Kod Adı: Göktürk kitap kapağı

9. bölüm / 10

Kod Adı: Göktürk

Bölüm 9

Vaveyla Yazarı: Mavi Düş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Bölüm 9

Gece yaşananların ardından gözüme tek damla uyku girmedi. Masanın üzerinde duran Emir’in soğuk künyesine bakarak sabahladım. Güneşin ilk ışıkları odamın pencerelerinden içeri süzülürken ayağa kalktım, soğuk bir duş alıp üniformamı giydim. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altındaki morluklar belli oluyordu ama durmaya ya da zayıf görünmeye vakit yoktu.
Geniş adımlarla ana binaya geçip Göktürk Timi’nin toplantı odasına yöneldim. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde Mert ve Efil masanın etrafında, ekranlara kilitlenmiş durumdaydı. Yiğit ise pencerenin kenarında durmuş, elindeki kahve kupasıyla dışarıyı izliyordu.
İçeri girmemle birlikte Yiğit bana doğru döndü. Göz göze geldiğimiz o ilk saniyede, dün gece aramızda yaşanan o ağır yüzleşmenin hayaleti ikimizin de üzerindeydi. Ama o, her zamanki sarsılmaz komutan maskesini takmıştı bile.
"Günaydın Üsteğmen," dedi, sesi düz ve mesafeliydi.
"Günaydın komutanım," diyerek masaya yaklaştım. "Durum nedir?"
Mert ekrandaki haritayı bize doğru çevirdi. "Komutanım, dün gece ele geçirdiğimiz verilerin çözümlenmesi tamamlandı. Shadow dediğimiz yapı, karargâhın sadece araç çıkış saatlerini değil, iletişim frekanslarımızı da anlık olarak dinliyormuş. Sızıntı doğrudan Muhabere İstihbarat Birimi'nden geliyor."
Efil kaşlarını çattı. "Yani içimizden biri onlara veri satıyor."
"Ya satıyor ya da şantaj altında," dedi Yiğit, adımlarını masaya doğru yönlendirerek. "İstihbarat Başkanlığı ile görüştüm. Bu konuyu kendi içimizde halledeceğiz. Dışarıya bilgi sızdığı anlaşılırsa operasyon başlamadan biter."
Yiğit doğrudan bana baktı. "Betül, Muhabere Birimi’nin son 48 saatlik erişim kayıtlarını Mert’le birlikte inceleyeceksiniz. Kim hangi saatte sunucuya bağlandı, tek tek çıkarın."
"Emredersiniz komutanım," dedim.
Tam o sırada Yiğit’in telsizi cızırdadı. Nöbetçi amirinin sesi duyuldu: "Komutanım, Doğu Nizamiye'de şüpheli bir araç tespit edildi. Plaka sahte, sürücü aracı bırakıp kaçtı!"
Yiğit tek bir an bile tereddüt etmedi. "Göktürk Timi, hazırlanın! Nizamiye’ye!"
Toplantı odasından çıktık. Silahlarımızı alıp nizamiye bölgesine doğru koşarken kalbimdeki adrenaline engel olamıyordum. Shadow, bizi sadece izlemekle kalmıyordu; artık kapımıza kadar dayanmıştı.
Nizamiye alanına vardığımızda, siyah bir minibüsün kapısı açık şekilde yolun kenarında durduğunu gördük. Askerler çevre emniyeti almıştı.
Yiğit el işaretiyle durmamızı emretti. "Mert, Efil, arka emniyet. Betül, benimle gel. Araçta patlayıcı ihtimali var, dikkatli olun. Araca yaklaştık. Minibüsün içine baktığımda sürücü koltuğunun üzerinde duran siyah bir zarf gördüm. Zarfın üzerinde kırmızı harflerle tek bir kelime yazıyordu:
GÖKTÜRK
Yiğit dikkatlice zarfı aldı ve açtı. İçinden çıkan tek sayfada sadece birkaç satır yazı ve bir fotoğraf vardı. Fotoğrafa baktığımda kanım dondu.
Bu, benim bu sabah karargâh bahçesinde yürürken çekilmiş bir fotoğrafımdı. Ve fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu Betül. Yarım kalan hesabı kapatma vakti geldi."

