gözlerime dik dik bakıyordu.
“Onu bunu bilmem Kuzey. Kimsenin ahını alma bak. Senin yüzünden gün yüzü göremiyoruz. Bir baltaya sap olamadın. Kim bu Leyla? Bir de başımıza Leyla çıktı!”
Dükkâna geç kalacaktım, anneme yalan da söylemekten hiç hoşlanmazdım. Her zaman ağzıma yuva yapmış yalan, sıra anneme gelince o kadar kolay dökülmezdi ağzımdan. Dudaklarımı birbirine bastırıp omuzlarımı içe doğru çektim.
“Leyla çalıştığım dükkânın sahibi. Görme engelli bir kız. Ama bir görsen anne…” Gözlerimde resmen panayır ateşi yanıyordu. “…o kadar masum o kadar temiz ki. Bu dünyaya ait olamaz. Kanatsız melek. Onu üzeceğime karı kılığına girip mahalledekilerden bir kamyon dayak yerim daha iyi.”
Annemin bakışları hafifçe yumuşamıştı. Ama bu sefer de çok endişeli bakıyordu. Birkaç saniye dudağını büzüp kaşlarını çattı. Ağzı bir açıldı bir kapandı.

“Oğlum…Bak kız körmüş de…Gönül eğlendirme evladım. Ana sözü dinle.”
Bu sefer benim de tepem atmıştı. “Ulan hiç mi adam yerine koymuyorsunuz beni? Bu kadar mı ümitsiz vakayım. Valla pes ya!”
Montumu alıp hınçla dışarı çıktım. Annem arkamdan bağırdı ama kulaklıklarımı taktığım için ne dediğini duymadım. Duymak da istemiyordum zaten.
Sabahın yedisinde Gültepe’nin ayazı insanın ciğerine jilet atar derlerdi de abartıyorlar sanırdım. Meğer az bile söylüyorlarmış. Üstümdeki emanet montun fermuarını çeneme kadar çekmiş, paçalarıma sıçrayan çamurlara aldırmadan adımlarımı hızlandırmıştım. Hayatımda nadiren sabahın kör vaktinde bir yere yetişmeye çalışıyordum ve işin komedisine bakın ki mevzu bir soygun planı falan değil, tezgâhtaki papatyaların suyunu tazelemekti. Leyla dükkânı açmadan önce varıp ortalığı toparlamam gerekiyordu. Cebimdeki dükkanın anahtarını sıkı sıkıya kavradım, namusum gibi koruyordum.
Tam köşeyi kıvrılıp ana caddeye çıkacaktım ki mahallenin döküntü kahvesinin önündeki beyaz Şahin’in kaputunda tüten çay bardaklarını ve arkasındaki kadim belayı gördüm: Kenan ve tayfası.
"Ooo... Kimleri görüyoruz lan?"
Kenan ağzındaki tahta kürdanı diliyle sol yanağına kaydırıp arabadan doğruldu. Yanındaki Çamur Necmi de hemen arkasında bitiverdi. Ulan Gültepe’de polisten kaçarsın, alacaklıdan kaçarsın ama şu Kenan’ın radarına bir kez girdin mi yırtışın yoktu.
"Vay, Kenan kardeşim!" dedim, yüzüme sokakta dayak yememek için geliştirdiğim en pişkin sırıtışımı yapıştırarak. "Hayırdır sabah sabah ciğer mi kavuruyorsunuz arabanın üstünde?"
"Bırak makarayı Kuzey," dedi Kenan, adımlarını ağırdan alıp tam önümde dikilerek. Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü. "Hapisten çıkmışsın, mahalleye damlamışsın ama ne bir selamın var ne sabahın. Kahveye uğramazsın, semtin çocuklarına görünmezsin... Hayırdır oğlum? Kaymakamlığa yazı işleri müdürü mü atandın da bizim haberimiz yok? Bu kılık ne, bu telaş kime?"
