KÖR TALİHİM kitap kapağı

2. bölüm / 6

KÖR TALİHİM

2🌻

Vaveyla Yazarı: Nisa Nur Cingitaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 2🌻

SELAMLAR! YUKARIDAKİ MÜZİĞİ DİNLEMENİZİ TAVSİYE EDİYORUM. KURGUNUN RUHUNA HİZMET EDİYOR.🥰

***

Sabahın köründe sırtıma saplanan o paslı koltuk yayıyla uyandığımda, kendimi dünyanın en kurnaz adamı sanıyordum.
Bizim gecekonduda sabahlar öyle huzurla, kuş cıvıltısıyla falan başlamazdı… Doğrudan üçüncü sayfa haberi gibi patlardı. Gözümü açtığım an yüzüme ıslak bir bulaşık bezi yapıştı. Annem Gülizar Sultan, elinde sapı kırık plastik maşrapayla başımda dikilmişti.
"Kalk lan koca bebek!" diye kükredi tepemde. "Saat yedi oldu! Hani devlet kapısında işe başlayacaktın? Bir de seni aramaya polisler gelirse bu sefer vallahi yatağını da seni de kapının önüne atarım!"
"Kalktık sultanım, kalktık..." diye homurdanarak doğruldum. Yay sırtıma öyle bir batmıştı ki kaburgalarım hurdacı arabası gibi ses çıkardı.
Ev yine bildiğiniz tımarhane şubesiydi. İkizler Kerem ve Mustafa, banyodan yürüttükleri kalıp sabunla koridoru kaydırak yapmış, üzerinde don paça kayıyorlardı. Dokuz yaşındaki küçük faremiz Yusuf ise masanın altından sessizce süzülüp spor ayakkabılarımın bağcıklarını birbirine düğümlemeye çalışıyordu. Çocuğun kafasına şaplağı yapıştırıp ayakkabımı çektim.
"Ulan velet, sabah mesaisine erken başlamışsın bakıyorum. İki dakika rahat durun be!"
Aynanın karşısına geçip kendime çeki düzen vermeye çalıştım. Yüzüme iki avuç buz gibi su çarptım. Kaşımdaki o meşhur jilet izine-yani erik ağacı gaziliğime-baktım. Doksan beş kilo, iki metreye yakın bir gövde, dar siyah bir tişört. "Tam bir kamu görevlisi," dedim kendi kendime. Gülizar Hatun'un misafirler için sakladığı o meşhur tütün kolonyasını da boynuma, enseme avuç avuç boca ettim. Kokum yarım kilometreden alınırdı ama olsun. Koğuş rutubetinden iyiydi.
Evden çıkarken kafamdaki plan kusursuzdu. İçim kıpır kıpırdı. Yürürken yerimde duramıyordum. Kendi kendime hesap yapıyordum: Ulan oğlum Kuzey, kör bir kız nereden bilecek kimin geldiğini? Resmi evrakta ne yazdığını okuyacak hali yok ya! Memur Rıza birini göndereceğim demiş, ben de kapıdan girip 'Abla ben geldim, cezamı çekmeye hazırım' derim. İki koli kuru otu sağdan sola atar, sonra dükkânın arkasında bacak bacak üstüne atıp sigaramı tüttürürüm. Akşama da gecekondunun kahvesinde millete 'Esnaflık zor zanaat beyler' diye caka satarım.
Lağım pisliğini Kader denen o kıza yıkmıştım ya, gerisi çocuk oyuncağıydı benim için.
Mahalleden çıkışım da ayrı bir tören oldu zaten. Yokuştan aşağı inerken Bakkal İsmail dükkânın önündeki domates kasalarını diziyordu. Beni görünce elindeki çürük domatesi havaya kaldırdı.
"Kuzey! Nereye lan böyle janti janti? Yine kimi soymaya gidiyorsun hayta?"
"Devlete hizmete İsmail Amca, devlete!" diye bağırdım sırıtırken. "Çiçek gibi çocuk oldum ben artık, mahalleye hayrım dokunacak!"