Zarfın içindeki fotoğrafa bakarken buz kestim. Bu sabah bahçede yürürken çekilmişti. Saniyeler önce, ben kendimi bu duvarların arkasında en güvende hissettiğim anda... Biri beni tam göğsümden nişan alır gibi kadraja almıştı.
"Betül?"
Yiğit'in sesi yanımdan yükseldiğinde rüzgârın sesi bile kesilmiş gibiydi. Elindeki zarfı sıkıca kavrayıp doğrudan bana baktı. Gözlerindeki o soğuk profesyonellik bir anda yerini derin, keskin bir şüpheye ve teyakkuz hâline bırakmıştı.
Fotoğrafı elimden çekti. Arkasındaki yazıyı okuduğunda çenesindeki kasların kasıldığını, şakaklarındaki damarların belirginleştiğini gördüm.
"Bu ne demek?" dedi Yiğit. Sesi alçaktı ama bir mermi kadar ağırdı. "Seni nereden tanıyor?"
"Bilmiyorum," dedim. Sesimin titrememesi için dişlerimi birbirine bastırdım. " Bilmiyorum komutanım."
"Betül, bana yalan söyleme!" Yiğit bir adım daha yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Fotoğrafı göstererek, "Dün geceki kâbusun, geçmişin... Şifreli mesajlar, sahadaki izler, şimdi de bu! Shadow’un seninle ne alakası var?"
"Bunu bana değil, o şer*fsize sorun!" diye bağırdım birden. İçimde tuttuğum bütün o baskı ve öfke patlama noktasına gelmişti. "Ben ilk kez dün gece duyduğum bir ismi nereden tanıyabilirim? Benim geçmişimde kan var doğru, yetim kalmak var doğru! Ama bu adamın benimle ne derdi var bilmiyorum!"
Mert ve Efil yanımıza koşarak geldi.
"Komutanım, minibüste bomba yok. Ama torpido gözünde bir telsiz bulduk," dedi Efil. Sesi gergindi. "Frekans açık. Bizi dinliyorlar."
Yiğit gözlerini benden ayırmadan Efil’in uzattığı telsizi aldı. Mandala bastı.
"Kimsin ulan sen?" Yiğit’in sesi nizamiyedeki soğuk havayı kesti.
Telsizden önce cızırtı, ardından derinden gelen, değiştirildiği belli olan mekanik bir ses duyuldu.
"Göktürk Timi... Yiğit Karaca. Karşımda konuşan adamın dört yıl önceki başarısız komutan olması ne acı."
Yiğit’in bakışları karardı. Sıkıca tuttuğu telsiz elinde kırılacakmış gibi duruyordu.
"Yanındaki üsteğmene iyi bak Yüzbaşı," dedi telsizdeki ses, kahkaha atarak "o kızın hayatındaki tek felaket sen değilsin. Ama sonuncusu ben olacağım. İçinizdeki köstebek size selam söylemeyi ihmal etmedi. Bir sonraki kurşun nizamiyeye değil, tam göğsünüze inecek."

Cızırtı kesildi. Hat kapandı.
Sessizlik koca karargâhın üzerine zifiri bir katran gibi çöktü. Mert ve Efil şaşkınlıkla bana ve Yiğit'e bakıyordu.
İçimizdeki köstebek... Bizi içeriden satan biri vardı ve hedef doğrudan bendim.
Yiğit telsizi cebine koydu. Zarfı ve fotoğrafı yanına aldı. Karşımda yine o aşılmaz, buzdan komutan duruyordu.

