KÖR MAVİ kitap kapağı

2. bölüm / 10

KÖR MAVİ

2. Bölüm: Gölgelerin Kalbinde

Vaveyla Yazarı: Miyuki Miyuchan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 2. Bölüm: Gölgelerin Kalbinde

Şatodaki devasa demir kapının gürültüyle kapanış sesi, koca salonda buz gibi bir yankı bıraktı. Salondaki şöminenin alevleri cılızlaşmış, geriye sadece taş duvarlara vuran gölgeler kalmıştı.
Mina, bileğindeki Kael’e ait o dondurucu baskıyı her hücresinde hissediyordu. Kael, onun bileğini bırakmamış, tam aksine parmaklarını bir pranga gibi sıkılaştırmıştı. Ancak Mina ne geri çekildi ne de acı çektiğini belli eden bir mimik verdi. Sol tarafındaki kör gözü, gölgelerin arasında tam bir sessizliğe gömülmüşken; sağ tarafındaki canlı, parıltılı mavi gözü Kael’in yüzündeki en ufak duygusal kırıntıyı bile yakalamak istercesine keskin bakıyordu.
"Nasıl biteceğine sen karar vereceksin demek?" dedi Mina, sesinde tehlikeli bir sakinlikle. "Yüzyıllardır bu krallıkta her şeye karar vermeye alışmışsın, Kael. Ama ben senin boyun eğdirebildiğin o korkak insanlardan ya da önünde diz çöken kölelerinden biri değilim."
Kael’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Yüzündeki o alaycı tebessüm yeniden belirse de gözlerinde katı, karanlık bir ciddiyet vardı. Yavaşça Mina’nın bileğini bıraktı ama aralarındaki o boğucu mesafeyi açmadı. Bir adım geri çekilip elini arkasında birleştirdi, bir avcı edasıyla Mina’nın etrafında ağır ağır dönmeye başladı.
"Korkak olmadığın kesin," dedi Kael, adımları taş zeminde hiç ses çıkarmıyordu. "Bir büyücü olarak Eos’un kalbine, benim sarayıma kadar silahsız ve yalnız gelmen ya katıksız bir cesaretin ya da katıksız bir aptallığın eseri. Hangisi olduğunu zaman gösterecek."
Mina, onun etrafında attığı turlara kanmadan başını dimdik tuttu. Parmak uçlarında az önce sönen büyü kıvılcımları yerini derin bir zihinsel odaklanmaya bırakmıştı. O bir Büyücü Savaşçı’ydı; bedeni ve zihni en ağır çatışmalara göre eğitilmişti. Kael’in fiziksel üstünlüğünün ve vampir reflekslerinin farkındaydı ama onun asıl silahı, Kael’in tahmin bile edemeyeceği iradesiydi.
"Beni küçümsemek, yapacağın en büyük hata olur," dedi Mina. "Buraya yalnız geldim çünkü senin o görkemli sarayının içindeki çürümüşlüğü tek başıma yıkabileceğimi biliyorum. Eos Krallığı'nı donduran o acımasız soğuk, aslında senin kalbinden yayılıyor."
Kael adımlarını tam Mina’nın arkasında durdurdu. Eğilip kulağına doğru fısıldadığında, nefesi Mina’nın boynundaki ince deriyi buz kesti.
"Kalbim mi?" diye sordu Kael, alçak ve gürültülü bir hırıltıyla. "Bir vampirin kalbinden sıcaklık beklemek ne büyük bir naiflik, küçük büyücü. Benim kalbim bu krallığın taşları kadar sert ve dondurucudur. Ve sen o ateşı yakmaya çalışırken sadece kendi parmaklarını yakacaksın."
Mina aniden arkasına döndü. Sağ gözündeki mavi parıltı, şöminenin son alevleriyle birleşip adeta parladı. Yüzü Kael’in yüzüne santimler kadar yakındı.
"Parmaklarım yansa da umurumda değil," dedi Mina, her bir kelimeyi üzerine basa basa söyleyerek. "O ateşi yakacağım. Ve senin o gururla taşıdığın tahtın, küllerin altında kaldığında gözlerinin içine bakıp güleceğim."
Kael, onun bu sarsılmaz duruşu karşısında bir anlık duraksadı. Yüzyıllardır Eos’un tahtında oturan bu soğuk ve otoriter lider, ilk defa birinin bakışlarında kendi sonunu görür gibi olmuştu. Ama bu durum onu korkutmak yerine, içindeki o tehlikeli, bastırılmış dürtüyü uyandırdı. Bu kadın sadece bir düşman değildi; o, Kael’in buz tutmuş dünyasına giren yakıcı bir kasırgaydı.
Kael elini kaldırıp şatonun karanlık koridorlarına doğru işaret etti. Odadaki devasa meşaleler ani bir rüzgârla kendiliğinden söndü, geriye sadece pencereden süzülen o hastalıklı mavi ay ışığı kaldı.
"Madem buraya tahtımı yıkmaya geldin," dedi Kael, sesi karanlığın içinden dökülürken. "Sana bu şatoda bir yer vereceğim, Mina. Kendi gözlerinle gör; bu gölgelerin arasından kaçışın olmadığını, bu krallığın sahibinin kim olduğunu öğren. Zindanlara atılmayacaksın... Hayır, bu senin için çok kolay bir kaçış olurdu. Benim misafirim olacaksın. Ve her gün, beni yok etmeye çalışırken kendi çaresizliğinle yüzleşeceksin."