"Başımıza taşlar yağacak desene!" diye arkamdan homurdandı ama güldüğünü biliyordum.
Tarihi Çarşı’nın o sessiz, asırlık Arnavut kaldırımlı sokağına girdiğimde adımlarımı yavaşlattım. Burası bizim Gültepe’ye hiç benzemiyordu. Ne kavga gürültü vardı ne de çöp tenekelerini deviren sokak köpekleri. Sarmaşıkların arasından sabah güneşi sızıyor, dükkanların ahşap kepenkleri ağır ağır açılıyordu.
Ve işte oradaydı: Leyla Kuru Çiçekçilik.
Yeşil ahşap çerçeveli, vitrininde cam fanuslar içinde kurutulmuş rengarenk güllerin, adını bilmediğim çiçeklerin dizildiği minik bir dükkân... Derin bir nefes alıp omuzlarımı kabarttım. Montumun cebindeki resmi kâğıdı çıkarıp bir kez daha baktım. Kader Erduman... "Kader Hanım şu an kanalizasyon borularında hayatının sporunu yapıyordur," diye sırıtıp kapıya uzandım.
Eski kabartmalara sahip yeşil kolu aşağı indirip kapıyı hafifçe ittirdim. Tepedeki küçük pirinç çıngırak şıngııır diye tiz bir neşeyle öttü.
Aynı saniyede burnuma öyle yoğun, öyle insanın aklını başından alan bir lavanta, okaliptüs ve tozlu adaçayı kokusu çarptı ki az kalsın genzim gıdıklanıp hapşırıyordum. Hayatım boyunca motor yağından, ucuz gecekondusu kömüründen ve nezarethanenin rutubet kokan nemli betonundan başka koku bilmeyen burnum resmen devreleri yaktı. Koca gövdemin ağırlığıyla botlarımı içeri attığım an altımdaki eski ahşap zemin feryat figan inledi: Gııııyk!
Dükkân resmen beşik gibi sallandı.
Tam içimden "Nereye düştük lan biz?" deyip bir adım geri basacaktım ki tezgâhın arkasından o ses geldi.
"Hoş geldin..."

Ses değil, pınardan akan kaynak suydu mübarek. Öyle duru, öyle incecikti.
"Sen memur beyin bahsettiği yeni yardımcısın, değil mi? Gel lütfen... Kapıyı arkandan kapatabilirsin canım. Burası biraz dağınık ama kokusuna çabuk alışırsın Kaderciğim."
Olduğum yere çimento dökülmüş gibi mıhlandım kaldım.
Canım mı?
Daha da fenası: KADER Mİ?!
Kafamın içindeki bütün sigortalar aynı anda patladı. Cızzz... Mavi ekran! Ulan kör kız nereden bilecekti? Memur Rıza denen o göbekli moruk kıza telefon açıp "Sana Kader adında bir kız gönderiyorum" diye isim mi vermişti yani?
Gözlerimi kısıp tezgâhın arkasına baktım. Beyaz, narin, dokunsan elinde un ufak olacak pamuk gibi bir kız duruyordu orada. Üzerinde keten bir çiçekçi önlüğü vardı. Ama gözleri... O ela, kuyu gibi duru gözleri bana değil, benim iki karış solumdaki kapı pervazının boşluğuna bakıyordu. Hemen ardından tezgâhın kenarında duran o katlanmış beyaz bastonu ve önlüğünün göğsündeki isimliği gördüm: Leyla.
Kız kördü. Ve beni... Memur Rıza’nın göndereceği çıtkırıldım kız sanıyordu!
İçimden kendime öyle okkalı, öyle ayıp bir küfür bastım ki anlatamam. Ulan Kuzey, bittin oğlum sen! Resmen kendi kazdığın kuyuya düştün!