"Efil, Mert. Nizamiye kamera kayıtlarını kör noktalar dâhil karargâh dışı sunucuya aktarın."
"Emredersiniz komutanım."
Yiğit ardından bana döndü. Bakışları o kadar sertti ki bir anlığına nefesim tıkandı.
"Sen de benimle geliyorsun, Üsteğmen. Odaya geçiyoruz. Bana hatırladığın her şeyi tek tek anlatacaksın. Bu konu çözülene kadar da yanımdan bir milim bile ayrılmayacaksın." Sorgu odasına adımlarken koridordaki bot seslerimiz adeta duvarda yankılanıyordu. Yiğit kapıyı arkamızdan sertçe kapattı. Masanın üzerindeki lambayı yakıp doğrudan yüzüme doğrultmadı ama odadaki loş hava gerilimi iki katına çıkarıyordu. Dışarıda rüzgâr nizamiyedeki telleri zorlarken, odanın içindeki sessizlik patlamaya hazır bir mühimmat gibi aramızda duruyordu.
"Konuş, Betül," dedi Yiğit, masaya iki elini dayayarak bana doğru eğilirken. "Dün gece annenin katledilişini gördüğün kâbusu anlattın. Ama Shadow’un o nottaki 'yarım kalan hesap' ifadesi sıradan bir terör tehdidi değil. Babanın geçmişte bağlantılı olduğu birileri var mıydı?"

Soru göğsüme devasa bir gülle gibi oturdu. Yıllardır kaçmaya çalıştığım, zihnimin en karanlık köşelerine gömdüğümü sanrıladığım kirli geçmiş yüzüme vuruluyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi, parmaklarım üniformamın yan dikişlerine gömüldü.
"Babam..." dedim, sesim odanın soğuk betonuna çarpıp boğuklaşarak. "Babam sadece alkolik ve eli kanlı bir cani değildi. Eve garip adamlar gelip giderdi. Küçükken anlamazdım, saklandığım o kapı aralığından sadece bacaklarını, ağır postal seslerini ve fısıltılarını duyardım. Ama büyüyüp harp okuluna girdiğimde, kendi imkânlarımla eski arşiv kayıtlarını karıştırdım. Babamın kaçakçılık ve yasadışı silah şebekeleriyle derin bağlantıları varmış."
Yiğit gözlerini bir an bile kırpmadan beni dinliyordu. Sert yüz hatları, kurduğum her cümlede daha da kasılıyor, şakaklarındaki damarlar belirginleşiyordu.