"Yok be Kenan, ne müdürü, biliyorsun bende masa başı oturacak g*t mü var?" dedim, ellerimi ceplerime sokup hafifçe gevşeyerek. Kenan gibi tipleri atlatmanın tek yolu kendini biraz ezik göstermekti. "Biliyorsun bizim mevzuları... Mahkeme denetimli serbestlik kitledi boynuma. Savcı kafayı takmış bana, 'En ufak bir falso verirsen seni cezaevinin ayazı paklar' dedi. O yüzden biraz ayak altından çekileyim, tozu dumana katmayayım dedim."
Kenan omuz silkip bana doğru bir adım daha yaklaştı, yüzüme doğru dumanını savurdu. "Bize masal anlatma lan. Kulağıma geldi, cezanı kamu hizmetine çevirtmişsin bir tezgâhla. Ne işi oğlum bu? Akşamları depoda mis gibi iş var diyordum sana, tam senlik parça mal kalkacak. Nereye koşturuyorsun sabahın köründe?"
"Arşiv, evrak kürek işi..." diye salladım hiç teklemeden. "Eski püskü dosyaları taşıtıyorlar belediyenin ambarında. Tozdan ciğerim soldu iki günde. Hele şu denetim bitsin, savcının gözü üstümden çekilsin, hemen geleceğim mekâna."
Kenan pek yemiş gibi durmuyordu ama şimdilik üstelemedi. Çenesini sıvazlayıp dik dik baktı. "İyi bakalım Kuzey efendi... Ama gözüm üstünde. Öyle bizi unutup başka sularda yüzmeye kalkarsan, o serbestliğini bizzat ben bozarım, haberin olsun."
"Aman kardeşim, canını yerim, ne başka suyu," deyip hafiften geri bastım, adımlarımı hızlandırdım. "Hadi ben kaçtım, memurlar sabah içtimasında yok yazmasın!"
Köşeyi döner dönmez ciğerlerime derin bir nefes çektim. Çiçekçiye varana kadar arkama bakmamaya çalıştım ama Kenan’ın o şüpheci bakışlarının sırtımda açtığı delik hiç ama hiç hayra alamet değildi.
Dükkandaki ikinci haftamın ortalarına gelmiştik. Hayatımın sırrını korumak için sadece Leyla'yı kandırmanın yetmeyeceğini, belanın bazen kendi kanından, canından çıkıp seni bulabileceğini çok acı bir şekilde öğrenecektim.
O gün her şey fazlasıyla normal başlamıştı. Benim "normalim" tabii, dışarıdan bakan biri için tam bir akıl hastanesiydi. Üzerimde Leyla’nın bana hediye ettiği (ve zar zor içine sığdığım) pastel yeşili keten bir önlük, elimde cımbız, masanın üzerindeki kuru kuskus otlarını ayıklıyordum. Leyla arka tarafta radyoda çalan o hafif Fransızca şarkılara mırıldanarak saksıları düzenlerken, ben de kendi halimde, koca gövdeme hiç yakışmayan bu estetik işi çözmeye çalışıyordum.
Oğlum kız Fransızca şarkı dinliyor, benim playlistim ise koğuşta bilek jiletleten cinstendi.
Derken, dükkânın vitrin camından gelen o tok sesi duydum. Tık. Tık. Tık.Başımı kaldırdım.
Camın tam arkasında, burnunu cama dayadığı için yüzü domuz yavrusu gibi yassılaşmış, gözleri faltaşı gibi açılmış, bizim sinsi fare Yusuf duruyordu!
Kanım damarlarımda dondu. Elindeki, arakladığı annemin telefonuyla vitrinin dışından beni çekiyordu! Beni! İki metrelik mahalle delikanlısı Kuzey’i, pastel yeşili önlüğüyle elinde cımbız tutarken!
Panikle elimdeki cımbızı masaya fırlattım. Külüstür telefonu cebimden çıkarıp hızla ekrana dokundum: "Tatlım, ben bir çöpü dışarı atıp geliyorum."
Robotik kadın sesi bunu okur okumaz Leyla "Tabii canım," dedi arkasını dönmeden.
Ahşap zemini gıcırdatmamak için adeta havada uçarak kapıya atıldım, Yusuf’un yakasından tutup onu yandaki dar sokağa çektim.