Eğer ağzımı açıp o borazan gibi, çakıl taşı dolu çimento mikserini andıran kaba sokak sesimle iki kelime etsem... "Abla ben Kader değilim, Kuzey'im" desem, kız korkudan tavana zıplayacak, bastonunu kafama geçirdiği gibi mahalleyi ayağa kaldıracaktı. Sonra? Sonra memur Rıza iki polisle kapıya dayanacak, evrakta sahtecilikten denetimimi yakacak ve beni öğleden sonra o buz gibi kanalizasyon borusunun içinde lağım küremeye postalayacaklardı! Ya da daha kötüsü nezaretin ranzalarına geri tıkacaktı.
Bir yanda akşama kadar bok içinde yüzmek... Öbür yanda mis gibi lavanta kokan dükkânda, dünyanın en güzel kızının yanında "kız rolü" kesmek. Kız kördü, onu kandırmak o kadar da zor olamazdı herhalde.
Çenemi öyle bir kilitledim ki dişlerim birbirine geçti. Ayıdan hallice varlığımla botlarımın ucuna basarak kapıyı çıt çıkarmadan kapattım. Bildiğin Bolşoy Balesi'ndeki baş balerinler gibi parmak ucunda sekiyordum ve dışarıdan bir pencereden baksan ne kadar geri zekâlı ne kadar acınası göründüğümü düşünmek bile istemiyordum. Ahşap zemin her hareketimde hafifçe çıtırdıyor, ben her çıtırtıda ecel terleri döküyordum.
Duvarda asılı duran pembe saplı süpürgeye gözüm ilişti. Titreyen koca ellerimle süpürgeyi kavradım. Sanki biraz fazla sıksam elimde tuzla buz olacaktı.
Sessizlik ekmek kuyruğu gibi uzadı da uzadı… Konuşsam erkek olduğum anlaşılacağından dudaklarımı sıkı sıkıya birbirine bastırmıştım. Kızın beni fark etmesi, ama konuşamayacağımı anlaması lazımdı. Boğazımı temizleyip hafifçe, tiz bir tonda hırıldadım. Kendimi öyle bir kastım ki gırtlağımdan garip, boğuk bir "Hı-hık" sesi çıktı. Can veren bir kedi sesini andırıyordu. Aklımca "Buradayım tatlım" mesajı verip köşedeki kuru yaprakları süpürmeye başladım.
Leyla tezgâhın arkasından başını hafifçe yana eğdi, o melek gibi tebessümü dudaklarına yayıldı. "Kader? Sesin... Sesin mi kısıldı canım? Yoksa... konuşamıyor musun sen?”
AHA! Tabii ya ben kızım ama dilsiz bir kız!
Görmediğini bile bile kafamı deli gibi aşağı yukarı salladım. Sonra salaklığımı fark edip hemen tezgâha uzandım. Koca elimin parmak uçlarıyla ahşap masaya iki kere hafifçe vurdum. Tık, tık. Ardından boğazımdan yine o acıklı, boğuk "Hıı-hım" mırıltısını çıkardım. Kendimi öyle bir kasmıştım ki boynumdaki damarların çatlayacağını sandım.
Leyla’nın yüzü bir anda mahcup bir kederle gölgelendi. Dudaklarını ısırdı, narin ellerini göğsünde kavuşturdu.
"Ah... Çok özür dilerim," dedi fısıldar gibi. "Memur bey bana sadece bir kız yönlendirdiğini söyledi, durumundan hiç bahsetmedi. Düşüncesizlik ettim, seni zor durumda bıraktım değil mi? Lütfen kusuruma bakma canım. Konuşamıyor olman hiç önemli değil, gerçekten. Ben ikimizin yerine de konuşurum. Gevezeyim de biraz.” Eliyle o gül kurusu dudaklarını sanki çirkinmiş gibi gizleyerek güldü. Çeksene elini be güzelim, görelim o dudaklarını…
“Acaba ben kör olduğum için bilerek mi konuşma engelli bir kız görevlendirdiler?” Beyaz bastonunu düşünceli bir şekilde hafifçe birkaç kez ahşap zemine vurdu. “Artık sen gözüm, ben de senin sesin olurum. Kendi başıma olmaktan o kadar usanmıştım ki iyi ki geldin Kader.”
