Bölüm 6

Vaveyla Yazarı: Ayşe A.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 6

Dün akşamki tartışmanın ardından Tarık’ın sesi soluğu hiç çıkmamıştı. Ne mesaj ne arama. Dün gece birbirimize sadece ağız ucuyla ‘iyi geceler’ demiştik ve sonrasında ben arabadan inmiştim. Bana mı kırılmıştı yoksa mesajlaşma ve arama huyu yok muydu? Bilmiyordum ki hem nereden bilecektim en son on iki yıl önce telefonda kavga ettiğim herifin bu huyunu hatırlayamıyordum işte. Sahte sevgililiğimizin ikinci gününde de ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Onun yüzünden tüm gece uyuyamamıştım zaten, kalbini mi kırdım acaba, çok mu üstüne yüklendim diye düşünüp durdum. Kötü bir şey de yapmamıştım. Ulu orta boynumu o şekilde öpmesi ve benim rahatsızlığımı dillendirmem en doğal hakkımdı. Ağzımda hissettiğim metalik tatla dudağımı serbest bıraktım. Yiye yiye dudak bırakmamıştım. Bu herif yoksa böyle yaparak beni manipüle mi ediyordu? Dudaklarımı büzüp bu olasılığı düşünürken boş boş kapalı televizyona bakıyordum. Hayır, olamazdı! Tarık o kadar akıllı biri değildi.
O zaman, benim anlamadığım bir şeye kendi kendine kurulmuş ve bunu büyütmüştü. Evet, bu olabilirdi. Çünkü Tarık bunu yapabilecek biriydi. Duygularını çok dillendirmez, içinde yaşardı. Bu bir patlama anı mıydı? Tümden gelim şeklinde düşünürsem: Boynumu öptü, çünkü Musa’ya sinir oldu. Peki Musa’ya neden sinir olmuştu? Çocukta herhangi bir aşırılık, abartı bir davranış yoktu. En azından ben bir şey sezmemiştim. Her zamanki Musa’ydı.
Tarık’a bunu sormak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Dünkü çıkışından sonra tepkisinden emin olamıyordum.
“Of, ben ona ‘Bir daha yapma.’ derdim, o da ‘Tamam.’ derdi ve konu kapanırdı.”
Peki neden olay bu kadar büyümüştü? Saçımı başımı yolacaktım şimdi.
“Seda!”
“Efendim, Tarık?”
Gözlerim şaşkınlıkla büyürken ablamın bakışları kısılmıştı.
“Tarık mı?”
“Kim?”
“Bilmem, sana sormalıyız bence. Kim bu Tarık?”
Tamamen salağa yatmaya karar verdim. “Bilmem, yanlış anladın, ben Tarık demedim.”
Tam o sırada annem, 19. yüzyılda gazete satan çocuklar gibi elindeki dosyayı sallayarak içeri girdi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Gayet de doğru anlamış. Otuz yaşında, adli sicili tertemiz bir çocuk: Tarık Kaya.” dedi ve gözlüğünü tepesine takıp bana baktı.
Bir hışımla ayağa kalktım. Kapının önünde dikilen annemin üzerine hızlıca koşup elindeki dosyayı almaya çalıştım ama ablam benden hızlı davrandı. Yüzünde alaycı ama meraklı bir gülümsemeyle kâğıtları incelemeye başladı. Bir yandan da benden kaçmaya çalışıyordu.
“... mezunu, sicili temiz ve gayet sağlıklı biriymiş şu Tarık Kaya. Ben de ‘Bu görücüleri kaya gibi iradeyle nasıl reddediyor?’ diyordum.” dedi.
Gözlerimi devirdim. Tiksinç, çirkin esprisine karşı çığlık atsam yeriydi. “İğrenç mizahlı insan! Ver şunları, babamlar duyacak!”
“Babanlardan önce ben duymak istiyorum. Kim bu Tarık, Seda?”