"Ne işin var lan senin burada?!" diye tısladım, sesimi alçak tutmaya çalışarak. "Seni o vitrin camına sinek gibi yapıştırır, kurutulmuş ot niyetine satarım Yusuf!"
Yusuf yakasını elimden kurtarıp pişkin pişkin sırıttı. Ekranı çatlak telefonunu havada salladı. "Vay be... Gültepe'nin ağır abisi Kuzey Akkan... Kim derdi ki çiçekçi kızların arkasında pembe kurdeleler bağlayıp yeşil önlüklerle geziyor? Selim Abi bunu duysa kahvede bir ay çaylar senden olur vallahi."
Gözlerimi kıstım. Bu velet benim genlerimi taşıyordu. Hırsızlığın ve şantajın kitabını benim kadar iyi biliyordu.
"Ne istiyorsun lan küçük iblis?" dedim dişlerimin arasından.
"Haftalık üç yüz lira," dedi Yusuf, tüccar gibi ellerini cebine sokarak. "Artı olarak, Bakkal İsmail’den limitsiz cips ve kola. Bir de benim bisikletin arka fren teli kopmuş, onu yapacaksın. Bunları yaparsan, senin bu 'Kader' abla maceran aramızda sır kalır."
"Üç yüz lira mı? Ulan ben devletten para mı alıyorum burada, kamu cezası çekiyorum! Yüz lira veririm, cipsi de haftada bir alırım."
"Yüz elli lira," dedi küçük fare. "Gülizar Hatun’a 'Abim dükkânda çiçek gibi kokuyor, bir de kız gibi yürüyor' dersem seni oklavayla döver biliyorsun."
"Tamam lan, yüz yirmi beş! Kapat çeneni yürü git şimdi. Buralarda bir daha dolandığını görürsem o bisikletin tekerini boynuna dolarım senin!"
Yusuf parmağını ağzına fermuar çeker gibi yapıp sırıtarak sokağın köşesinden kayboldu. Derin bir nefes aldım, alnımdaki teri sildim. Kendi kardeşime haraç ödüyordum anasını satayım, düştüğüm hallere bak!
Önlüğümü düzeltip, omuzlarımı tekrar "Kader" moduna alarak dükkâna döndüm.
Öğleden sonra dükkâna Leyla’nın nadir gelen toptancılarından biri damladı. Kapının çıngırağı çaldığında ben bodrumda kova arıyordum. Yukarıdan gelen sesler, hiç de sabahki o naif Fransızca şarkılara benzemiyordu.
"Leyla abla, pampas otları geldi ama piyasa fena, biliyorsun. Dolar uçtu, gümrük fırladı derken bu balyanın fiyatı altı bin lira oldu."
Basamakların başında durup kulak kabarttım. Bu ses, bizim mahallenin alt sokaklarında takılan, dolandırıcılıktan sabıkalı, it kopuğun teki olan Rüstem’in sesiydi.
"Altı bin mi?" Leyla’nın sesi titrek ve şaşkındı. "Ama Rüstem Bey, biz sizinle telefonda üç bin beş yüz liraya anlaşmıştık. Hem pampas otu yerli üretim, gümrükle ne ilgisi var?"
"Ablacığım o eskidendi. Alacaksan altı bin, yoksa dükkânın önünü işgal etmeyelim," dedi Rüstem. Sesindeki o laubali, o fırsatçı pislik tonunu kilometre öteden tanırdım. Leyla’nın görmemesinden faydalanıp kızı resmen ayakta uyutmaya, parasını çarpmaya çalışıyordu.
Leyla çaresizce ellerini önlüğüne sildi. "Kader," diye seslendi arkaya doğru, benim bodrumda olduğumu unutarak. "Kader canım, kasada o kadar nakit var mıydı?"
Sessizce, ahşap basamakları bir hayalet gibi çıkarak dükkânın içine süzüldüm.
Rüstem tezgâhın diğer tarafında, ağzında sigarayla sırıtarak duruyordu. Ben kokmayım diye dişlerimi fırçalayayım bu pezevenk sigara dumanıyla Leyla’nın hassas ciğerlerine kastetsin ha! Leyla ise çaresizlik içinde kasanın çekmecesini yokluyordu.