Pembe saplı süpürgeyi elimin arasında o kadar sıktım ki sapın eğildiğini bile hissedebiliyordum. Kızcağız şimdiden benimle duygusal bağ kurmaya başlamıştı. Asla anlamadığım şeyler. Dayak atmayı, yemeyi, bir şeyler aşırmayı ve başıma kimsenin akıl sır erdiremeyeceği talihsizlikler açmaya alışıktım.
Kendi kendime, "Çaktırma oğlum Kuzey," dedim içimden, soğuk terler ensemden aşağı süzülürken. "Sadece çıtkırıldım, dilsiz bir kızsın. Sakın osurma, sakın konuşma, sakın bir şeyi kırma... Ve en önemlisi, bu kıza asla fazla yaklaşma!"
Denetimli Serbestlik süresi dolana kadar sessizce ve dikkatlice dilsiz bir kız taklidi yapmak o kadar da zor olmazdı. Bu her an kıçımın ucunda bir iğneyle balonlarla dolu bir odada dolaşmaktan çok da farklı değildi ulan! Kimi kandırıyorum ben!
"Gel yanıma," dedi Leyla, eliyle tezgâhın kenarını işaret ederek. "İlk günümüz, sana dükkânın düzenini ve rutinlerimizi anlatayım. Korkacak hiçbir şey yok."
Parmak uçlarımda, ahşap tahtaları esnetmemek için nefesimi ciğerlerime hapsederek tezgâha doğru yanaştım. Sırtımı kamburlaştırıp sanki küçülebilirmişim gibi omuzlarımı içe çektim. Ama sorun sadece cüssem değildi. Benim ellerim, ayaklarım durmuyordu ki! Hayatım boyunca sokak köşelerinde polis kollamış, kahvehanelerde fırıldak çevirmiş, yerinde bir saniye sabit duramamış bir adamdım ben. Bacağım kendiliğinden titriyor, parmaklarım istemsizce ritim tutuyordu. Yaşım ileri olsa uzaktan bakan birisi ya Parkinson hastası olduğumu ya da çişim geldiğini düşünürdü.
Harbiden çişim gelmişti lan.
Leyla tezgâha yaslandı, parmak uçlarıyla masanın üzerindeki kuru demetlere tüy gibi dokunmaya başladı. Hareketi öyle zarifti ki, dükkandaki tozlar bile havada dans ediyordu sanki.
"Bizim işimiz taze çiçekçilere benzemez Kaderciğim," dedi anlatırken. "Kuru çiçekler kırılgandır, nazlıdır. Dalından koptuktan sonra şekil alırlar ama bir kere incindiler mi toza dönüşürler. O yüzden bu dükkânda her şeyin yeri santimi santimine sabittir."
Ne güzel Kaderciğim diyorsun sen öyle ya… Öhö öhö, tamam odaklan Kuzey.
Eliyle sağ taraftaki devasa rafları gösterdi. "Sağ taraf koku zonumuz. En altta lavantalar, üstünde okaliptüs ve adaçayları var. Ortadaki geniş tezgâh demetleme alanımız; ipler, saman teller ve kurdeleler burada durur. Sol taraftaki sepetlerde ise kuskus otları ve cipsolar yer alır. Sabah rutini çok basit… Önce yerleri hafifçe süpürürüz ama asla toz kaldırmadan. Sonra bodrumdaki karanlık odadan kuruyan demetleri yukarı taşır, tavandaki kancalara asarız. En son da peyzaj maketleri için kil ve çakıl hazırlarız."
Bodrumdan yukarı kasa taşımak mı?
İçimden bir sevinç dalgası geçti. Ulan ben sanayide tek başıma kamyon şanzımanı sırtlamış adamdım, iki kasa kuru yaprağı serçe parmağımla havaya dikerdim! Ama tam o sırada gözüm tezgâhın kenarındaki pirinç kutunun içinde duran şeye takıldı.