Mina, karanlığın içinde Kael’in gözlerinin kızıl bir parıltıyla parladığını gördü. Bileğindeki hafif sızı, içindeki öfkeyi daha da büyütüyordu. Kael onu bir tutsak gibi değil, bir rakip gibi yanına alıyordu; bu da oyunun düşündüğünden çok daha tehlikeli bir boyuta taşındığı anlamına geliyordu.
"Misafiriniz olmayı kabul ediyorum, Lord Kael," dedi Mina, dudaklarında buz gibi bir tebessüm belirirken. "Ama unutma; bir yılana yuvanın kapılarını açarsan, koynunda uyanacağın sabah zehriyle tanışırsın."
Kael hafifçe güldü. Bu gülüşte ne bir eğlence ne de bir hafiflik vardı; tamamen yaklaşan fırtınanın habercisi olan karanlık bir tondu.
"Zehirini merakla bekliyorum, Mina," dedi Kael. "Şimdi, muhafızlar sana odana kadar eşlik edecek. Dinlen... Çünkü Eos'ta geceler çok uzundur ve yarın ilk dersini alacaksın."
Salonun kapıları gürültüyle açılırken, içeri giren zırhlı iki vampir muhafızı Mina’nın arkasında belirdi. Mina, Kael’e son bir kez o keskin mavi gözüyle baktı, ardından arkasını dönüp karanlık koridora doğru adımladı. Şatonun derinliklerine doğru ilerlerken, arkasında kendisini izleyen o soğuk ve tehlikeli bakışları hâlâ sırtında hissedebiliyordu.
Görünüşe göre bu savaş, kılıçlarla veya büyüyle değil; zihinlerin, iradelerin ve karanlık arzuların çarpışmasıyla sürecekti.Muhafızların meşale ışıklarının gölgesinde ilerlerken şatonun dondurucu soğuğu Mina’nın kemiklerine kadar işliyordu. Taş koridorların genişliği, adımlarının yankısını devasa bir kanyonun içindeymiş gibi büyütüyordu. Duvarlara asılı olan eski tablolardaki yüzler—Eos’un geçmişteki acımasız hükümdarları—sanki karanlığın içinden Mina’nın her bir adımını takip ediyor, onu bu yabancı topraklarda yalnız bırakmıyordu.
Muhafızlar, şatonun üst kulelerine çıkan döner taş merdivenlerin önünde durdu. Ağır, oymalı ahşap bir kapıyı araladıklarında Mina içeriye adım attı.
Oda, şatonun geri kalanı gibi yüksek tavanlı ve karanlıktı. Ortada devasa, koyu kırmızı kadife örtülerle kaplı bir yatak; kenarda ise dışarıdaki soluk mavi gökyüzünü ve donmuş kayalıkları gören devasa bir kavisli pencere duruyordu. Masanın üzerinde yanan tek bir mum, odayı loş bir sarı ışıkla aydınlatıyordu.
"Lord Kael'in emridir," dedi muhafızlardan biri, sesi taş kadar sertti. "Bu kuleden izinsiz ayrılmanız yasaktır. İhtiyacınız olan her şey odada mevcuttur."
Kapı üzerlerine ağır bir gürültüyle kapandı ve kilit sesi koridorda yankılandı.
Mina derin bir nefes verdi. Sol tarafındaki kör gözünde hafif bir sızı hissetti; ne zaman büyü gücünü zorlasa ya da duygusal olarak köşeye sıkışsa o tarafta bir baskı oluşurdu. Yavaşça pencerenin önüne doğru yürüdü. Buz tutmuş cama parmak uçlarıyla dokunduğunda, camın üzerindeki ince buz tabakası hafif bir cızırtıyla eridi.
Aşağıda, Eos Krallığı'nın donmuş toprakları sonsuz bir karanlık gibi uzanıyordu. Bu diyarda vakit kavramı yoktu; sadece bitmek bilmeyen bir alacakaranlık hüküm sürerdi.
"Kendi misafiriymiş..." diye fısıldadı Mina kendi kendine. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "Beni burada tutarak irademi kırabileceğini sanıyor."
Tam o sırada, odanın köşesindeki gölgelerin içinden hafif bir kıpırdanma oldu. Şöminenin yanındaki gölge, aniden bir insan silüetine bürünerek yoğunlaştı.
Mina refleksle arkasını döndü, parmak uçlarında mavi büyü kıvılcımları anında yeniden çaktı. "Kim var orada?"
Gölgelerin arasından süzülerek çıkan figür, Kael’den başkası değildi. Kapı kilitli olmasına rağmen, gölgeleri bir kapı gibi kullanarak odaya zahmetsizce sızmıştı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifadeyle Mina’ya bakıyordu.
"Kendi odanda bile bu kadar tetikte olman yorucu olmalı, Mina," dedi Kael, adımlarını yavaşça yatağın yanındaki masaya doğru atarak. Üzerindeki karanlık aura, odadaki mum ışığını bile bastıracak kadar güçlüydü.
Mina büyü enerjisini söndürmedi, sağ mavi gözünü Kael’in üzerine kilitledi. "Benim odam mı? Burası bir zindandan farksız, Kael. Ve gölgelerin arkasına saklanıp kadınların odasına sızmak bir lorda pek yakışmıyor."
Kael hafifçe kıkırdadı. Bu ses, gecenin sessizliğinde hem çok yakın hem de tehlikeli bir melodi gibiydi. Mina’ya doğru bir adım daha attı.
"Bu şatoda gördüğün her gölge, bastığın her taş ve aldığın her nefes bana ait," dedi Kael, sesi fısıltıya dönüşürken. "Sana bu kapıları ben açtım Mina. Ve gölgelerimin ulaşamadığı hiçbir köşe yok."
