KESİŞME kitap kapağı

7. bölüm / 6

KESİŞME

6.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Okuryazarrr .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6.BÖLÜM

Göktuğ’un gözündeki öfkeyi görebiliyordum. İnsan kardeşine nasıl böyle bakardı ki? Sanki öfkesi nefrete dönüşmüştü. İdil’in, Göktuğ’un dediklerini umursamaz bir hali vardı. Yani ters bir cevap vermiyordu. Demek ki hatalıydı ve bunun farkındaydı. Deminden beri Göktuğ’yu bu kadar kızdıracak ne yapmış olabilir diye düşünüyordum. Ta ki Göktuğ sessizliği bozana kadar.

“Umay, timin yanına dönelim.”

“Tamam.”

İdil’in yanından uzaklaşmıştık, timin olduğu tarafa doğru yürüyorduk. Birkaç kez arkama dönüp baktığımda, sessizce bizi izlediğini görmüştüm.

Merak ediyordum. Ve soracaktım tabi ki.

Beni ne ilgilendiriyorsa.

“Kardeşine neden böyle davranıyorsun?”

Cevap vermemişti, sadece hırslı hırslı yürüyordu. Hatta kafasında artık ne dönüyorsa, beni geride bırkacak kadar hızlanmıştı. Onu hiç tanımayan biri bile fazlasıyla sinirli olduğunu anlardı.

“Göktuğ biraz yavaş olur musun?, hani ben hızlı yürüyemiyorum ya.”

Anlık olarak sinirlenmiştim. Bacağım sakat olduğu için dirsek değneği kullanmak zorundaydım ve bu beni ister istemez yavaşlatıyordu. Onu da anlıyordum, sinirliydi ve dışa yansıtamıyordu. Ama benim de halim belliydi. Zaten hâlim yüzünden darlanıyordum.

Ben arkasından seslenince, duraksayarak bana doğru dönmüştü.

“Ne yapabilirim, yavaş yürü o zaman. Bana yetişmek zorunda değilsin.”

Tekrar önüne dönüp hızlı hızlı yürümeye devam etmişti. Ama ben oracıkta kala kalmıştım. Hem de hiç bir şey diyemeden. Göktuğ’un dediğini sindirmeye çalışıyordum.

Ne yapabilirim ,yavaş yürü o zaman. Bana yetişmek zorunda değilsin.

Kafamda yankılanıyordu dediği. Belli etmesemde halime üzülüyordum. Bir de üstüne bu lafı yiyince, hem de Göktuğ tarafından. İyice sinirim bozulmaya başlamıştı. Kimse kolay kolay kalbimi kıramazdı. Ama bu nokta atışı olmuştu.

Bir kaç dakika boyunca tepkisizce ayakta durduktan sonra yakınlardaki bir banka oturmuştum. Ağlamak üzereydim. Her şeyi dışa yansıtmadan içimde tutmak istiyordum. Güçlü durmak istiyordum. Ama hata ediyordum. Çünkü böyle yaptıkça, en ufak olayda bile içimde tuttuğum her şey bir anda dışa yansıyordu.

Ellerimin titrediğini hissediyordum, ağlamamak için kendimi zorluyordum. Yanımda hiç bir şeyim yoktu. Ne telefonum ne cüzdanım. Hastanenin bahçesinde kendi kendime oturyordum. Birkaç gün önce tanıştığım kişiler hariç kimsem yoktu.

Göktuğ bunu bana fazlasıyla hatırlatmıştı.

Kendimi daha fazla tutamadan, etrafta kimsenin olmamasına dayanarak hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.

Sen böyle daha çok ağlarsın.

”Umay?”

Yokluğumu hisseden Yusuf bulaşmak için hemen gelmişti. Ellerimle yüzümü sildikten sonra cevap vermiştim.

“Efendim?”

“Sen niye ağlıyorsun?”

“Ağlamıyorum.”

Dedi, ağlamaktan yüzü şişmiş kız.

”Ağla içini dök diyeceğimde, çok çirkin ağlıyorsun.”

“Çok komiksin.”

Yanıma oturmuştu.

“Göktuğ komutanım nerede?”

“Ne bileyim nerede. Biz konuşurken bir kız geldi, kız kardeşiymiş.”

“Evet, demişti bir ara kız kardeşim var diye.”

“Kızı tersledi sürekli. Nefret ediyormuş gibi bakıyordu. Merak ediyorum, kıza bu kadar kötü davranacak ne var acaba aralarında.”