Antika, pirinç kaplama, sedef saplı efsanevi bir budama makası.
Güneş ışığı makasın o pirinç gövdesine öyle bir vurdu ki, alet resmen bana "Kuzey, beni montunun iç cebine at, antikacı Bedri buna hatırı sayılır bir meblağ döker" diye fısıldadı.
Yemin ederim beynim durdu, refleks devreye girdi.
Karakterimdeki o lanet hırsızlık illeti. Yılların sokak alışkanlığı şak diye parmaklarıma hükmetti. Sağ elim istemsizce, tamamen dürtüsel bir hareketle tezgâha doğru uzandı. Koca nasırlı parmaklarım o narin pirinç makasın sapına değdiği an...
Çat!
Yanında duran porselen bir vazoyu dirseğimle hafifçe sıyırdım.
Vazo havada fırıldak gibi dönmeye başladı. Kalbim öyle bir gümledi ki, en son mahallenin kuduz köpeği götümü kaptığında bu kadar dehşete kapılmıştım. Dev cüssemle bir panter gibi ileri atıldım, vazoyu yere çakılıp tuzla buz olmadan iki santim önce havada sol elimle yumurta tutar gibi kaptım. Ama o hızla dengemi kaybedince kalçam tezgâha öyle bir çarptı ki, tezgâhın üstündeki koca bir hasır sepet kuru lavanta havalanıp doğrudan kafamdan aşağı boşaldı.
Dükkâna tam anlamıyla mor bir lavanta yağmuru yağdı.
Ben vazoyu göğsüme bastırmış, kafamda lavanta dalları, burnumda polenlerle dükkânın ortasında heykel gibi kalakaldım. Ahşap zemin feryat figan inlemişti. Hapşırma! HAPŞIRMA!
Leyla sesin geldiği yöne doğru döndü. Dudakları şaşkınlıkla aralandı, kirpikleri titredi.
"Kader? İyi misin canım? Ne oldu orada?"
Elini boşlukta bana doğru uzattı. Ben kafamdaki dallarla, ağzımı bile açamadan, ciğerlerimi patlatacak bir çaresizlikle sadece boğazımdan o tiz, hırıltılı "Hı-hık!" sesini çıkarabildim. Bugün burada ölecektim. Eminim artık. Dokunursa ölürüm.
Kız beni çıtkırıldım dilsiz bir kız sanıyordu. Oysa karşısında kafasına kuru lavanta çuvalı devrilmiş, antika makasa göz diktiği için neredeyse dükkânı yıkacak olan iki metrelik bir sokak sabıkalısı ecel terleri döküyordu.
Leyla’nın parmakları boşlukta bana doğru uzandıkça, alnımdan şakaklarıma doğru soğuk bir ter damlası kaydı. Eğer o pamuk gibi parmaklar iki santim daha ileri giderse boşluğa değil, boks torbası gibi gergin göğsüme, iki günlük sert kirli sakalıma ya da dövmeli pazularıma çarpacaktı. Kız kördü ama dokunduğu an kız ile erkek anatomisini çözemeyecek kadar salak değildi. Dükkânda çıtkırıldım Kader yerine Maşa ile Koca Ayı’daki o boz aynının dikildiğini şak diye anlardı.
Kalıbıma yakışmayan bir esneklikle belimi kıvırarak Leyla’dan uzaklaştım. Kastamonu köçekleri benim yanımda halt etsin. Uzaklaştım uzaklaşmasına da o esnada burnuma dolan kuru lavanta polenleri genzimi öyle bir yaktı ki beynim kafatasımın içinde takla attı.
Hapşırık geliyordu. Hem de öyle böyle değil! gecekondunun çatısını uçuracak cinsten bir fırtına kopmak üzereydi.
Eğer o hapşırığı koyuverseydim, dükkânda ne kadar kuru çiçek varsa havaya uçar, sesimden Tarihi Çarşı’daki bütün güvercinler havalanırdı. Panikle iki parmağımla burnumu kerpeten gibi sıktım, ağzımı tişörtümün yakasına gömdüm.
