3. bölüm / 6
KÖR TALİHİM3🌻
Bölümler 6Şu an: 3🌻
- 1 1🌻1.732 kelime
- 2 2🌻2.768 kelime
- 3 3🌻2.958 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4🌻2.354 kelime
- 5 5🌻2.161 kelime
- 6 6🌻3.045 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dükkandaki üçüncü günümün sabahında benden hiç beklenmedik bir performansla karga bokunu yemeden uyanmıştım. Niye mi? Çünkü dün Leyla dükkânda yanımdan geçerken havayı koklamış ve hafifçe öksürüp, “Kader, sigara mı içiyorsun?” diye sormuştu o kadife sesiyle.
O an beynimden aşağı kaynar sular dökülmüştü.
Elimle tişörtümü burnuma götürdüğümde sigara, kahvehane kokusu ve ucuz deterjan kokuyor olduğumu fark ettim. Ellerim telefonun çatlamış ekranına güç bela “Rahatsız mı oldun?” yazıp o hissiz robot kadına okutana kadar ecel terleri dökmüştüm.
Dudaklarını birbirine bastırıp pot kırmış gibi gözlerini kırpıştırmıştı. “Sadece…alışkın değilim diyelim.”
Zaten kendimi dükkâna sığdırmakta zorlanıyordum, o gün tamamen yok olmak istemiştim. Nefes almam kokumu gizleyebilecekmiş gibi soluğumu tuta tuta tüm günü geçirmiştim.
İşte bu yüzden, bu sabah bizim gecekondunun dökük banyosunda tam anlamıyla bir "koku operasyonu" yürütüyordum.
Aynanın karşısına geçtim. Gülizar Sultan’ın çeyiz sandığından kalma, sadece bayramlarda ve ağır misafir geldiğinde vitrinden çıkardığı o devasa, altın sarısı kapaklı Hakiki Isparta Gül Suyu şişesini elime aldım. Kapağını açıp önce boynuma, sonra göğsüme, en son da tişörtümün her köşesine boca ettim. Yetmedi, annemin çekmecesinde bulduğum, muhtemelen son kullanma tarihi milattan önce bitmiş yaseminli bir el kremini de kollarıma sıvadım.
Banyodan çıktığımda, yürüyen bir türbeye ya da seksen yaşındaki bir hacı teyzeye gibi kokuyordum.
Mutfağa adımımı attığım an, masada çay içen bizim fırlama Yusuf kafasını kaldırdı. Gözleri faltaşı gibi açıldı, burnunu kırıştırdı.
"Abi..." dedi, elindeki ekmeği yavaşça masaya bırakarak. "Sen... hac kafilesi gibi kokuyorsun!"
İkizler Kerem ve Mustafa anında burunlarını tutarak kendilerini yerlere attılar. "Kuzey abim kız olmuş!" diye evin içinde benimle gır gır geçmeye başladılar.
Tam onlara doğru kükreyip birer ense tıraşı çekecektim ki, beline yasladığı leğenle annem içeri girip bana döndü. Havayı kokladı, kokladı ve gözleri yuvalarından fırladı.
"Ulan insafsız! Ulan eşşoğlusu!" diye feryadı bastı Gülizar Hatun. "Benim Mekke'den gelen hacı arkadaşımın hediyesi has gül suyumu mu diktin sen tepene? Hırsızlığın yetmedi şimdi de benim çeyizime mi göz diktin be deyyus!"
"Sakin ol sultanım!" diyerek kapıya doğru geri geri kaçtım. "Devlet dairesinde saygınlık kazanmaya çalışıyorum, kamu hizmeti bu! Memur bey mis kokulu eleman seviyor, hadi eyvallah!"
Arkamdan uçan terlik kapının pervazına çarparken ben çoktan yokuş aşağı koşmaya başlamıştım. Hiçbir işe böylesine koşarak gittiğimi hatırlamıyordum.
Mahallede hızlı adımlarla kolumu sallaya sallaya yürürken Nalan abla her zamanki gibi ağzında sakızla penceresinden gelen geçeni dikizliyordu.
“Burumun direği kırıldı be Kuzey. Sen gelmeden önce kokun anons geçiyor; ‘dikkat zehirlenebilirsiniz’ diye.”
“Üç kocasını da çenesiyle zehirleyen kadın mı söylüyor bunu?” dedim hiç yavaşlamadan.