Ablamı kovalamayı bıraktım. Anneme kaçamak bir bakış atarken ablam sırıtıyordu. Kırk yaşındaki kadının yaptığı şeye beş yaşındaki çocuk bile kalkışmazdı. Annemin arkasına saklanmıştı bir de. Gözlerimi kısıp kötü kötü ona baktım. Annem boğazını temizleyerek ‘Sorumu yanıtla.’ uyarısında bulununca konuştum.
“Tarık işte, liseden bir arkadaşım.”
Annem yanımdan geçip koltuğa oturdu. Ben de arkasından gidip kalktığım yere geri oturdum. Yüzünde, alenen “Anlatmaya devam et.” bakışı vardı. Anneler neden yeri geldiğinde bu kadar ürkütücü ve gerici birilerine dönüşebiliyordu ki? Her zerresini ve noktasını ezbere bildiğim o kurtarıcı dostum. Düşük notlar, ablamla yaptığım saç başa yoluşmalar, sebepli sebepsiz annemin beni azarlamaya başladığı günlerde gözlerimin buluştuğu o eski dostla yeniden karşılaşmıştım. Salon halısıyla! Ne söyleyeceğimi bilmediğim için güvenli limana sığınmak gibiydi bu, başımı eğip halıya bakmak. Neden bu kadar tereddüt ettiğimi de anlamıyordum. Ama çok gerilmiştim.
“Bence sevgilisi.” dedi ablam.
“Öyle mi, Seda?” diye sordu annem.
Ablama döndüm. Gözlerimi aça aça konuştum. “Susacak mısın? Ya destek ol ya da git buradan.” Eliyle ağzına görünmez bir fermuar çekti.
“Seda?”
“Yani tam sevgilim diyemem!”
“Ne dersin peki?” Yüzümdeki gözleri boynumda tişörtümün örttüğü zincire belli belirsiz değdi ve geri geldi. “Benim bir tahminim var ama...”
“Ne gibi, anne?”
“Bu belgeleri ve bizden saklamak için dün geceden beri takla attığın boynundaki zincirin ucunda duran yüzüğü düşününce, her sağlıklı insanın aklına gelecek o şey geliyor aklıma.” Gergin havası kaybolmuştu. Hatta gözlerinin içi parlıyordu. “Müstakbel damadım!”
Bana sırıtarak ve heyecanla bakan anneme ne diyeceğimi bilemediğim için, sanki Tarık’la hiç kavga etmemişiz gibi devam ettim.
“Evet. Tarık, müstakbel damadın.”
Yere düşen tepsinin sesiyle oturduğum yerde sıçradım. Yeterince gergindim zaten, ablam iki dakika rahat duramaz mıydı? Arkamı döndüğümde babamla göz göze geldim. Şu an görünmez olmak, hatta atomlarıma parçalanmak istiyordum. Babamın öğrenmesi için çok erkendi, daha öğrenmemeliydi. Tarık’la konuşmam gerekiyordu. Çünkü dün gece kavga etmiştik ve sonumuz çok da belli değilmiş gibi konuşmuştuk. Neden sıçıp sıvıyordum her şeyi?
Önüme sessizce dönüp başımı ellerimin arasına aldım. Daha boynumdaki yüzüğü bile saklayamamıştım annemden. Sahte bir nişanlılık oyunu oynamak benim neyimeydi? Allah’ım, akılsız kullarına -ilk sırada ben olacak şekilde- akıl bahşet. Amin.
“Fikret, duydun mu?” Annem bülbül gibi şakırken babamın beti benzi atmıştı. Annemi duymayı bırak, şu an bir kara deliğin içindeymiş gibi davranıyordu. Birkaç saniye öyle dikildikten sonra eğilip tepsiyi aldı. Hiçbir şey duymamış ve salon boşmuş gibi yanımızdan uzaklaştı.
“Üzülme sakın. Eniştenle beni ilk öğrendiğinde daha büyük tepki vermişti, bu yine iyi.”
Zoraki bir şekilde güldüm. “Ya, tabii.”