Mina geri adım atmadı. Kael tam karşısında durduğunda, aralarındaki çekim ve nefret odadaki havayı ağırlaştırdı. Vampir lordunun gözlerindeki o gizemli parıltı, Mina’nın zihnindeki tüm kalkanları zorluyordu.
"O halde gölgelerine söyle," dedi Mina, yüzünü ona doğru kaldırarak. "Beni izlerken çok dikkatli olsunlar. Çünkü karanlığın en koyu olduğu an, bir kıvılcımın her şeyi yakabileceği andır."
Kael’in bakışları Mina’nın parıldayan sağ gözünden, dudaklarına doğru kaydı. Aralarındaki bu tehlikeli oyun, her geçen saniye daha da derinleşiyordu.
Sol tarafındakiseğirdi. O tarafı karanlığa mahkûm edilmişti ama aynı zamanda sıradan insanların göremediği bir şeyi hissetmesini sağlıyordu: Büyünün akışını. Şatonun taş duvarlarının içinden bir damar gibi geçen ince, soğuk bir büyü akımı vardı. Bu akım, Kael'in varlığıyla besleniyor ve tüm kalyon gibi heybetli yapıyı ayakta tutuyordu.
Mina, odadaki yatağa bakıp bir an duraksadı. Koyu kırmızı kadife örtüler, sanki bir tuzakmış gibi onu kendine çağırıyordu. Ama uyumak, şu an yapacağı en büyük zayıflık olurdu. Yatağın kenarına oturmak yerine, odanın ortasındaki boş alanda bağdaş kurup yere oturdu. Solucan gibi kıvrılan soğuk zemin, diz kapaklarından içeri sızdı. Zihnini berraklaştırmak için derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Büyücü Savaşçı eğitimi ona en zor şartlarda bile zihnini bir kalkan gibi korumayı öğretmişti. Avucunu yere koydu. Sağ gözünü kapatıp zihninin içindeki o mavi aleve odaklandı. Çok geçmeden, avucundan taş zemine doğru kılcal damarlar gibi yayılan Mavi bir ışık süzüldü. Bu ışık, şatonun zeminindeki taşların arasından süzülerek alt katlara doğru bir casus gibi ilerlemeye başladı.
Mina, büyüsü aracılığıyla şatonun haritasını zihninde çıkarmaya çalışıyordu. Taşların soğukluğu, koridorların boşluğu ve... aniden çarpan devasa bir engel!
Zihnindeki mavi ışık, şatonun alt zindanlarına ulaşamadan kapkaranlık, geçit vermez bir duvara tosladı. O karanlık duvar, tıpkı Kael’in gözleri gibi kırmızı bir parıltıyla titredi.
“Beni dikizlemeye çalışman çok şirin, küçük büyücü.”
Kael’in sesi zihninin içinde yankılandığında Mina gözlerini hızla açtı! Nefes nefese kalmıştı, avucunu yerden çekti. Avucunun ortasında hafif bir yanık izi oluşmuştu; Kael’in zihinsel kalkanı onun büyüsünü geri püskürtmüştü.
Mina elini sıktı ve dudaklarını ısırdı. "Demek zindanlarda sakladığın bir şeyler var, Kael," diye fısıldadı. "Bunu öğrendiğim iyi oldu."
Zamanın durduğu bu topraklarda saatlerin nasıl geçtiğini anlamak imkânsızdı. Ancak pencereden süzülen soluk mavi ışık hafifçe griye çalmaya başladığında, odanın ağır ahşap kapısının kilit mekanizması büyük bir gürültüyle döndü.
Kapı açıldı ve içeriye uzun boylu, gümüş rengi zırhlar kuşanmış, yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile olmayan kadın bir vampir girdi. Belinde iki adet kavisli kılıç taşıyordu.
"Ben Kael’in muhafız komutanı, Vespera," dedi kadın. Sesi tıpkı bir kılıcın kınından çıkarken çıkardığı o metalik ve soğuk sesti. "Lord Kael seni alt avluda bekliyor. Hazırlanman için zamanın yok, hemen geliyorsun."
Mina doğruldu. Üzerindeki savaşçı kıyafetlerini düzeltti, siyah saçlarını geriye doğru topladı. Sağ mavi gözü, Vespera’nın soğuk bakışlarıyla kesişti.
"Hazırlanmaya ihtiyacım yok," dedi Mina kendinden emin bir sesle. "Önden buyur."
Vespera’nın dudakları hafifçe kıvrıldı ama bu bir tebessüm değil, tehlikeli bir küçümsemeydi. Arkasını dönüp koridora adım attı, Mina da onu takip etti.
Şatonun derinliklerine inen uzun, basamakları aşınmış merdivenlerden geçtiler. Her adımda hava daha da soğuyor, taşlardan nem ve küf kokusu yükseliyordu. Nihayet devasa bir kemerin altından geçerek etrafı yüksek surlarla çevrili, üstü açık alt avluya çıktılar.
Avlu, donmuş bir zeminle kaplıydı. Surların üzerinde onlarca vampir muhafızı dizilmiş, aşağıya bakıyordu. Ortada ise, elinde hiçbir silah olmadan, sadece siyah pelerini rüzgârda dalgalanan Kael duruyordu.
Kael, Mina’nın avluya adım attığını görünce yavaşça ona döndü. Kızıl gözleri, sabahın bu soluk ışığında adeta yanardağ lavı gibi parıldıyordu.
"Gece iyi dinlenebildin mi?" diye sordu Kael, sesinde alaycı bir tonla. "Zihnime sızmaya çalışırken pek dinlenmişe benzemiyordun ama."