Suratı habeş maymununa döndüğünü görünce aldığım zevk birkaç saniye sürdü. Sonra koltuk altımı tekrar kokladım. Acaba abartmış mıydım? Dudağımı büküp başımı hafifçe eğdim. Ben…kimseyi şeyine takmayan ben…Ne oldu bana böyle?
Tarihi Çarşı'nın o sessiz, parke taşlı sokağına girdiğimde kalbim yine o garip, lanet olası ritmiyle atmaya başladı. Dükkânın o yeşil kapısını her ittirişimde sanki başka bir evrene, tamamen saf ve dokunulmamış bir dünyaya adım atıyormuşum gibi hissediyordum.
Kapının pirinç çıngırağı şıngııır diye öttü.
İçeri adımımı atar atmaz, tezgâhın arkasında elleriyle kuskus otlarını ayıklayan Leyla başını kaldırdı. Yüzüne o içimi eriten, dünyanın en temiz tebessümü yayıldı. Ve anında burnunu hafifçe havaya kaldırdı.
"Kader? Günaydın canım!" dedi neşeyle. "Aman Allah’ım, bu koku da ne böyle?”
Dişlerimi sıktım. Düzelteyim derken daha da mı bok ettin ulan Kuzey!
“Ne kadar nostaljik bir koku…Babaannemin evini hatırlattı bana.” Rahatsızlıkla değil de özlemle yayılan gülümsemesiyle rahat bir nefes aldım.
Külüstür telefonumu cebimden çıkarıp ekrana koca parmaklarımla dikkatlice yazdım. Ekranın çatlaklarına basmamaya çalışarak çeviri uygulamasının tuşuna dokundum.
Robotik kadın sesi, dükkânın sessizliğinde yankılandı: "Günaydın Leyla. Sigara kokusunu bastırmak için biraz fazla kaçırmışım galiba."
Leyla kıkırdadı. "Çok tatlısın. Hiç dert etme, dükkânın kuru havasına çok yakıştı."
Bana doğru dönüp elini tezgâhın önündeki boş tabureye doğru uzattı. "Bugün seninle çok özel bir iş yapacağız. Hadi gel, yanıma otur. Yorucu fiziksel işler yok bugün. Sadece incelik ve hissetmek var."
Sessizce, ahşap tabanları fazla gıcırdatmamak için parmak uçlarımda o koca cüssemi taşıyarak tezgâhın yanına ilerledim. Sandalyeye otururken ağırlığımdan ahşap tabure şöyle bir çataaarr diye esnedi ama neyse ki kırılmadı.
Leyla tezgâhın altından geniş bir ahşap tepsi çıkardı. Tepsinin içinde bölmeler vardı; bir bölmede yumuşak, kırmızımsı bir kil çamuru, diğerinde ufacık akvaryum çakılları, diğerinde kurumuş yosunlar, en sonda da kürdan kalınlığında incecik bambu çubuklar duruyordu.
Gözlerimi kısıp tepsiye baktım. Bizim ikizlerin anaokulunda oynadığı oyun hamuru setlerine benziyordu.
"Ben sadece çiçek satmam Kader," dedi Leyla, sesi bir masal anlatıcısı gibi yumuşacık ve büyülüydü. "Aynı zamanda peyzaj maketleri yaparım. Ama benim tasarladığım bahçeler sadece gözleri görenler için değildir. Biz bunlara Duyu Bahçeleri deriz. Bahçe dediğin şey sadece bakmak için midir? Rüzgâr bambulara çarptığında çıkan o sesi duymak, yürürken ayaklarının altındaki çakılların çıtırtısını hissetmek, kadife yapraklı bir adaçayı fidesine dokunmak... İşte asıl bahçe budur."
Parmakları kilin üzerinde bir kuğu gibi süzüldü. Ufacık bir parça çamur kopardı, ellerinin arasında iki saniyede kusursuz, minyatür bir bank şekline getirdi ve tepsinin köşesine yerleştirdi.
"Şimdi," dedi bana doğru dönerek. "Büyük bir kış bahçesi ihalesine hazırlanıyorum. Maketin yürüyüş yollarını yapmamız lazım. Senden istediğim, şu kilden fındık büyüklüğünde parçalar koparıp incecik, yılan gibi uzun şeritler yapman. Maketin sınır taşlarını oluşturacağız. Yapabilir misin?"