Omuzumdan düşen çantamı düzelttim. Sonra Tarık’a döndüm. “Gerek yoktu eve kadar bırakmana.”
“Olsun, hava kararmaya başladı. Benim yüzümden bu kadar geç kaldık zaten.”
Omuz silktim. Sorun değildi. Benden pek bir şey istemezdi, o yüzden bu kadar ısrarla istediği bir şeyi reddetmek ayıp olurdu. Hem kafama da kakardı kesin: İstedim de gelmedin de...
“Alt tarafı bir iki tişört aldık. Sayemde biraz zevkli gözükeceksin.”
Sataşmama karşılık güldü. “Ben gayet zevkli bir adamım. Sen anlamadıysan sorun sende.”
“Ya, ne demezsin!” Sokağın başına geldiğimizde durdum. “Bir arka sokaktan girelim, şimdi babam falan görmesin.”
“Olur, nasıl istersen.”
Kasabın olduğu sokağa girdiğimizde dükkânın kapısının açık olduğunu görüp adımlarımı hızlandırdım. Tarık’ın arkamdan gelen endişeli sesini duysam da umursamadım. Tam dükkândan içeri dalacağım sırada Tarık bileğimi tutup beni hızlıca kendine çekti.
Şaşkınca ona bakarken fısıltıyla konuştu: “Ne yapıyorsun? Ne oldu?”
“Bizim dükkânın kapısı açık! Hırsız falan girmiş olabilir.”
Bileğimi tutan eli yavaşça aşağı kaydı ve avucumu kenetledi. Şaşkınlıkla birleşen ellerimize bakarken o beni nazikçe arkasına itti.
“Sen arkamda dur, ben bakarım.”
“Deli misin, neye bakacaksın?”
“Sen neye bakmaya çalışıyorsan ona bakacağım, Seda! Sus, arkamda kal.”
“Bir dakika...” diyerek kasap tezgâhına uzandım. Babamın et dövme demirini boştaki elime aldım. Tarık kaşları havalanmış bir hâlde bana bakarken ben de kafamla “Ne var?” dercesine bir hareket yaptım.
Biri çıkarsa direkt bununla vurabilirdim. İnşallah biri çıkmazdı tabii... Biraz daha Tarık’a yaklaştım. Durduk yere çocuğun da başını derde sokmuştum.
Parmak ucunda yükselip Tarık’ın omzunun üzerinden içeriye baktım. “Arkadaki odanın ışığı yanıyor, oraya bakalım.”
Babam dükkânın arkasındaki o küçük odayı tam bir yaşam alanına çevirmişti; et dondurucularından yemek tenceresine, kasasından tüplü ocağına kadar her şey buradaydı.
Odaya çıkan kısa ve loş koridorda ilerledikçe burnuma tanıdık bir koku; cızırdayan taze et ve tereyağı kokusu dolmaya başladı. Kaşlarım çatıldı. Koridorun sonundaki odayı kapatan —babamın dükkân dekorasyonu anlayışının zirvesi sayılan— o kırmızı plastik kapı püsküllerine ulaştığımızda Tarık birden durdu.
Elini püsküllere uzatmış, sanki Narnia diyarına geçiş yapacakmış gibi şaşkınlıkla içeriye bakakalmıştı. Sabırsızlıkla onu hafifçe yana itip omzunun üzerinden içeriye göz attım. Ben de Tarık’a eşlik edercesine kalakalmıştım.
Ablam tavanda asılı duran boş kancaların yanında büzülmüş ağlıyordu. Annemin bağırışıyla dikkatim içeriye kaydı.
“Canan, ağlama da yardım et!”
“Ne yapayım anne? Cihan’la evlenmek istediğimi söylediğim gibi kendini dükkâna attı!”
Annem oflayarak hırsla önündeki kavurmayı yiyen babama baktı. Tabağında yarısı yenmiş bir antrikot da duruyordu. Annem tabağı almak için elini uzattığında babam onun elini itti.
“Fikret, Allah aşkına ne yapıyorsun? Dur!”
