1. bölüm · Kırık Kuğu (tamamlandı)

0.1

Geceyazars .

Askerlik, insanın içini susturmayı öğrenmesiydi.
Gökalp Turan bunu çok erken öğrenmişti.
Sabah ayazı, İç Anadolu’nun bozkırına özgü o kuru sertlikle yüzüne çarparken kışla henüz uyanıyordu.

Gökalp, eğitim alanının kenarında durmuş, ellerini arkasında birleştirmişti. Bordo beresi başındaydı ama yüzü her zamanki gibi açıktı; sert, ölçülü ve gereksiz hiçbir ifadeye izin vermeyen bir yüz.

O, konuşmadan da emir verebilen adamlardandı.
Özel Tim KESKİN, sıraya girdiğinde toprak hafifçe çöktü.

Bu tim bağırarak yürümezdi.
Sessizlikleriyle yürürlerdi.
Ve sıranın üçüncü sırasında Asena Alparslan vardı.

Asena’nın duruşu dikkat çekmezdi; bağırmaz, öne çıkmaz, gösteriş yapmazdı. Ama bakmayı bilen biri için onun varlığı sessiz bir ağırlık taşırdı.

Sanki bulunduğu yer, onsuz eksik kalacakmış gibi.
Gökalp, istemsizce bakışını oraya kaydırdı.
İstemediğini kendine bile itiraf etmedi.
Asena’nın yüzünde ne bir meydan okuma ne de bir yumuşaklık vardı.

Gözleri, Anadolu kadınlarına özgü o derin ve sabırlı bakışı taşıyordu. Kolay kırılmaz, kolay vazgeçmezdi. Sertliğini bağırarak değil, susarak gösterirdi.

“KESKİN timi,” dedi Gökalp.
Sesi sabahın soğuğunu yarıp geçti.
“Bugün hız değil, dayanıklılık ölçeceğim.”
Asena’nın nefesi düzenliydi.

Çünkü onun için dayanıklılık sadece kasla ilgili değildi.
Beklemekti. Katlanmaktı. İçini dışına taşırmamaktı.

Koşu başladığında bozkır uzayıp gitti. Ayak sesleri toprağa karıştı. Gökalp arkadan izliyordu. Her askerin adımı farklıydı; kimi öfkeyle, kimi hırsla, kimi kendini ispat telaşıyla koşuyordu.

Asena ise…
Sanki kaçmıyor, sanki kovalamıyordu.
Sadece ilerliyordu.
Gökalp’in dikkatini çeken buydu.
Bir süre sonra tempoyu düşürmeyen tek kişi Asena kaldı. Gökalp yanına yaklaştı. Ne bağırdı, ne durdurdu. Sadece yürüyüşünü onun temposuna eşitledi.

“Nefesini boşa harcama,” dedi alçak bir sesle.
Komutan sesiydi ama içinde öğretmenlik vardı.
Asena başını çevirmedi.
“Boşa harcamıyorum, komutanım,” dedi.
“Ben acele etmiyorum.”
Bu cümle Gökalp’te bir yere dokundu.
Çünkü acele etmeyen insanlar…

genelde en geç yanan ama en zor sönenlerdi.
Gün ilerledikçe eğitim ağırlaştı. Silah sök-tak, atış, sürünme. Asena’nın elleri çamur oldu, dizleri sızladı ama yüzünde tek bir şikâyet belirmedi. Gökalp bunu fark etti.

Fazla fark etti.
Akşamüstü, tim dağıldığında Gökalp yalnız kaldı.
Bozkırın rengi turuncuya çalmıştı.
Gün, sessizce çekiliyordu.

Asena, silah bakım odasında tek başınaydı. Yağ kokusu, metalin soğukluğu… Bunlar ona yabancı değildi. Parmakları namlunun üzerinde gezinirken düşünceleri babasına kaydı.

Onu da böyle temizlerken görmüştü silahını. Aynı suskunluk, aynı ciddiyet.
Kapı gıcırdadı.

Gökalp içeri girdi.
Bir an durdu.
Asena başını kaldırmadı.
“Devam et,” dedi Gökalp.
“İzin istemedim zaten,” dedi Asena sakinlikle.
Gökalp gülümsedi mi, belli olmadı.
Ama sesinde bir sertlik de yoktu.
O an aralarında bir şey oldu mu?
Hayır.

Ama bazı şeyler başlamaz.
Yerleşir.
Bir bakış, bir duruş, bir cümle…
Ve insan fark etmeden içine alır.
Gökalp odadan çıkarken şunu düşündü:
Bu timde herkes silah taşırdı.

Ama bazı insanlar…
sessizce ateş taşırdı.
Ve Asena Alparslan,
henüz kimse fark etmese de
o ateşi saklamayı bilen biriydi.

Wp kanalım
https://whatsapp.com/channel/0029Vb6wS17BFLgLulZMCu3r