Külüstürün ekranına hızlıca dokundum. "Elbette, kolay iş." (Robot sesi bunu son derece duygusuz bir şekilde okudu.)
Ama işin aslı hiç de öyle değildi.
Kendi ellerime baktım. Parmaklarım bizim gecekondunun oluğu gibi kalındı. Avuç içlerim sanayide çalışmaktan, kahvehanede okey masası yumruklamaktan ve bilumum kavgaya karışmaktan dolayı beton gibi nasır tutmuştu. Sol elimin işaret parmağında kapanmış derin bir yara izi, sağ elimin üstünde ise silikleşmiş bir "K" dövmesi vardı. Bu eller levye tutardı, direksiyon sallardı, adam yakası kavrardı ama fındık büyüklüğünde kilden incecik "yılan" yapabilir miydi?
Nemli çamurdan bir parça kopardım. İki elimin arasına alıp ileri geri yuvarlamaya başladım.
Ama ben kili yuvarlıyorum diye kendi kaba gücümle öyle bir bastırmıştım ki, kil anında ezilip dümdüz bir lahmacun hamuruna dönüştü. Parmaklarıma yapıştı. Çamuru sıyırayım derken tepsinin kenarına çarptım, ufacık çakıl taşları masaya saçıldı.
Leyla sesleri duyup başını hafifçe yana eğdi. Kaşları çatıldı.
"Kader? Yapabildin mi? Kil sert geldiyse biraz su kullanabilirsin.”
Ben farkında olmadan dilimi hafifçe dışarıya çıkarıp biraz suyu çamura bocaladım. Ama durumu daha da kötüleştirmenin ötesine gidememiştim.
Elini boşluğa doğru uzattı. "Ver bana ellerini, göstereyim. Çok bastırıyorsun sanırım."
Ver bana ellerini mi?
Kalbim göğüs kafesimi delip dışarı fırlayacak gibi gümlemeye başladı. Ulan o incecik, pamuk gibi, krem kokan parmaklar benim bu ayı pençesi gibi ellerime değerse anında foyam ortaya çıkardı!
Panikle ellerimi masanın altına sakladım. Boğazımdan "Hı-hık!" diye boğuk, kaçamak bir ses çıkardım ama Leyla kararlıydı.
"Çekinme tatlım," dedi şefkatle. Görmeyen gözleriyle, sezgisel bir isabetle elini bana doğru biraz daha uzattı ve parmak uçları, masadan kaçıramadığım sağ elimin tam üzerine, benim o kalın, nasırlı boğumlarıma dokundu.
Zaman durdu.
Nefes almayı bıraktım. Dükkandaki eski saatin tik-tok sesi beynimin içinde yankılanıyordu.
Leyla’nın eli elimin üzerinde öylece kaldı. Parmakları, benim bir somun ekmeği tek elle kavrayan geniş avucumun çizgilerinde gezindi. Derimin sertliğini, kasılmış iri damarlarımı, eklemlerimdeki o taş gibi nasırları hissetti. Kaşları önce hafifçe havalandı, sonra alnında derin bir şaşkınlık çizgisi belirdi.
Yüzündeki o sakin tebessüm yavaş yavaş silindi. Başını omzuna doğru yatırdı.
"Kader..." dedi, sesi biraz şaşkın, biraz da mırıldanır gibiydi. "Senin ellerin... ne kadar büyük. Ve... ne kadar sert. Çok güçlü ellerin var. Hatta... nasır tutmuşlar?"
Aha! dedim içimden. İşte şimdi bittin Kuzey! Ulan hangi yirmi iki yaşındaki çıtkırıldım kızın eli inşaat işçisi gibi olur! Kız anladı senin bir goril olduğunu, şimdi basacak çığlığı!
Beynim üç saniye içinde bir milyon farklı yalan üretti. Çiftçiyim mi desem? Sanayide çırağım mı desem?
Sol elimle ışık hızında cebimden telefonu çektim, tek elimle başparmağımla ekrana saniyede beş harf hızla bir şeyler uydurup okut tuşuna bastım.
Robot kadın sesi, dükkânın buz kesen sessizliğini yardı:
"Halter sporuyla ilgileniyorum."
Leyla yerinde sıçradı. Eli elimin üzerinden refleksle geri çekildi. "Ne?"