“Bırak beni Şevkiye, intihar edeceğim ben!”
Hırsla etleri çiğnerken tavadaki bol tereyağlı kuzu pirzolayı çevirdi. Sonra da elini kalbine götürüp yemeye devam etti. Annemin sesindeki endişe artık net bir şekilde anlaşılıyordu. Ne yapacağını bilmez hâlde bir sağa bir sola gidip gelirken babama söyleniyordu:
“Kolesterolünü tavan yaptıracaksın, bırak şu etleri!”
“Amacım o ya zaten, Şevkiye! Canan’ı kimseye vermem, ölürüm daha iyi!”
“Ablam Cihan abiyle mi evlenecek?”
Kelimeler ağzımdan istemsizce çıkmıştı. Ablam büzüldüğü köşede ağlarken annemle babamın bakışları bana döndü. Annem tekrar babama dönse de babamın bakışları benden sonra sırayla Tarık’a, sonra da ikimizin kenetlenmiş ellerine kaydı...
Hızlıca elimi Tarık’ın elinden çeksem de babamın bakışları hiç hoş değildi.
Annem, babamın bize kilitlenişini fırsat bilip önündeki et tabağını hızlıca kaptı. Babam zar zor ayağa kalktı. Bir iki adım attığı gibi de yere yığıldı!
Annem çığlık atarken hızlıca babamın yanına çömeldim. Gözleri açıktı ama bilinci pek yerinde değil gibiydi. Dudaklarının arasından sadece benim duyduğum, sanırım kendisinin bile unuttuğu o kelimeler döküldü:
“Sen de mi, Seda...”
Zaten sonrasında bayılmıştı.

Annem pıtı pıtı yanıma geldi. Üzerinde yeni gelin heyecanı vardı. Aşırı anlamsız geliyordu bu heyecanı.
“Ara bakayım, bu akşam müsait mi?”
“Kim?”
“Damadım!”
“Babamın peşinden gitmen gerekirken burada neyin peşine düşüyorsun?”
Sesimin biraz sert çıkmasına karşılık annem kaşlarını çattı. “Koca adam! Ablan da öyle saçmaladı diye sen de yapacak hâli yok.”
Ablam araya girdi. “Eniştene yazdım, ben yanındaymış. Endişelenme.”
“Şimdi Seda, ara damadımı.”
Çaresizce bir ona, bir ablama bakıyordum. “Anne, hayır!”
Ablam, “Damdan düşer gibi olmaz anne, çocuk teklif getirsin önce.” dese de annem umursamadı.
“Ay aman, sen de teklif bekledik, âdet, gelenek, görenek yaptık. Seda’nınki de eksik kalsın. Biraz daha beklersek göremeden gideceğim.”
Ablamla koro hâlinde, “Allah korusun,” dedik.
Ablam dağa taşa öpücük atıp masa tıklatırken “Ara hadi, ara,” dedi annem heyecanla.
İstemeye istemeye telefonu cebimden çıkardım. Annem yan yan telefonuma bakarken hızlıca arama tuşuna basıp kulağıma götürdüm. Yara bandını tek seferde çekmek gerekirdi sonuçta. Uzunca çaldı. Bilerek mi açmıyordu? Kin tutma özelliği yeni mi yüklenmişti? Kapatmak için telefonu kulağımdan uzaklaştıracakken açtı telefonu. Annem, zorla hoparlöre almam için işaret ediyordu ama görmezden geldim.
“Alo!”
Yerin dibine girsem yeriydi. “Aşkım, nasılsın!”
“Seda! İyi misin?”
“Ben de iyiyim canım. Sana güzel bir haber vermek için aradım.”
Şaşırtıcı derecede hızlı toparlamıştı kendini. “Söyle, yavrum.”
Yavrum mu? Bu da biraz fazla adapte bir çıkış değil miydi? Bozuntuya vermedim.
“Aşkım, annemler bu akşam senin müsait olup olmadığını merak ediyor da.”