“Bende bilmiyorum. Sadece kız kardeşi olduğunu söyledi o kadar. Başka bir şey de demedi.”

“Kız burada kalacakmış galiba, seninle barışana kadar gitmiyorum dedi Göktuğ’a. Ama Göktuğ’un pek barışmak gibi niyeti yok.”

“Keşke benim de kız kardeşim olsaydı. Ona asla böyle davranmazdım.”

“Erkek kardeşin mi var?”

“Hayır, ben çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüm.”

Yusuf’u geldiğimden beri ilk defa böyle ciddi görüyordum.

“Bende teyzem ve eniştemin yanında büyüdüm. Ailem ben 3 yaşındayken beni bırakıp gitmişler.”

“Biliyor musun, ben bırakıldığımda 6 yaşında falandım sanırım. Ama aileme dair hiç bir şey hatırlamıyorum.”

“Ben hiç merak etmiyorum. Bu yaşıma kadar bir kez bile araştırma girişimde bulunmadım. Umurumda bile değiller.”

Yusuf canı sıkılmışcasına derin bir nefes vermişti.

“Neyse. Senin sonuçların çıkmış. iki dakika doktorun yanına uğrayıp, askeriyeye geçelim.”

Sonuçlara bakmak için tekrar doktorun yanına geçmiştik. Kırık ya da çıkık yoktu. Ama orta dereceli ezilme olduğu için yaklaşık bir ay üstüne basmamam ve dikkat etmem gerekiyordu.

Bakalım kime yük olacaksın Umay.

Hastaneden çıktıktan sonra direkt askeriyeye geçmiştik. Biz gelene kadar hava neredeyse kararmıştı zaten. Eve geçer geçmez uyuyacaktım. Hemde 2-3 gün aralıksız uyuacaktım. İstediğim kadar dinleme süresi vermişlerdi. Ama ben birkaç gün sonra sıkılıp işe tekrar başlayacaktım muhtemelen. Kapının önüne gelince aklıma gelmişti, ne telefonumun ne de çantamın bende olmadığı. Telefonu neredeyse hiç kullanamadığım için alışmıştım. Yokluğunu hissetmiyordum. Neyseki Yusuf gitmeden önce fark etmiştim.

“Yusuf benim telefonum ve çantam yok. Olayların yoğunluğundan yokluklarını fark etmemişim.”

“Sana verecektim ama unuttum. Arabadan çıktıkları için kirliler onu sen halledersin.”

Torpidoyu açıp çantayı çıkarıp uzatmıştı.

“Tamam teşekkür ederim. İyi akşamlar.”

Çantayı açtığımda aşırı kirliydi. Neyseki telefonda falan bir şey yoktu. Eve adım atar atmaz telefonu şarja takıp duşa girmiştim. Duştan çıktıktan sonra biraz bakmak için telefonu açmıştım.
Göktuğ’dan bir saat öncesine ait,
19 cevapsız arama, 35 SMS vardı.

SMS’leri okumak için açmıştım.

“Umay özür dilerim.”

“Ne desen haklısın, anlık sinirle seni kıracak şeyler söyledim.”

“Telefonu aç lütfen.”

“Beni hemen affetmeni beklemiyorum tabi ki. Ama lütfen telefonu aç sesini duyayım.”

“Umay seni merak ediyorum lütfen açar mısın.”

Mesajları okurken camdan ses gelmesiyle o tarafa doğru bakmıştım.
İyi de ben şu an ikinci kattaydım. Cama kimse vuramazdı ki. Vurmazdı da zaten. İkinci sesin gelmesiyle taş atıldığını anlamıştım. Ve evet biri cama taş atıyordu. Camı açıp bakmak için perdeyi çekmiştim. Aşağıda Göktuğ elinde birkaç taşla cama doğru bakıyordu. Aradığı yazdığı yetmemişti, üstüne birde kapıya gelmişti. Hırsla camı açmıştım.

“Ne yapıyorsun sen ya! Cama taş atmak ne demek. Hem de gece gece.”

“Cevap vermeyince merak ettim. Seninle konuşmak istiyorum aşağı gelir misin?”

“Oldu ya, aşağı falan gelmiyorum. Çabuk git buradan.”

“Seninle konuşana kadar gitmiyorum.”

“Bende konuşmuyorum. Boşu boşuna bekleme.”

“Dediğim gibi gitmiyorum. Şu köşede otururum.”

“Oturma orada falan. İnsanlar yanlış anlayacak. Nöbetçilerin yanına git bari.”