Surlardaki muhafızlardan hafif bir uğultu yükseldi. Mina ise hiç oralı olmadı; avlunun ortasına doğru ilerledi ve Kael ile arasında birkaç metre kalana kadar durmadı.
"Sadece ev sahibimin ne sakladığını merak ettim," dedi Mina soğukkanlılıkla. "Peki bu 'ders' nasıl olacak? Bana laf kalabalığı mı yapacaksın, yoksa dövüşecek miyiz?"
Kael arkasındaki muhafızlardan birine elini kaldırdı. Muhafız, avlunun kenarından uzun, çelik bir kılıç fırlattı. Kael kılıcı havada zahmetsizce yakaladı. Kılıcın keskin ucu donmuş zemine değdiğinde ince bir buz kırılması sesi duyuldu.
"Eos’ta kural şudur, Mina," dedi Kael, kılıcın kabzasını kavrayarak. "Güçlü olan yaşar, zayıf olan ise sadece bir besindir. Bana büyücü ve savaşçı olduğunu söyledin. Bugün, o lafların arkasında durup duramayacağını göreceğiz. Büyünü kullanabilirsin. Silahını çek."
Mina, sırtındaki kınından kendi kavisli savaşçı kılıcını çıkardı. Çeliğin soğukluğu parmaklarına yayıldı. Sol tarafındaki kör gözünün verdiği açı eksikliğini kapatmak için vücudunu hafifçe yan çevirdi, sağ mavi gözünü Kael’in hareketlerine kilitledi. Sol elinin parmak uçlarında ise o mavi büyü enerjisi yeniden toplanmaya başladı.
"Bana acımanı istemiyorum, Kael," dedi Mina, kılıcını öne doğru uzatarak.
Kael’in dudaklarında ölümcül bir gülümseme belirdi. "Sana acıyacağımı da nereden çıkardın?"
Daha sözü bitmeden, Kael bir insan gözünün takip edemeyeceği bir hızla Kael’in gözlerindeki o karanlık parıltı, Mina’nın sözleriyle birlikte bir an için yerini derin bir merak izine bıraktı. Yüzyıllardır Eos Krallığı’nda kimse onun gözlerinin içine bu kadar yakından bakmaya, hedeflerini bu denli açık ve fütursuzca dile getirmeye cüret edememişti. İki taraf da geri adım atmıyordu; aralarındaki mesafe o denli azalmıştı ki, Mina Kael’in teninden yayılan o dondurucu buz hissini doğrudan kendi yüzünde hissedebiliyordu.
"Bir kıvılcım..." diye mırıldandı Kael. Sesi, mum ışığının bile titremesine sebep olacak kadar derinden geliyordu. Elini ağır ağır kaldırdı. Uzun, mermer kadar pürüzsüz ve soğuk parmakları Mina’nın yüzünün sol tarafına, o karanlığa gömülü kör gözünün hemen yanındaki şakağına doğru süzüldü. Mina refleks olarak kaskatı kesildi ama başını geriye çekmedi.
Kael'in parmak uçları, Mina’nın elmacık kemiği boyunca aşağıya, yanağına doğru hafifçe kaydı. "Peki ya o kıvılcım," dedi Kael, başını hafifçe eğip doğrudan Mina'nın parıldayan sağ mavi gözüne bakarak, "sardığı dünyayı yakıp yıkmadan önce kendi sahibini küle çevirirse? O zaman bu cesaretinin bir anlamı kalır mı?"
Mina, tenine değen o dondurucu dokunuşla içindeki büyü enerjisinin yeniden çakıştığını hissetti. Sol tarafındaki kör gözünde aniden keskin bir sızı belirdi; bu, damarlarındaki kadim büyü gücünün Kael'in varlığına verdiği doğal bir tepkiydi. Ancak bu acıyı yüzüne yansıtmadı. Sol elini hızla kaldırarak Kael’in bileğini yakaladı. Parmaklarını vampir lordunun buz gibi derisine bastırdı.
"Küllerimden bile doğacak olsam, o ateşi yakmaktan vazgeçmeyeceğim," dedi Mina. Sesindeki her kelime bir yemin kadar ağır ve berraktı. "Beni kuleye kapatarak, gölgelerinle etrafımı sararak irademi kıracağını sanıyorsun. Ama unuttuğun bir şey var, Kael. Ben karanlıktan korkmam. Karanlık, benim sol tarafımdaki evimdir."
Kael, bileğini sıkan o sıcak ve dirençli elin baskısını hissettiğinde dudaklarında belirsiz, tehlikeli bir tebessüm şekillendi. Mina’nın gücü sadece avucunda taşıdığı büyüden gelmiyordu; onun asıl gücü, kırılmayan ve bükülmeyen o sarsılmaz ruhundaydı. Bu durum Kael için hem büyük bir tehdit hem de yüzyıllardır hissetmediği kadar canlı bir tahrikti.
"Evini çok iyi tanıyor gibisin," dedi Kael, bileğini Mina’nın kavrayışından tek bir yumuşak ama karşı konulmaz hamleyle kurtararak. Bir adım geri çekildi. Gölgeler, şatonun yüksek tavanından dökülen kumaşlar gibi arkasında dalgalanmaya başladı. "Ama Eos Krallığı'nın karanlığı, senin alışık olduğun masum gölgelere benzemez. Burada karanlık canlıdır, Mina. Sen fark etmeden ruhunu kemirir, seni kendi silahınla vurur."