Ekrana hızla yazmaya devam ettim, alnımdan şıpır şıpır ter damlıyordu. "Evet, halter. Milli takım seçmelerine hazırlanıyorum. Ağır demir barları kaldırmaktan ellerim böyle nasır tuttu ve omuzlarım genişledi. Ses tellerim de barbel kaldırırken ıkınmaktan zarar gördü."
Hah tüy diktim! Bu saçmalığı yazarken içimden kendime ana avrat küfrediyordum. Halter kaldırırken ıkınmaktan ses mi teli zarar görür? Ulan tıp literatürünü yeniden yazdın Kuzey, yuh be!
Robot ses bu destansı yalanı son derece soğukkanlı ve mekanik bir şekilde okudu.
Leyla bir süre donakaldı. Görmeyen gözlerini boşluğa dikti. Sanırım onunla dalga geçip geçmediğimi anlamaya çalışıyordu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sonra omuzları sarsılmaya başladı. Başını önüne eğdi ve dükkânı çınlatan öyle bir kahkaha patlattı ki, gözlerinden yaşlar geldi.
"Halter mi?" dedi nefes nefese gülerek. "İnanamıyorum sana Kader! Memur Bey bana bir yardımcı göndereceğim dediğinde çıtkırıldım, içine kapanık bir kız bekliyordum. Karşıma bir olimpiyat sporcusu çıktı! Demek o yüzden adımların dükkânın tahtalarını sarsacak kadar tok çıkıyor. Ah, çok yaşa sen emi!"
Gülmekten karnını tutuyordu. O kadar güzel, o kadar içten gülüyordu ki, az önceki o ölümcül panik hissi yerini sıcak, gevşetici bir huzura bıraktı. Kendi yalanımın saçmalığına ben de dayanamayıp içimden kahkahalar atıyordum ama dışarıya sadece omuz silkmekle yetindim.
"Pekâlâ," dedi Leyla derin bir nefes alıp gözyaşlarını silerek. "Madem ellerin o kadar güçlü halterci kız, o zaman o kili hamur gibi ezmemek için on kat daha fazla konsantre olman gerekecek. Tıpkı halteri kaldırırken o dengeyi sağladığın gibi. En ufak bir gücünü parmak uçlarına vermelisin, tamam mı?"
Başımı salladım, sonra görmediğini hatırlayıp tezgâha tık tık vurdum.
O öğleden sonra, hayatımın en zorlu, en terletici, ama aynı zamanda en tuhaf şekilde huzurlu saatlerini geçirdim. Ben, mahallenin o fırlama hırsızı, beladan belaya atlayan Kuzey Akkan…Kocaman gövdemi o küçücük tabureye sığdırmış, nefesimi tutarak milim milim kil yuvarlıyor, minyatür taşlardan yol diziyordum.
Bazen kili fazla eziyordum, telefonumdan robot ses "Halter refleksi, kusura bakma" diyor, Leyla yine o muhteşem kahkahasını atıyordu.
Bir ara ikimiz de susmuştuk. Ben önümdeki minyatür çakıl yoluna odaklanmışken, gözüm ister istemez Leyla’ya kaydı. Güneş vitrinden içeri süzülmüş, onun kahverengi saçlarındaki altın yansımaları ortaya çıkarmıştı. Uzun, kıvrık kirpiklerinin gölgesi yanaklarına düşüyordu. Parmakları kilin üzerinde bir sihirbaz gibi dans ediyordu. Dünyayı görmüyordu ama onun yarattığı dünya, benim şu ana kadar gördüğüm her şeyden çok daha güzel, çok daha gerçekti.
İçimde bir şeylerin çözüldüğünü, göğüs kafesimin altında yıllardır pas tutmuş, kaskatı kesilmiş bir kilidin usulca açıldığını hissettim.
Ben killere beş yüzüncü denememde şekil verirken Leyla, parmaklarıyla kurumuş lavanta demetlerini ayıklıyordu. Bir yandan da sabah dinlediği radyo tiyatrosunu anlatıyordu. Arada bir durup başını hafifçe omzuna yatırıyor, dudaklarında o çekingen tebessümle boşluğa bakıyordu.