Hapşırık içimde patladı. Bütün göğüs kafesim sarsıldı, gözlerimden yaş fışkırdı ve dışarıya sadece tıkanmış bir düdüklü tencerenin can çekişmesine benzeyen boğuk bir "Hımpfff!" sesi sızdı.
Leyla’nın havada asılı duran eli bir an duraksadı. Yüzündeki telaş yerini tatlı bir tebessüme bıraktı. Dudaklarının kenarındaki o iki küçük çukur öyle bir belirdi ki içimdeki motor yağı kokan sokak serserisi bir anlığına nakavt oldu.
"Çok yaşa canım," dedi kıkırdayarak. "Lavanta tozu ilk başta herkesi böyle çarpar. Vazoyu yakaladın, değil mi? Ayak seslerinden ve havadaki rüzgârdan anladım, son anda yetiştin. Reflekslerin ne kadar da çevikmiş meğer."
Dalga mı geçiyorsun güzelim? Ecdadım bellendi şu beş dakikada. Yapma.
Leyla elini geri çekip önlüğünün ceplerine daldırdı. "Böyle olmayacak Kader," dedi düşünceli bir sesle. Başını hafifçe yukarı kaldırıp göremeyen gözlerini tam çenemin hizasına dikti. "Seni bütün gün böyle bir köşede çaresiz bırakamam. Konuşamıyorsun diye seni sessizliğe mahkûm etmek bana çok bencilce geliyor. Hem benim de dükkânı sana anlatabilmem, iletişim kurmamız lazım."
Gözlerimi kısıp kıza baktım. Ne yapacaktı yani? Masaya vurup mors alfabesi mi öğretecekti bize?
"Akıllı telefonun var, değil mi?" diye sordu Leyla. "Görme engelliler ve konuşma zorluğu çekenler için geliştirilen sesli erişilebilirlik uygulamaları var. Ekrandaki metni doğrudan sese döküyor. Sen oraya yazarsın, telefonun bana sesli okur. Böylece ikimiz de rahat rahat sohbet ederiz. Ne dersin?"
Kafamın içinde bir an sarı bir lamba yandı.
Telefon mu?
Elim istemsizce arka cebime gitti. Ekranı baştan aşağı kurşun yemiş gibi çatlamış, dokunmatiği kafasına göre takılan külüstür cihazı yokladım. Ulan benim o sucuk gibi kalın, nasırlı parmaklarımla ufacık dokunmatik ekranda harfleri tutturmam başlı başına bir cerrahi işlemdi! Ama Leyla’nın o narin yüzündeki heyecan öyle sahici, öyle umut doluydu ki "Yok olmaz" diyebilmem ne mümkün?
Külüstürü cebimden çıkardım. Çeviri ve metin okuma programını açtım. Hoparlörün sesini biraz kıstım. Tarihi Çarşı'ya kadar sesi duyurup rezil olmaya lüzum yoktu.
Ekrana koca başparmağımla güç bela dokunmaya başladım. Sanki ellerim terlemeye başlamıştı. Ama geldiğimden beri hareketsiz kalmaktan yoksunluk krizi geçiren parmaklarımı hareket ettirecek bir bahane bulabilmiş olmam bir nebze içimdeki kuduruk tilkiyi tatmin etmişti. Yazdım:
Tamam. Buradan anlaşalım.
Uygulamanın hoparlöründen son derece duygusuz, mekanik ve kibar bir kadın robot sesi dükkânın ahşap tavanında çınladı:
" Tamam. Buradan anlaşalım.
Leyla ellerini birbirine çarpıp çocuksu bir sevinçle gülümsedi. "Harika! İşte bu kadar. Sesin biraz…korkunç oldu ama olsun. Hiç yoktan iyidir. En azından artık bir sesin var Kader."
Kader’ine tüküreyim senin... diye geçirdim içimden ama kıza kıyamadım. Madem konuşacaktık, biraz ortamı yumuşatalım dedim. Ekrana hızlıca yazmaya çalıştım:
Kusura bakma abla, vazo az kalsın elimden kayıyordu, biraz sakarım.