Mina elini indirdi, parmaklarını sıkarak yumruk yaptı. "Denemesi bedava, Lord Kael. Yarın ilk dersimi vereceğini söylemiştin. Sakın bana merhamet etmeye kalkma."
Kael arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki donmuş vadilere, şatonun etrafını saran sarp kayalıklara ve bitmek bilmeyen alacakaranlığa baktı.
"Merhamet mi?" dedi Kael, başını hafifçe yana eğerek. "Eos Krallığı’nda merhamet kelimesi yüzyıllar önce donarak öldü. Yarın günün ilk saatlerinde—eğer bu diyarda gün diye bir şeyden bahsedebilirse—şatonun alt avlusunda olacaksın. Bana o çok güvendiğin büyü gücünü ve savaşçılığını gerçekten sergileyeceksin."
Kael yeniden Mina’ya döndü. Odanın köşesindeki gölgeler onun etrafını sarmaya, bedenini bir sis gibi kaplamaya başladı. Yüzü karanlığın içinde kaybolmadan önceki son anlarda, kızıl gözleri gecenin ortasında iki kan damlası gibi parladı.
"İyi uykular, küçük büyücü. Çünkü bu şatoda geçireceğin her gece, hayatının en uzun gecesi olacak."
Kael’in son sözleri odanın taş duvarlarında yankılanırken, gölgeler bir anda dağıldı ve odada yalnız kaldı. Şöminedeki cılız mum ateşi tekrar hafifçe sallandı. Kapı hâlâ dışarıdan kilitliydi.
Mina derin bir nefes alıp göğsünü kaldırdı. Kalbi hızla çarpıyordu ama bu korkudan değil, damarlarında gezinen o vahşi ad adrenalinden kaynaklanıyordu. Pencerenin önüne geçti, alacakaranlığın hüküm sürdüğü Eos vadisine baktı. Sağ mavi gözü karanlıkta bir fener gibi parlarken, içindeki karar daha da perçinlenmişti.
Bu şatoya adım atarak kurban olmayı değil, avcı olmayı seçmişti. Ve Kael ne kadar güçlü, ne kadar soğuk olursa olsun; bu taht odasının soğuk duvarları arasına bir kez ateş düşmüştü.Mina, penceremin soğuk camından dışarıya bakarken zihnindeki düşünceler bir fırtına gibi çalkalanıyordu. Eos’un bitmek bilmeyen alacakaranlığı altında donmuş vadi, adeta devasa bir mezarlığı andırıyordu. Ancak o, buraya gömülmeye gelmemişti. Şatonun her bir taşına işlemiş olan o kadim vampir büyüsünü, duvarların ardındaki gizli geçitleri ve Kael’in krallığını ayakta tutan karanlık gücün kaynağını çözmek zorundaydı.
Sol tarafındaki kör gözü hafifçe seğirdi. O tarafı karanlığa mahkûm edilmişti ama aynı zamanda sıradan insanların göremediği bir şeyi hissetmesini sağlıyordu: Büyünün akışını. Şatonun taş duvarlarının içinden bir damar gibi geçen ince, soğuk bir büyü akımı vardı. Bu akım, Kael'in varlığıyla besleniyor ve tüm kalyon gibi heybetli yapıyı ayakta tutuyordu.
Mina, odadaki yatağa bakıp bir an duraksadı. Koyu kırmızı kadife örtüler, sanki bir tuzakmış gibi onu kendine çağırıyordu. Ama uyumak, şu an yapacağı en büyük zayıflık olurdu. Yatağın kenarına oturmak yerine, odanın ortasındaki boş alanda bağdaş kurup yere oturdu. Solucan gibi kıvrılan soğuk zemin, diz kapaklarından içeri sızdı. Zihnini berraklaştırmak için derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Büyücü Savaşçı eğitimi ona en zor şartlarda bile zihnini bir kalkan gibi korumayı öğretmişti. Avucunu yere koydu. Sağ gözünü kapatıp zihninin içindeki o mavi aleve odaklandı. Çok geçmeden, avucundan taş zemine doğru kılcal damarlar gibi yayılan Mavi bir ışık süzüldü. Bu ışık, şatonun zeminindeki taşların arasından süzülerek alt katlara doğru bir casus gibi ilerlemeye başladı.
Mina, büyüsü aracılığıyla şatonun haritasını zihninde çıkarmaya çalışıyordu. Taşların soğukluğu, koridorların boşluğu ve... aniden çarpan devasa bir engel!
Zihnindeki mavi ışık, şatonun alt zindanlarına ulaşamadan kapkaranlık, geçit vermez bir duvara tosladı. O karanlık duvar, tıpkı Kael’in gözleri gibi kırmızı bir parıltıyla titredi.
“Beni dikizlemeye çalışman çok şirin, küçük büyücü.”
Kael’in sesi zihninin içinde yankılandığında Mina gözlerini hızla açtı! Nefes nefese kalmıştı, avucunu yerden çekti. Avucunun ortasında hafif bir yanık izi oluşmuştu; Kael’in zihinsel kalkanı onun büyüsünü geri püskürtmüştü.
Mina elini sıktı ve dudaklarını ısırdı. "Demek zindanlarda sakladığın bir şeyler var, Kael," diye fısıldadı. "Bunu öğrendiğim iyi oldu."
Zamanın durduğu bu topraklarda saatlerin nasıl geçtiğini anlamak imkânsızdı. Ancak pencereden süzülen soluk mavi ışık hafifçe griye çalmaya başladığında, odanın ağır ahşap kapısının kilit mekanizması büyük bir gürültüyle döndü.