"Çok mu konuştum yine?" dedi birden. Elleri masadaki çiçeklerin üzerinde dondu, yüzündeki o ışık bir anda söndü. "Özür dilerim Kader... Bazen kendimi kaptırıyorum. Annemle babam gittikten sonra dükkân öyle sessiz kaldı ki, kendi sesimi duymazsam yok olacakmışım gibi geliyor. Seni sıktıysam lütfen söyle, hemen susarım."
İçimden bir şey koptu o an. Ulan ne sıkması? Mahalledeki kahvehanede sabahtan akşama kadar aynı boş heriflerin küfürlerini dinleyen ben, bu kızın sesini sabaha kadar müzik gibi dinleyebilirdim. Tam ağzımı açıp "Ne susması be güzelim, anlat sabaha kadar anlat" diyecektim ki dilimi ısırdım. Sesimi çıkardığım an büyü bozulacaktı. Kader ölecek, Kuzey denen sabıkalı herif ortaya çıkacaktı.
Cevap niyetine parmak uçlarımla ahşap masaya iki kere hafifçe vurdum. Tık, tık.
Leyla’nın yüzü yeniden aydınlandı. "Rahatsız olmuyorsun yani?" Bir adım yaklaştı bana doğru. O kadar yakındı ki, sabah yıkanmış saçlarından gelen vanilya kokusuyla karışık kuru papatya kokusu doğrudan genzime doldu. Başını hafifçe yukarı kaldırdı, görmeyen o duru gözleri tam çenemin hizasındaydı. Yakasından hafifçe açılan boynundaki o beyaz, pürüzsüz tene gözüm kaydığı an beynimden aşağı kaynar sular döküldü.
Kalbim öyle bir tekledi ki, göğüs kafesimi delecek sandım. Bedenimdeki bütün sokak serserisi refleksleri bir anda alarma geçmişti; o narin beli kavrayıp kendime çekmek, o boyundaki çukura gömülmek gibi tamamen hayvani, erkeksi bir dürtü bütün hücrelerimi sardı.
Hemen ardından kendime zihnimde öyle bir tokat patlattım ki feleğim şaştı.
Kendine gel ulan aşağılık herif! diye küfrettim içimden. Kız seni dilsiz bir kız arkadaşı sanıyor, dert ortağı belliyor, sen ne düşünüyorsun be sapık herif? Sen lağım faresisin oğlum, o ise dokunulmamış pudingli pasta. Defol git kafandan çıkar şu pis düşünceleri!
Kendi kendimden tiksinip bir adım geri çekildim. Ahşap zemin yine gıcırdadı.
Leyla elini hafifçe uzattı, boşluğu yokladı. Yüzünde birden o hüzünlü, çocuksu tedirginlik belirdi. "Gelmeye devam edeceksin, değil mi Kader? Yani... çok konuştuğum için benden bıkıp gitmezsin? Memur beye başka yere gitmek istediğini söylemezsin, değil mi?"
Sesi öyle kırılgan, öyle yapayalnız çıkmıştı ki, o an biri dükkâna girip bu kıza ters bir laf etse oracıkta boğazını sıkabilirdim. Elimi tereddütle kaldırdım, sonra telefona yazdığımı sesli bir şekilde yapay zekaya okuttum,
“Geleceğim.” Kovsan da gelirim.
Derin bir nefes alıp gülümsedi. "Teşekkür ederim."
Tam o sırada kapının üzerindeki pirinç çıngırak neşeyle şıngırdadı.
İçeriye kürk yakalı paltosu, burnunun ucuna düşmüş gözlükleriyle mahallenin zengin moruklarından birisi girdi. Ben refleksle elimdeki pembe fiyonklu süpürgeyi kucağıma bastırıp duvara yapıştım. İki metrelik boyum, kirli sakallarım ve pazularımdaki hapishane dövmeleriyle Leyla’nın arkasında bir gölge gibi dikiliyordum.
Kadın önce Leyla’ya "Merhaba tatlım" dedi, sonra bakışları Leyla’nın hemen arkasındaki bana kaydı.
Kadının gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Gözlükleri burnundan aşağı kaydı. Karşısında üzerinde önlükle duran, kaşının üstünde jilet izine benzer bir izi olan, devasa ve suçlu suçlu bakan bir goril görüyordu.
Kadın donakaldı. Ben donakaldım.
Durumu kurtarmak için ne yaptım dersiniz? Koca cüssemle dudaklarımı büzüp, kucağımdaki pembe süpürgeyi hafifçe sallayarak kadına son derece "kibar" ve "utangaç" bir tebessümle el salladım.