Sesi sorgular gibiydi. “Müsait miyim ben?”
O da şaşırmıştı, buna kendimi tutamayıp güldüm. “Ne bileyim Tarık, müsait misin?” Boğazımı temizledim. “Yani aşkım, bir planın var mı bana bahsetmediğin?”
“Ha, yok, müsaitim ben.”
“Harika, anneme söylerim şimdi.”
“Kaç gibi geleyim peki?”
“Onu anneme sorar, sana mesaj atarım. Tamam mı? Öptüm, görüşürüz.”
“Tamam.”
Yine de o “yavrum” kelimesinden sonra başka bir sevgi sözcüğü kullanmaması dikkatimi çekmişti. Tavır alıyordu; katır inatlı herif bu akşam da böyle yapmazdı umarım. Telefonu cebime koyarken annem gülümsüyordu. Benim ise içim kan ağlıyordu.
“Harika! Kaçta gelecek?”
“Sana soracağımı söyledim. Kaçta gelsin?”
Elini çenesine götürdü. O kafada neler dönüyordu Allah bilir.
“Müsaitse şimdiden gelsin!”
Gözlerimi kocaman açtım. “E, anne, yuh ama ya!”
Eliyle hafifçe kafama vurdu. “Anneye yuh denmez!”
Elimi kafama götürdükten sonra Tarık’a mesaj attım:
Gönderilen: Tarık
“Saat yedi gibi akşam yemeği yiyoruz. Eğer gelmek istemezsen işi bahane edebilirsin.”
Gönder tuşuna bastıktan sonra heyecanla bana bakan anneme döndüm. “Yedide gel, yazdım.”
Sevinçle kalktı yerinden. Keşke ben de bu kadar mutlu olabilseydim...
“Tamam! Saat daha on iki, çok da iyi.” Hızlıca kapıya yöneldi ama aklına bir şey gelmiş olacak ki aniden durdu. “Ne seviyor, ne yapayım?”
“Yap işte bir şeyler, her şeyi yer o.” Sanırım yerdi... Lise döneminde pisboğazın tekiydi, büyüdüğünde de zevklerinin çok değiştiğini sanmıyordum.
Burnundan soluyarak konuştu: “Evleneceğin adamın ne sevdiğini bilmiyor musun yani?”
Panikle anneme döndüm. “Mantı! Mantı çok sever... Ben sen yorulma diye şey etmiştim.”
Tekrar gülmeye başladı yüzü. Bipolardı bu kadın! Teyzem onu da delirtmişti en sonunda. Teyzem demişken, hemen annemin yanına gidip elini tuttum.
“Anne, bak, sakın teyzeme söyleme! Gelmesin bu akşam.”
“Buzlukta yaptığımız mantıdan olacaktı. Ay, bak, ne iyi çocuk ki işi de sorunsuz halloluyor!”
“Anne, bak ölümü gör teyzemi çağırırsan!”
Hızlıca kulağını çekip havaya öpücük attı, sonra da kafama tıklattı. “Allah korusun! Saçma sapan konuşma. Teyzen gelse ne olacak hem?”
“İstemiyorum! Çocuğun ailesinden kimse yok, ben ona yedi ceddimi mi tanıtayım ilk günden?”
Yüzü biraz düşse de pes etmiyordu. “İyi... Çayın yanına ne sever peki? Pasta, börek... Ne yapalım?”
Bunu gerçekten bilmiyordum. Mantıyı da her perşembe Neriman teyzenin esnaf lokantasına yemeye gittiğimiz için biliyordum. Okul çıkışı ya benim, ya Mert’in ya da aynı anda ikimizin yakasına yapışır, mantı yemeye götürürdü bizi. Şimdi düşününce; nerede uğraş gerektiren zor bir şey var, gidip onu severdi bu herif.
Bozuntuya vermemeliydim. Annem detay bilmediğimi fark ederse sorgular dururdu. Anneme sarılırken dudaklarımı büzdüm. “Ayırt etmez, her şeyi sever.” Ardından gülümseyerek ekledim: “Hem senin elinin değdiği her şey lezzet şöleni olur, sultanım!”