Kapı açıldı ve içeriye uzun boylu, gümüş rengi zırhlar kuşanmış, yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile olmayan kadın bir vampir girdi. Belinde iki adet kavisli kılıç taşıyordu.
"Ben Kael’in muhafız komutanı, Vespera," dedi kadın. Sesi tıpkı bir kılıcın kınından çıkarken çıkardığı o metalik ve soğuk sesti. "Lord Kael seni alt avluda bekliyor. Hazırlanman için zamanın yok, hemen geliyorsun."
Mina doğruldu. Üzerindeki savaşçı kıyafetlerini düzeltti, siyah saçlarını geriye doğru topladı. Sağ mavi gözü, Vespera’nın soğuk bakışlarıyla kesişti.
"Hazırlanmaya ihtiyacım yok," dedi Mina kendinden emin bir sesle. "Önden buyur."
Vespera’nın dudakları hafifçe kıvrıldı ama bu bir tebessüm değil, tehlikeli bir küçümsemeydi. Arkasını dönüp koridora adım attı, Mina da onu takip etti.
Şatonun derinliklerine inen uzun, basamakları aşınmış merdivenlerden geçtiler. Her adımda hava daha da soğuyor, taşlardan nem ve küf kokusu yükseliyordu. Nihayet devasa bir kemerin altından geçerek etrafı yüksek surlarla çevrili, üstü açık alt avluya çıktılar.
Avlu, donmuş bir zeminle kaplıydı. Surların üzerinde onlarca vampir muhafızı dizilmiş, aşağıya bakıyordu. Ortada ise, elinde hiçbir silah olmadan, sadece siyah pelerini rüzgârda dalgalanan Kael duruyordu.
Kael, Mina’nın avluya adım attığını görünce yavaşça ona döndü. Kızıl gözleri, sabahın bu soluk ışığında adeta yanardağ lavı gibi parıldıyordu.
"Gece iyi dinlenebildin mi?" diye sordu Kael, sesinde alaycı bir tonla. "Zihnime sızmaya çalışırken pek dinlenmişe benzemiyordun ama."
Surlardaki muhafızlardan hafif bir uğultu yükseldi. Mina ise hiç oralı olmadı; avlunun ortasına doğru ilerledi ve Kael ile arasında birkaç metre kalana kadar durmadı.
"Sadece ev sahibimin ne sakladığını merak ettim," dedi Mina soğukkanlılıkla. "Peki bu 'ders' nasıl olacak? Bana laf kalabalığı mı yapacaksın, yoksa dövüşecek miyiz?"
Kael arkasındaki muhafızlardan birine elini kaldırdı. Muhafız, avlunun kenarından uzun, çelik bir kılıç fırlattı. Kael kılıcı havada zahmetsizce yakaladı. Kılıcın keskin ucu donmuş zemine değdiğinde ince bir buz kırılması sesi duyuldu.
"Eos’ta kural şudur, Mina," dedi Kael, kılıcın kabzasını kavrayarak. "Güçlü olan yaşar, zayıf olan ise sadece bir besindir. Bana büyücü ve savaşçı olduğunu söyledin. Bugün, o lafların arkasında durup duramayacağını göreceğiz. Büyünü kullanabilirsin. Silahını çek."
Mina, sırtındaki kınından kendi kavisli savaşçı kılıcını çıkardı. Çeliğin soğukluğu parmaklarına yayıldı. Sol tarafındaki kör gözünün verdiği açı eksikliğini kapatmak için vücudunu hafifçe yan çevirdi, sağ mavi gözünü Kael’in hareketlerine kilitledi. Sol elinin parmak uçlarında ise o mavi büyü enerjisi yeniden toplanmaya başladı.
"Bana acımanı istemiyorum, Kael," dedi Mina, kılıcını öne doğru uzatarak.
Kael’in dudaklarında ölümcül bir gülümseme belirdi. "Sana acıyacağımı da nereden çıkardın?"
Daha sözü bitmeden, Kael bir insan gözünün takip edemeyeceği bir hızla yerinden fırladı! Bir an önce durduğu yerde sadece bir gölge vardı, bir saniye sonra ise kılıcı Mina’nın boynuna doğru havayı keserek geliyordu.
Mina, Büyücü Savaşçı refleksleriyle hemen kılıcını yukarı kaldırdı.
ÇANG!
İki çeliğin çarpışma sesi alt avluda devasa bir patlama gibi yankılandı. Çarpan kılıçlardan çıkan kıvılcımlar, altlarındaki donmuş buzu eritti. Kael’in inanılmaz fiziksel gücü Mina’yı dizlerinin üzerine çökmeye zorladı ama Mina, sol elindeki mavi büyü enerjisini ani bir patlamayla Kael’in göğsüne doğru fırlattı!
Kael büyünün darbesiyle birkaç adım geriye savruldu. Yüzündeki alaycı ifade tamamen kaybolmuş, yerine vahşi bir avcının tutkusu gelmişti.
"Fena değil..." diye fısıldadı Kael, pelerinini geriye savurarak. "Görünüşe göre bu oyun gerçekten eğlenceli olacak."
Mina ayağa kalktı, kılıcının üzerindeki buzu silkeledi. İki düşman, etraflarını saran gölgelerin ve üzerlerindeki vampir gözlerinin altında, Eos Çeliklerin birbirine çarpmasından doğan o yankı, avlunun taş duvarlarında dalga dalga yayıldı. Hava, sürtünmeden kaynaklanan hafif bir yanık kokusuyla ve mavi büyünün bıraktığı ozon kokusuyla ağırlaşmıştı. Surların üzerindeki izleyiciler, o çıt çıkarmayan soğuk sessizliklerini koruyor, ancak gözlerindeki vahşi merakla aşağıya bakıyorlardı. Yüzyıllardır Lord Kael’e tek bir darbe indirebilen, hatta onu geriye adımlatmaya zorlayan hiçbir ölümlü görülmemişti.