"Devam et," dedi, sesi ilk kez bu kadar alçak ama emredici bir ton alarak.
"Annemi katlettiği o lanetli geceden iki gün önce..." Yutkundum. Boğazımı yakan acı tükürüğü zorlukla aşağı ittim. "Eve siyah takım elbiseli üç adam gelmişti. Salonda bağırışıyorlardı. Babam o gece eve geldiğinde zaten sarhoştu ama adamlar gittikten sonra iyice kontrolden çıktı. 'Beni tehdit edemezsiniz, kızımı ve karımı bu işe karıştırmayın' diye bağırıyordu. Adamların istediği şeyi vermemişti. Annemi de o gece ki o adamlara olan öfkesinin ve geçirdiği o cinnet krizinin ortasında katletti!"
Gözlerimden süzülen tek damla sıcak yaşı hızla elimin tersiyle sildim. Dik durmalıydım. Bir üsteğmen gibi, sahada mermilerin arasında durduğum gibi durmalıydım. Ama olmuyordu yapamıyordum.
Yiğit’in bakışlarındaki o sert sorgulayıcı ifade yerini anlık bir donukluğa ve derin bir sorgulamaya bıraktı. Masaya dayadığı ellerini çekip yavaşça bana doğru bir adım attı.
"Shadow..." dedi Yiğit, fısıldar gibi. "Babandan alamadıkları o hesabı, o gün yarım kalan bilgiyi ya da sevkiyatı senden almaya çalışıyorlar. Senin harbiyeli oluşunu, bu time gelişini adım adım takip etmişler."
"Ama bende hiçbir şey yok!" dedim çaresizce ayağa kalkıp aramızdaki mesafeyi kapatarak. Sesim odanın duvarlarında çınladı. "Ben dokuz yaşındaydım Yiğit! Dokuz yaşında bir çocuk ne bir harita bilir, ne bir şifre, ne de bir sevkiyat rotası! Yemin ederim bende onlara dair hiçbir şey yok!"
Yiğit hızlı adımlarla aramızdaki son mesafeyi de kapattı. Tereddüt etmeden ellerini omuzlarıma koydu. Dün gece titreyen ellerimi tuttuğu andaki o aynı sıcaklık, bu kez omuzlarımdan bütün bedenime yayıldı. Beni adeta olduğum yere sabitledi.
"Sende olmadığını bilseler bile seni yem olarak kullanacaklar," dedi, sesi son derece net ve sarsılmazdı. "Karargâhtaki köstebek de senin bilgilerini, dosyanı dışarıya sızdıran kişi. Sen bu timin bir üsteğmenisin Betül. Göktürk Timi’nin bir parçasısın. Seni o adamlara da, içimizdeki o şer*fsize de yem etmem."
"Komutanım..."
"Bana komutanım deme şu an," dedi, bakışları doğrudan gözlerimin en derinine kilitlenerek. "Dört yıl önce mağara ağzında Emir'i koruyamadım. Bunun bedelini her gün ödüyorum. Ama seni koruyacağım. Gerekirse kendi bedenimi o kurşunun önüne siper ederim, yine de seni o geçmişe kurban etmem."
Odadaki hava bir anda değişti. Aramızdaki o dört yıllık buz duvarı, ikimizin de ruhunda taşıdığı ortak acıların ve kanlı hatıraların altında eriyip gidiyordu.
Tam o sırada kapı vurulmadan, büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren Mert’in yüzü kireç gibi bembeyazdı. Elinde tuttuğu tablet sallanıyordu.
"Komutanım..." dedi Mert, nefes nefese. "Kamera kayıtlarını inceledik."
Yiğit omuzlarımdaki ellerini çekmeden başını kapıya doğru çevirdi. "Ne buldun Mert? Sonuç"
Mert yutkundu. Bakışlarını benden kaçırarak, zorlukla konuştu: "Fotoğrafın çekildiği açı... Nizamiyedeki 4 numaralı güvenlik kamerasının açısıyla birebir aynı. Fotoğrafı dışarıdan sızan biri çekmemiş komutanım. Fotoğrafı bu sabah bahçeden çeken ve Shadow'a anlık aktaran kişi... Karargâhın iç güvenlik kamera sistemine doğrudan erişimi olan biri."
İçimizdeki hain, düşündüğümüzden çok daha yakınımızdaydı. Silah arkadaşı dediğimiz, aynı karargâhta nefes aldığımız biri, bizi adım adım uçuruma sürüklüyordu.

Mert’in cümlesi odadaki havanın bir anda buz kesmesine yetti.
Karargâhın iç güvenlik kamera sistemine erişimi olanlar sayılıydı. Muhabere birimi, nöbetçi amirliği ve doğrudan bizim timin teknik ekibi... Şüphe çemberi o kadar daralmıştı ki, odadaki herkes bir anlığına birbirinin yüzüne bakmaktan kaçındı.

Yiğit omuzlarımdaki ellerini yavaşça çekti. Yüzündeki o az önceki insani ve korumacı ifade saniyeler içinde silindi; yerini bir komutanın en tehlikeli, en yıkıcı hâline bıraktı.
"Efil nerede?" diye sordu Yiğit, sesi bir bıçak kadar keskindi.
"Sistem odasındaki kayıtları kilitliyor komutanım," dedi Mert, gözlerini tabletten kaldırmadan. "Ama bir sorun var. Kayıtlara son giriş yapan kullanıcı kimliği... Muhabere Üsteğmen Selim'e ait görünüyor."
"Selim mi?" dedim şaşkınlıkla.
"Kimseye hissettirmeden sistem odasına geçiyoruz," dedi Yiğit, belindeki silahın kılıfını kontrol ederek. "Betül, arkamda kalıyorsun. Mert, karargâhın tüm dış çıkışlarını kapat. Nöbetçilere emir ver, tek bir araç bile dışarı çıkmayacak."
"Emredersiniz komutanım!"
Sistem odasına giden alt koridora indiğimizde ışıklar hafifçe cılızlaşmıştı. Zemin kattaki sunucu odasının kapısı aralıktı. İçeriden klavye sesleri ve kısık bir fısıltı geliyordu.
Yiğit el işaretiyle durmamı emretti. Duvara yaslanarak kapının kenarına yanaştı. Silahını kılıfından çıkarıp emniyetini kapattı. Ben de kılıfımdaki tabancayı çekip mermiyi hazırladım.