“İstediklerini anlasınlar. Ben konuşup barışana kadar gitmiyorum hatta bak oturdum.”

Gerçekten de dış kapının önüne oturmuştu. Ve Göktuğ’u az çok tanıyorsam inadından vazgeçmezdi. Ama bende vazgeçmeyecektim. Biraz burnu sürtsün istiyordum.

“İyi, sabaha kadar otur orada.”

Camı serçte kapatmıştım. Beklesin bakalım. Bende gidip uyurum. Yatmadan önce bir kaç kez kontrol etmiştim. Hâlâ orada duruyordu. İstediğin kadar dur inmiyorum.

Uyduktan sonra gece yarısı bir anda tesedüfen uyanmıştım. Saate bakmak için komodinin üzerinde duran telefonumu almıştım. Saat 03.15’ti.
Aklıma direkt Göktuğ gelmişti. Acaba hâlâ orada mıydı?
Camdan bakmak için oturma odasına geçmiştim. Perdeyi araladığımda hâlâ aynı yerde oturuyordu. Telefonla uğraşıyordu.
İnadından vazgeçemeyecekti.

Koltuktaki battaniyeyi alıp camı açmıştım.

“Sen hâlâ burada mısın ya, gece yarısı oldu.”

Seslenmeme şaşırmıştı.

“Buradayım. Ve gitmeye hiç niyetim yok.”

“İyi madem al şu battaniyeyi de donma soğuktan.”

Battaniyeyi aşağı atmıştım. O da seve seve almıştı tabi ki.

Sinirliydim ona karşı, ama kıyamamıştım işte.

3 gün kesintisiz uyuyacağımı hayal ederken sabahın köründe, zile defalarca basıldığı için kalkmak zorunda kalmıştım. Çığlık atmak istiyordum. Sabahın köründe zile basmanın mânâsı ne! Sabahın körü dediğim saat, 12:30. Benim için erken.

“Of, huzur yok ya, yok!”

Kapıyı açmak için kalkıp üstüme bir hırka geçirmiştim. Oflaya, puflaya alt kata inmiştim. Kapıyı açtığımda karşımda Göktuğ’un kardeşi İdil vardı.

“İdil?”

“Merhaba.”

“Merhaba?”

“Konuşabilir miyiz?”

“Konuşalım.”

İçeri gel demek gelmiyordu aklıma. Umay, çekilde kız içeri girsin. Jeton geçte olsa düşmüştü.

“Yani, içeri gel içerde konuşalım.”

“Olur.”

Oturma odasına geçmiştik.

“Ben kahve yapıp geleyim, nasıl içersin?”

“Mocha var mı?”

Mocha. Bende mocha içmeden güne başlayamıyordum zaten.

“Hayır, nasıl içersin derken Türk kahvesini nasıl içersin demek istedim. Burada sadece Çay ve Türk kahvesi var.”

“Anladım. Sade olsun o zaman.”

Kahveleri yaptıktan sonra yanına geçmiştim.

“Ben Umay bu arada.”

“Memnun oldum Umay, sen benim ismimi biliyosun zaten.”

“Evet, dün öğrendim.”

“Sen burada doktor olarak çalışıyormuşsun. Yani birkaç tane askerden duydum doktor Hanım diye.”

“Evet, daha yeni geldim. Sen ne iş yapıyorsun.”

“Ben moda tasarımcıyım. Normalde yurt dışında çalışıyorum. Ama bu sıralar laptop üzerinden çalışacağım.”

“Anladım. Peki neden bana geldin.”

“Abimle aramı düzeltmek istiyorum. Ve bu zaman alacak gibi. Bu yüzden buralarda kalmam lazım. Ama uygun bir yer bulamadım. Şehir merkezi de uzak. Belki yanında kalmam için bana şans tanırsın diye düşündüm.”

“Seni anlıyorum, abinle aranı düzeltmeni de isterim ama daha yeni tanıştık.”

Biraz önce tanıştığım kızla nasıl aynı evde yaşamayı kabul edebilirdim ki. Hem buranın kuralları vardı. Ben burada çalıştığım için kalabiliyordum.

İdil bana cevap vermek üzerdeyken kapı çalmaya başlamıştı.

Yeter artık. Gelmeyin lütfen.

“Bakıp geliyorum.”

Kapıyı açtığımda karşımda Vedat yarbay, Göktuğ ve birkaç asker duruyordu. Şaşırmıştım neden gelmişlerdi ki.

“Buyurun?”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.