Mina, dizlerinin üzerindeki yükün hafiflemesiyle hızla doğruldu. Sol elinde toplanan büyü gücü, avucunun içinde mavi bir alev gibi cızırdayarak dönüyordu. Sağ gözündeki canlı mavi parıltı, Kael’in her hareketini adeta ağır çekimde analiz ediyordu. Büyücü Savaşçılar akıllarıyla dövüşürlerdi; kas gücüyle bir vampir lordunu yenemeyeceğini çok iyi biliyordu. Onun açığını, kibrini ve gölgelere olan güvenini kullanmak zorundaydı.
Kael, pelerinini geriye savurduğunda göğsündeki zırhta beliren hafif karaltıyı parmak ucuyla sildi. Mina’nın büyüsü zırhını biraz yakmıştı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir incinmişlik vardı; aksine, gözlerinde karanlık, tehlikeli bir haz parıldıyordu.
"Hızlısın," dedi Kael, sesi donmuş zeminin üzerinde süzülerek Mina’ya ulaştı. "Reflekslerin bir ölümlüye göre etkileyici. Ama zihnini okumak, adımlarını tahmin etmek benim için bir çocuk oyuncağı. Sen daha kılıcını kaldırmadan, o çeliğin nereye inmek istediğini biliyorum."
"Biliyorsan durdur o zaman," dedi Mina, hiç beklemeden ileriye doğru atılarak.
Bu kez ilk hamleyi Mina yaptı. Kılıcını sağdan sola doğru geniş bir kavisle sallarken, sol elindeki mavi büyü enerjisini yere fırlattı. Büyü, donmuş zemine temas ettiği an buz tabakasını çatlatarak Kael’in ayaklarına doğru sivri buz kristalleri ve mavi şimşekler halinde yayıldı.
Kael, göz açıp kapayıncaya kadar bir süre havada süzülürcesine yukarı sıçradı. Siyah pelerini devasa bir yarasa kanadı gibi açıldı. Ancak Mina bunu zaten tahmin etmişti. Sıçradığı anı kollayarak, kılıcını iki eliyle kavradı ve yukarıya, tam Kael’in ineceği noktaya doğru yıkıcı bir büyü dalgasıyla birlikte savurdu.
"Mavi Gazap!" diye fısıldadı Mina.
Kılıcının ucundan çıkan devasa bir mavi ışık hüzmesi, havada olan Kael’i tam ortadan yakalamak üzere fırladı. Kael’in gözleri bir an için genişledi. Havada yön değiştiremeyeceğini düşünen bir rakip için bu ölümcül bir hamleydi. Fakat Kael sıradan bir vampir değildi; o, Eos Krallığı’nın kurucusu ve tek hakimiydi.
Kael havada bedenini tamamen gölgeye dönüştürdü. Mina’nın fırlattığı yoğun büyü dalgası, gölge silüetinin içinden geçip gitti ve arkadaki taş surları patlatarak parçaladı. Taş kırıntıları avluya yağarken, Kael Mina’nın tam arkasında, gölgelerin içinden yeniden somutlaşarak belirdi.
Mina arkasındaki buz gibi havayı hissettiği an dönmeye çalıştı ama çok geçti.
Kael’in soğuk eli, Mina’nın kılıç tutan bileğini kavradı ve onu arkasından kendine doğru çekti. Mina’nın sırtı Kael’in sert göğsüne çarptı. Kael diğer elini Mina’nın boğazına doğru doladı, ancak boğmak için değil; onu tamamen hareketsiz kılmak için kilitledi. Kael’in keskin nefesi, Mina’nın kulağının hemen dibindeydi.
"Gördün mü?" diye fısıldadı Kael, sesi Mina’nın zihninde yankılanarak. "Tuzağını fark ettim, hamleni gördüm ve seni kendi hamlenle avladım. Beni yenmek için sadece büyüye değil, benim gibi düşünmeye ihtiyacın var. Ve sen henüz bir avcı gibi düşünmüyorsun, Mina."
Mina nefes almakta zorlanıyordu. Kael’in vücudundan yayılan dondurucu soğukluk, kıyafetlerinin üzerinden bile tenine nüfuz ediyordu. Ancak pes etmedi. Sol tarafındaki kör gözü hafifçe seğirdi. Tam o anda, Kael’in fark etmediği bir şey oldu: Mina kılıcını yere düşürdü.
Kılıç gürültüyle yere çarptığında Kael bir anlık bir dikkatsizlik gösterdi. Mina, serbest kalan sağ eliyle dirseğini geriye doğru, Kael’in kaburgalarının arasına var gücüyle geçirdi. Aynı anda, topuğuyla Kael’in ayağına bastı.
Kael beklemediği bu ani fiziksel darbeyle refleks olarak tutuşunu gevşetti. Mina hızla onun kucağından sıyrıldı, yere düşen kılıcını ayağıyla havaya dikip yakaladı ve geriye doğru üç büyük adım sıçradı.
İkisi de yeniden karşı karşıya geldiğinde, avludaki hava adeta elektriklenmişti. Mina nefes nefeseydi, siyah saçları yüzüne yapışmıştı ama sağ mavi gözündeki o sarsılmaz irade ateşi her zamankinden daha parlaktı. Kael ise eliyle kaburgasını tutmuş, gözlerinde ilk kez gerçek bir şaşkınlıkla Mina’ya bakıyordu.