Kadın dehşet içinde çantasını göğsüne bastırdı, bir bana baktı, bir Leyla’ya baktı ve kekelemeye başladı: "L-Leyla... Hayatım... Yeni yardımcın biraz... fazla mı gelişmiş, bana mı öyle geliyor?"
Leyla yüzündeki o melek gibi tebessümle tezgâha doğru döndü. "Ah, evet! Kader biraz boylu poslu bir kız," dedi neşeyle. "Halter sporuyla ilgileniyormuş. Ağır saksıları, bodrumdaki kurutma kasalarını taşımakta çok zorlanıyordum, Kader bana hızır gibi yetişti. Bir sporcu olarak hayatımı kolaylaştırdı.”
Sporcu. Tabii canım, ne demezsin. Koğuşta beton şınavı çekme ve polisten kaçarken iki metrelik tel çitlerden ters taklayla atlama milli takımındaydım ben.
Teyzenin gözleri Leyla’nın "tatlım" lafıyla birlikte iyice yuvalarından fırladı. Kadın felç geçirmiş gibi bana bakıyordu. Gözleri önce iki metreye yakın boyuma, sonra kollarımı saran o daracık tişörtün altından fırlayan pazularıma, en son da boynumdaki eski bıçak yarasına takıldı. Çantasını göğsüne öyle bir bastırmıştı ki tırnakları deriyi delip geçecekti neredeyse.
Ben ne mi yaptım? Baktım ki kadın birazdan çığlığı basıp mahalleyi ayağa kaldıracak, anında "mahalle abisi" modundan "sessiz ama ölümcül psikopat" moduna geçtim.
Pembe saplı süpürgeyi kucağımdan indirip tek elimle hafifçe kavradım. Leyla’nın hissetmediği o iki saniyelik boşlukta gözlerimi kısıp teyzeye kilitlendim. Öyle bir dik dik baktım ki, koğuştaki en azılı suçlu bile bu bakışı görse usulca cebindeki sigara paketini uzatırdı. Ardından diğer elimin işaret parmağını yavaşça dudaklarıma götürdüm.
Şşşt.
Mesaj gayet netti: Eğer tek kelime edersen, o kürklü yakandan tuttuğum gibi seni dükkânın arkasındaki kompost çukuruna gömerim teyzecim.
Kadının gırtlağından boğuk bir "Hıyk!" sesi çıktı. İncileri boynunda tir tir titremeye başladı.
"Aysel teyze?" dedi Leyla, havayı koklayıp başını kadının olduğu yöne çevirerek. Kaşları hafifçe çatılmıştı. "İyi misin? Sesin bir tuhaf geldi."
"İ-iyiyim tatlım... Çok iyiyim!" dedi kadın, sesi iki oktav incelmişti. Gözlerini benden bir saniye bile ayıramıyordu. Ben o sırada süpürgenin sapını iki elimin arasında hafifçe esnetip, kadına en "hanımefendi" tebessümümü konduruyordum. Yani dışarıdan muhtemelen ağzını açmış bir timsah gibi görünüyordum ama niyetim iyiydi. "Sadece... siparişimi alıp çıksam iyi olacak. Çok... çok acelem var da!"
"Tabii ki," dedi Leyla yumuşacık bir sesle. Eliyle arkasındaki rafı işaret etti. "Kader canım, Aysel teyzenin siparişi sağdaki ceviz rafın en üstünde. Dün akşam tülbentle bağladığım kuru ortanca kutusu. Onu uzatabilir misin?"
Ceviz raf. En üst.
Parmak uçlarımda, ahşap zemini inletmemeye çalışarak iki dev adımda rafa yanaştım. Leyla’nın parmak uçlarına basarak bile zor uzanacağı o en üst rafa elimi attım. Kutuyu tek parmağımla çekip aldım. Sonra tezgâha doğru süzüldüm. Kutuyu Aysel teyzenin önüne bıraktım.
Bırakırken, nasırlı, dövmeli ve üzerinde kurumuş boya lekeleri olan koca parmaklarım kadının manikürlü eline hafifçe değdi. Kadın elektrik çarpmış gibi zıpladı.
Masaya fırlatır gibi parayı bıraktı. Üstünü bile beklemedi.