"Açık frekanstan aktarım yapıyorum, beş dakikaya çıkmış olurum..."
İçerideki ses Selim’e aitti. Telsizden ya da şifreli bir telefondan birileriyle konuşuyordu.
"Kızın fotoğrafı ellerine ulaştı," diye devam etti Selim. "Yiğit Yüzbaşı durumu fark etti ama köstebeğin kim olduğunu henüz bilmiyorlar. İçerideki kargaşadan faydalanıp..."
Cümlesini tamamlayamadı. Yiğit kapıyı ayağıyla sertçe iterek içeri daldı. Silahın namlusunu doğrudan Selim’in alnına doğrulttu.
"Kıpırdama!" diye kükredi Yiğit.
Selim panikle elindeki şifreli telefonu masaya düşürdü. Ellerini havaya kaldırdı ama yüzünde beklediğimiz o korku yoktu; aksine çarpık, soğuk bir gülümseme belirdi.
"Geç kaldınız Yüzbaşı," dedi Selim, masadaki ekranı göstererek. "Veriler çoktan karşı tarafa geçti. Betül Üsteğmen’in çocukluk dosyasından tutun, Göktürk Timi’nin yarınki intikal rotasına kadar her şey..."
Aramızdaki mesafeyi kapatıp Selim’in yakasına yapıştım. Silahımın namlusunu çenesine dayadım. "Neden?" diye bağırdım. "Bu vatana, bu üniformaya nasıl ihanet edersin lan?"
Selim gözlerimin içine bakıp kıkırdadı. "Bana üniformadan bahsetme Üsteğmen. Baban da zamanında o şebekeye rest çekmeye çalıştı, sonunu gördün. Shadow sadece bir adam değil, bir ağ. Ve o ağ, senin o küçük dünyanı başına yıkacak."
Yiğit beni hafifçe geriye çekti. "Namlunu bu pisliğe kirletme Betül." Ardından Selim’in suratına sert bir yumruk indirdi. Selim kanlar içinde yere serildi.
Efil ve Mert odaya girdi. Mert hızla bilgisayardaki aktarımı kesmek için tuşlara basmaya başladı.

"Komutanım!" dedi Efil, yerdeki Selim’i kelepçelerken. "İstihbarat Başkanlığı’ndan acil kodlu mesaj geldi. Shadow’un ana hücresi, sınırı geçmek üzere olan bir mühimmat konvoyunu harekete geçirmiş. Konvoyun başında eski bağlantısı olan 'Akrep' kod adlı terörist var."
Yiğit yerdeki Selim’e iğrenerek baktı, ardından bana döndü. Lacivert gözlerinde çelik gibi bir kararlılık vardı.
"Şifre çözüldü, hedef belli," dedi Yiğit, sesindeki o komutan otoritesi tüm odayı kaplarken. "Göktürk Timi, operasyon hazırlığı yapın. Dört yıl önce yarım kalan hesabı da, babanın geçmişindeki o karanlığı da bu gece gömeceğiz."
Sertçe başımı salladım. "Emredersiniz komutanım."
Geri adım atmak yoktu. Geçmişimin gölgesi tam karşıma dikilmişti ve bu kez geçmişten kaçan değil, o gölgeyi yok eden taraf ben olacaktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.