Ben, koca cüssem, geniş omuzlarım ve boynuma kadar çıkan dövmelerimle Rüstem’in tam arkasında belirdim. Adam Leyla’ya bakarak sırıttığı için beni görmemişti.
"Bak abla, beni yorma. Altı bini ateşle, malları dükkâna sokayım," dedi Rüstem, elini tezgâha vurarak. Leyla sesten irkildi.
İşte o an, içimdeki o sokak köpeği zincirinden boşaldı. "Çıtkırıldım Kader" maskesini bir saniyeliğine rafa kaldırdım. Koca elimi bir pençe gibi açıp Rüstem’in sol omzuna, tam köprücük kemiğinin üzerine öyle bir yapıştırdım ki adamın kemiklerinden çatırdama sesi geldi.
Rüstem "Aaaa—" diye bağıracakken, boşta kalan elimle anında adamın çenesini kavradım ve yüzünü hızla kendime çevirdim.
Rüstem’in ağzındaki sigara yere düştü. Karşısında dükkânın çıtkırıldım yardımcısını görmeyi beklerken, Gültepeli, sağ kaşı jilet izli, iki metrelik Psikopat Kuzey’i görünce adamın göz bebekleri küçücük kaldı. Nefesi boğazında tıkandı.
Leyla bir tuhaflık olduğunu sezip başını o yöne çevirdi. "Kader? Orada mısın? Rüstem Bey, ne oldu?"
Rüstem’in omzunu biraz daha sıktım, adamın dizleri acıdan titremeye başladı. Gözlerimi kısıp, gözbebeklerinin içine doğru öyle bir baktım ki "Konuşursan defterini kapatırım" mesajı adeta alnımda yazıyordu. Boştaki elimin işaret parmağını yavaşça dudaklarıma götürdüm.
Şşşşt.
Sonra Rüstem’e doğru eğilip, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla, o kaba, çimento mikseri sesimle hırıldadım: "Üç bin. Ve malları sen taşıyacaksın."
Rüstem’in yüzü kireç gibi oldu. Kafasını, boynu kopacakmış gibi hızlıca aşağı yukarı salladı. Omzunu bıraktım.
Adam yutkundu, sesini düzeltmeye çalıştı ama korkudan sesi ergenliğe yeni girmiş çocuk gibi incelmişti.
"Ş-şey... Leyla Abla... B-ben yanlış faturaya bakmışım! Senin mallar... kampanya varmış bugün! Üç bin liraymış!"
Leyla’nın yüzü aydınlandı. "Öyle mi? Ah, çok sevindim Rüstem Bey! Az önce altı bin deyince çok korkmuştum. Ama siz içeri kadar taşıyabilecek misiniz balyaları? Gerçi Kader ağırlık kaldırama konusunda iyidir ama…"
Ben arkada kollarımı göğsümde bağlamış, Rüstem’e dik dik bakıyordum.
"T-taşırım abla! Ne demek! Kader Hanım hiç yorulmasın, onun elleri dert görmesin... B-ben hallederim!"
Rüstem dışarıdaki koca balyaları, benim o ölümcül bakışlarım altında ter içinde kalarak tek başına dükkânın deposuna kadar taşıdı. İşini bitirdiğinde üç bin lirasını titreyen elleriyle kasadan aldı. Çıkarken bana doğru son bir kez baktı. Ben sadece parmağımı boğazıma götürüp kesme işareti yaptım. Adam kapıdan öyle bir fırladı ki çıngırak yerinden kopacaktı neredeyse.
Leyla parmaklarını kasaya dokundurarak gülümsedi. Ah güzelim, ne kadar da mutlu şu an…
"Görüyor musun Kaderciğim?" dedi o melek gibi saf sesiyle. "İnsanlar bazen dışarıdan kaba görünebiliyor, dillerine pelesenk olmuş bir sertlik oluyor ama içlerinde nasıl bir iyilik barındırıyorlar, değil mi? Rüstem Bey bana acıdı sanırım, indirim yaptı."
Ben tezgâhın arkasına geçtim. Külüstür telefonu çıkardım, ekrana usulca yazdım.