"Üstü... üstü kalsın hayatım! Çiçekler harika görünüyor, ben kaçtım!" dedi ve yetmişlik bir kadından beklenmeyecek bir deparla kapıya fırladı. Kapının pirinç çıngırağı öyle bir şıngırdadı ki neredeyse yerinden kopacaktı. Dışarı çıkıp kapıyı ardından öyle bir hızla kapattı.
Dükkâna yeniden o derin, lavanta kokulu sessizlik çöktü.
Ben derin bir nefes verdim. Ciğerlerimdeki havayı dışarı üflerken sanki bir kamyonun egzozu boşalmış gibi ses çıkmıştı. Hemen ardından ağzımı elimle kapattım ama Leyla çoktan arkasını dönmüştü bile.
Gülüyordu. Dudaklarının kenarındaki o küçük çukurlar yine ortaya çıkmıştı.
"Bu kadın hep böyledir," dedi kıkırdayarak. "Bütün gün evde oturur ama dükkâna geldiğinde sanki arkasından atlılar kovalıyormuş gibi telaş yapar. Bahse girerim yine torunlarının doğum gününü unuttu."
Cevap vermedim. Tezgâhın arkasından ayrılıp yanına yaklaştı. Görmeyen gözlerini bana doğru çevirdiğinde yüzünde öyle saf, öyle içten bir minnettarlık vardı ki, az önce yaşlı bir kadını süpürgeyle tehdit etmiş bir sokak iti olduğumu unuttum bir an.
Saatler su gibi akıp gidiyordu. Benim lanetim olan talihsizlik yakamı bırakmadığından her gün mutlaka dükkânda bir şeyler kırıyor ya da döküyordum. Safi zararsın olum Kuzey. Leyla ise içimi bir tuhaf eden gülüşüyle sakarlıklarımı sanki komedi programı gibi izliyordu. Yani dinliyordu, neyse ne! Acaba o gülsün diye mi yapıyordum kararsız kalmaya başlamıştım.
Leyla ile vedalaşıp eve dönerken hava ha yağdı ha yağacak modundaydı. Soğuktan kulaklarım kızarmıştı. Mahalleye yaklaşır yaklaşmaz tanıdık bir ses beni durdu.
“Pşşt Kuzey!”
Başımı yana çevirdiğimde çocukluk arkadaşım Furkan’ın elindeki tespihi parmağında döndüre döndüre bana geldiğini gördüm. Suratında her zamanki gibi sırtlan gülüşü tam yerindeydi.
“Paçayı yırtmışsın yine.” Kafalarımızı tokuştururken ben de hemen moda girdim.
“Ne sandın oğlum? Ata sporumuz bu. Sen ne yapıyorsun, devam mı hurdaya?”
Arkasındaki hurda aracına baktım. Malları yeni boşaltmış olacak tam takır kuru bakırdı. Başındaki şapkasını oynatıp kafasına daha çok bastırdı. Bu onun sıkıntılı bir şeyler söylemeden hemen önce alışkanlık haline getirdiği bir hareketti. Ağzındaki baklayı çıkarmasını beklerken sabrım tükendi.
“Ötsene oğlum.”
Etrafı kolaçan edip yanaştı. Çok zayıf olduğundan yüzündeki en ufak mimikte derisi kırışıyordu. “Kenan seni sorup duruyor. Bir mekânı patlatmaya niyetli.”
Anında ruhum çekildi. Dilimi yanağımın içine bastırıp boynumu kütlettim. Kenan parazitine kaçtıkça daha çok yakalanırdın. Sülük gibi insanın varını yoğunu sömürürdü. Nerede itlik nerede kopukluk varsa Kenan’dan sorulurdu. Buranın sahibi sanırdı kendisini ki, en karanlık işleri yürüttüğünden öyle de sayılırdı.
“Başlatmasın mekanına. Şimdi sırası değil. Zor yırttım zaten.”
Kenan’ın radarına girmeden şu olayı atlatırsam kurban keseceğim söz Allah’ım.
(Arkadaşlar bu kurgu önceden Amerika'da geçtiği için Kuzey'in ismi Cole, Leyla’nın ismi Clara'ydı...O yüzden sonradan isimler ortamlar değiştiği için bazı yerlerde eski isimlerini görebilirsiniz. Gözümden kaçmış olabiliyor. Anlayışınız için teşekkür ederim)
Bölüm etkileşimi