"Sen..." dedi Kael, dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrılırken. "Silahını bilerek bıraktın. Beni gururumla yakaladın."
"Sana söylemiştim Kael," dedi Mina, göğsü hızla kalkıp inerken kılıcını tekrar ona doğru doğrultarak. "Beni kuleye kapatabilirsin, gölgelerinle etrafımı sarabilirsin... Ama beni asla küçümseyemezsin. Ben senin tahtını sadece büyüyle değil, senin o kibirli zihnini yıkarak alacağım."
Surların üzerindeki muhafızlar arasında huzursuz bir fısıltı yayıldı. Komutan Vespera bile elini kılıcının kabzasına götürmüş, şaşkınlıkla olanları izliyordu.
Kael elini kaburgasından çekti. Yüzündeki şaşkınlık yerini derin, karartılı ve hayranlık dolu bir ifadeye bıraktı. Yavaş adımlarla Mina’ya doğru yürümeye başladı. Kılıcını yere bıraktı; çelik zeminle buluşan kılıç donmuş taşların üzerinde çınladı.
"Yeterli," dedi Kael, sesi avludaki tüm fısıltıları bir anda kesti. "İlk dersin bitti."
Mina kılıcını indirmedi. "Dövüş henüz bitmedi."
"Ben bitti dediğimde biter, küçük büyücü," dedi Kael, tam Mina’nın kılıcının ucunda durarak. Parmağının ucuyla kılıcın keskin tarafını hafifçe yana itti. "Bugün bana sadece bir savaşçı olmadığını, aynı zamanda pes etmeyen tehlikeli bir zekaya sahip olduğunu kanıtladın. Bu şatoda kalmayı gerçekten hak ediyorsun."
Kael, Mina’ya doğru bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki kılıç engeli kalktığında, Kael eğilip sadece Mina’nın duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
"Şimdi odana dön ve dinlen, Mina. Çünkü yarın sana bu krallığın gerçek karanlığını göstereceğim. Ve o zaman, bileğindeki büyü kadar zihnine de ihtiyacın olacak."
Kael arkasını dönüp devasa şato kapılarına doğru yürümeye başladı. Pelerini arkasında dalgalanırken, gölgeler bir kez daha onun adımlarını takip etti.
Mina kılıcını kınına soktu. Sol tarafındaki kör gözündeki sızı tamamen durmuştu; yerini garip, sıcak bir hisse bırakmıştı. Kael’in gidişini izlerken, bu tehlikeli oyunun henüz sadece ilk hamleleri olduğunu ve ikisinin de bu yangından yara almadan çıkamayacağını çok iyi biliyordu.Krallığı’nın kaderini çizecek o uzun dansa yeni başlıyorlardı.Mina, Kael’in devasa şato kapılarının arkasında kayboluşunu izlerken avluda derin bir sessizlik hakim oldu. Surların üzerindeki muhafızlar ve Komutan Vespera, Lordlarının emriyle yavaşça dağılmaya başlamışlardı. Vespera, merdivenlerden inmeden önce Mina’ya son bir kez baktı; gözlerinde az önceki küçümsemenin yerini temkinli bir saygı ve gizli bir tehlike hissi almıştı.
Mina kılıcını kınına soktu ve derin bir nefes aldı. Soğuk hava ciğerlerini yakarken, avucundaki mavi büyü enerjisi yavaş yavaş çekildi. Sol tarafındaki kör gözündeki sızı tamamen durmuş, yerini garip bir karıncalanmaya bırakmıştı. Bu dövüş, Kael’e karşı sadece fiziksel bir hamle değil; onun zihninde ve bu şatonun dondurucu atmosferinde açtığı ilk gedikti.
Vespera’nın sessiz işaretiyle iki muhafız Mina’ya kuleye kadar eşlik etmek üzere yaklaştı. Taş koridorlardan yukarı çıkarken, Mina adımlarını bu kez bir tutsak gibi değil, bir stratejist gibi atıyordu. Kael onun pes etmeyeceğini ve zekasını hafife almaması gerektiğini anlamıştı. Ama asıl mücadele şimdi başlıyordu.
Odasına dönüp heavy ahşap kapı arkasından tekrar kilitlendiğinde, Mina doğruca masaya yürüdü. Donmuş pencereden dışarı baktı. Eos Krallığı’nın üzerindeki soluk mavi gökyüzü, yerini daha da koyu, neredeyse siyaha yakın bir alacakaranlığa bırakıyordu.
Masadaki mumu yakmadı. Karanlığın içinde durup sol elini kaldırdı ve parmaklarının arasında hafif bir mavi kıvılcım çaktırdı. Kael onun bu şatodan canlı çıkıp çıkamayacağını sorgulamıştı; ancak Mina bu soğuk surların arasından sadece canlı çıkmayacak, o tahtı külleriyle birlikte devirecekti.
Karanlığın içinden Kael’in o fısıltısı bir kez daha zihninde yankılandı: “Bu şatoda geçireceğin her gece, hayatının en uzun gecesi olacak.”
Mina’nın dudaklarında buz gibi, kararlı bir tebessüm belirdi.
"Uzun olsun, Kael..." diye fısıldadı gecenin koyuluğuna doğru. "Çünkü şafak söktüğünde, yanan senin krallığın olacak."
Eos Şatosu’nun derinliklerinde rüzgâr uğuldarken, iki amansız düşman arasındaki bu karanlık ve tehlikeli oyunun ikinci perdesi resmen kapanmış oldu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.