"Sen o kadar iyisin ki Leyla, insanların içindeki kötülük bile senin karşında eriyip gidiyor."
Robotik kadın sesi, bu cümleyi dükkânın içine yaydığında, Leyla’nın yanakları hafifçe kızardı. Başını öne eğip gülümsedi.
Ben ise o an, bu kızı sadece toptancı Rüstem’den değil, dünyadaki tüm kötülüklerden, tüm yalanlardan korumaya yemin etmiştim. Ama en büyük yalanın ta kendisiydim ve içimdeki o ses, her geçen gün "Gerçeği söyle, ona kendi sesinle seslen" diye beynimi kemirmeye başlamıştı.
Sadece biraz daha, diye yalvardım içimden. Sadece biraz daha Kader olayım. Çünkü erkek olduğumu öğrenirse, yüzüme bile bakmak istemeyecek.
Leyla ellerini önlüğüne silip derin bir nefes aldı. Yüzünde, sabahtan beri sakladığı bir heyecan, biraz da utangaçlık vardı. Yavaşça bana doğru döndü.
"Kaderciğim..." dedi, sesi biraz çekingendi. "Seninle çalışmak... Yani bir kadın arkadaşla dükkânda yalnız kalmak bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. İnsan karanlıkta çok uzun süre yalnız kalınca, birinin ayak sesini duymak bile terapi gibi geliyor."
Elim telefona gitti. "Benim için de öyle," yazdım hızla. Robot kadın sesi bunu mekanik bir şekilde onayladı.
Leyla dudaklarını ısırıp gülümsedi. "Biliyorsun... Benim hiç kız arkadaşım yok. Annem gittikten sonra koluma girip benimle dışarı çıkacak, beni çarşıda gezdirecek kimsem kalmadı."
Gözlerim kısıldı. Ne demek istiyordu şimdi bu?
"Yarın pazar," diye devam etti Leyla, ellerini önünde kavuşturarak. "Dükkân kapalı. Acaba... Yani eğer senin için de uygunsa, ailen için sorun olmayacaksa... Benimle yarın dışarı çıkar mısın?"
Ne?!
Kalbim tekledi.
"Çok uzağa gitmeyiz!" diye aceleyle ekledi Leyla, reddedeceğimden korkmuş gibi. "Sadece... Meydandaki kafede bir tatlı yeriz. Sonra pasajdaki mağazalara bakarız. Sen bana kıyafet seçersin, belki makyaj malzemesi falan bakarız. Kız kıza... Şöyle kadın kadına bir gün geçiririz. Ne dersin?"
Kadın kadına mı?!
Kafamın içinde nükleer bir bomba patladı. Ulan ben iki metrelik, doksan beş kiloluk, Gültepeli Kuzey Akkan'dım! Ben en son makyaj malzemesini, lisedeyken sınıfın serseri tayfasıyla kızların çantasına torpil koyduğumda görmüştüm. Bir mağazaya girip nasıl kıyafet seçecektim? Mahalle tayfası beni meydandaki kafede, elimde minicik bir çay fincanıyla kör bir kıza "kız arkadaşlık" yaparken görürse sadece mahalleden aforoz edilmez, direk Gültepe meydanında sallandırılırdım!
Ama Leyla... Ela gözleri öyle umutla, o kadar masum bir beklentiyle boşluğa bakıyordu ki, değil mahallenin diline düşmek, o an o kıza hayır demek için kalbimin yerinden sökülmesi gerekirdi.
Titreyen koca parmaklarımla telefona uzandım. Kaderime boyun eğerek klavyeye dokundum.
"Elbette," yazdım usulca. "Kız kıza harika bir gün geçiririz."
Robot ses cümleyi okuduğunda Leyla sevinçle ellerini çırptı.
"Harika! O zaman yarın on birde dükkânın önünde buluşuruz tatlım."
Gülümseyerek arkasını döndüğünde, ben koca cüssemle tezgâhın arkasında yavaşça eriyordum. Kız kıza bir gün ha? Çok riskliydi ama risk benim göbek adımdı. Yarın ya tarih yazacaktım ya da tarihe gömülecektim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

66okunma 18beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.