Fakat o çatlak ekran yine azizliğine uğradı. Başparmağım 'sakarım' yerine hemen yanındaki harflere çarptı, otomatik düzeltme devreye girdi ve ben daha ne olduğunu anlamadan robot kadın sesi tüm ciddiyetiyle odaya okudu:
"Kusura bakma abla, vazo az kalsın elimden kayıyordu, biraz sarhoşum."
Gözlerim yuvalarından fırladı. Telefonun kilit tuşuna panikle öyle bir abandım ki az kalsın kilit düğmesini sonsuza dek telefonun içine gömecektim.
Leyla bir an dondu. Yüzündeki gülümseme donakaldı, dudakları şaşkınlıkla 'O' şeklini aldı. Sonra öyle bir kahkaha patlattı ki, dükkânın tepesinde asılı duran kuru lavanta demetleri bile o kahkahanın rüzgarıyla hafifçe salındı. Gülmekten tezgâhın kenarına tutunmak zorunda kaldı.
"Sarhoş musun?" dedi nefesi kesilerek. "Sabah sabah mı Kader? Rıza Bey bana nasıl bir kız gönderdi böyle? Yoksa buraya gelmeden önce heyecandan bir şeyler mi içtin?"
Ben kıpkırmızı kesilmiştim. İki metrelik sokak serserisi, sabahın sekizinde kör bir çiçekçi kızın karşısında şebek olmuştu resmen. Ekrana aceleyle, tek tek basarak doğrulttum:
"Otomatik düzeltme yaptı. Sakarım diyecektim."
Robot ses cümleyi okuyunca Leyla gözlerini silerek derin bir nefes aldı. "Tamam tamam, takılıyorum sadece. Sakar olman hiç önemli değil. Yeter ki o güzel canını sıkma."
Yavaşça tezgâhın arkasından dolanıp dükkânın ortasına doğru yürüdü. Bastonunu kullanırken biraz zorlanıyor gibiydi. Gözlerim kısıldı. Aynı köşeye iki kez kalçasını vurmuştu. Ahşap basamakların hemen başındaki kapağın önünde durdu.
"İlk işimiz bodrumdan başlıyor," dedi başıyla alt katı işaret ederek. "Aşağıda kurutma odası var. Nemini tamamen kaybetmiş ortancalar ve okaliptüs dalları tahta kasaların içinde bekliyor. Onları yukarı taşımamız gerek. Ama çok dikkatli olmalısın. Basamaklar biraz dardır. Kasalar da biraz ağır. İstersen ikimiz birlikte tutalım, tek başına belini incitmeni istemem tatlım."
Belimi incitmek mi?
Ulan ben Gültepe Yokuşu'nda tek başıma hurda demir arabasını yokuş yukarı koşturmuş adamdım! O kasaları çay bardağı niyetine tepeme dikerdim.
Ama şimdi gidip tek elimle üç kasayı birden yukarı fırlatırsam, Leyla "Bu nasıl bir kız gücü?" diye şüpheye düşecekti. Bir kere daha kendi gücümü saklamak, iki kiloluk ahşap kasanın altında kıvranıp, zorlanıyormuş gibi yaparak inlemek zorundaydım.
Külüstür telefonun ekranına basıp robot kadına son sözü söylettim:
"Sen zahmet etme canım, ben taşırım."
Canım…ehehe…
Kızın yüzündeki o melek gibi tebessümü arkamda bırakıp, dükkânın o karanlık bodrum basamaklarına doğru parmak uçlarımda seke seke indim.
Aşağıdaki tozlu tahtaların arasına adımımı atarken tek bir şey biliyordum: Bu dükkânda geçireceğim her dakika, o buz gibi lağım çukurundan bin kat daha tehlikeliydi. Çünkü o lağım sadece üstümü kirletirdi. Bu kızla geçen her saniye kardiyolojiye randevu almama sebepti…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

167okunma 52beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.