Kafasını salladı. “Laf kalabalığıyla kaçamayacaksın. Başını bağla, sen de gel mutfağa!” diyerek gözden kayboldu.
Amacım kaçmak değil, ikna etmekti zaten. Tam o sırada eniştem şaşkın bir ifadeyle salona girdi. “Annem mutlu mutlu nereye gidiyor öyle?”
“Sana küçük bacanak getirecekmiş, Seda. Annem de onun heyecanı var,” dedi ablam alaycı bir tonla.
“Abla!”
Eniştem ablama dönüp, “Sen o yüzden mi ‘Babamın yanında dur’ diye mesaj attın bana?” dediğinde ablam başını salladı. Sonra yine bana döndü: “Ne? Yalan mı? Gel aşkım, biz evimize gidip hazırlanmaya başlayalım. Akşama güzel bir gösteri olacak!”
Eniştemin koluna girdi, adamcağızı sürükleyerek çıkardı salondan. Ağlamak istiyordum ama yapamazdım. Neden ve nasıl böyle olmuştu? Annem yüzüğü ne ara fark etmişti? Ben takalı bir gün bile dolmamışken hem de!
Az önce kalktığım koltuğa geri oturdum. Önümdeki tahta sehpanın üzerindeki dosyalara uzanıp elime aldım. İyi ki sözleşmeyi bunun içine koymamıştım. Onu daha iyi bir yere saklamalıydım çünkü anlaşılan bu evde özel alan kavramı anneme hâlâ uğramamıştı. Gerçi hata bendeydi.
Koltuğun üzerindeki telefona baktım, Tarık’tan hâlâ bir dönüş gelmemişti. Mecbur arayacaktım. Yol yakınken ne olacaksa olacaktı artık.
Bu sefer telefon hızlıca açıldı.
“Alo?”
“Ne yapıyorsun?”
“Dışarıda biraz işim var, onu hallediyorum.”
Sorduğun için teşekkür ederim, ben de oturdum kara kara düşünüp kendi derdime yanıyorum diyemedim tabii. Zaten tavırlıydı, ekstra kavga etmek yersiz olurdu. Mecbur suyuna gidecektim köprüyü geçene kadar. Gerçi şu an o köprüden çivileme atlamak istiyordum ya, neyse...
“Mesaj attım ama görmedin sanırım. Akşam yedide yemek yiyoruz biz. İstediğin zaman gelirsin. Ya da... Gelip gelemeyeceğini merak ettim.”
Nedense kalbimde tuhaf bir baskı hissettim. Cevabının ne olacağının bilinmezliği beni rahatsız etmişti sanırım.
“Tamam, yedide orada olurum.”
İstemeden dudaklarım yukarıya kıvrıldı. Ne diyeceğimi bilemediğim için öylece kaldım. O da konuşmuyordu. Uzun süren sessizliği bozan yine o oldu:
“Kapatıyorum.”
“Tamam, görüşürüz.”
Telefonu kapattı. Başımı koltuğun arkalığına yaslayıp telefonu yastığın üzerine attım. Kavga ettiğimizin ertesi günü işlerin bu kadar hızlanması mı, yoksa sarpa sarması mı demeliyim, bilemiyorum. Fazlasıyla yorucuydu. Gerçi tahmin etmem gerekiyordu, annem gibi bir kadının Tarık’ı öğrendiği an her şeyi çarpı iki hıza alıp gerçekleştireceğini. Şu an elimden gelen tek şey akışa bırakmaktı.
Birbirimiz hakkında genelgeçer şeylere hâkimdik, o yüzden bugünü sorunsuz atlatıp sonrasında birbirimizi tanımaya zaman ayırmalıydık. Annemin gözüne batmamalıydım. Tarık zaten ne yapsa batmazdı...
Oturduğum yerden kalktım. Mutfağa gidip dün gece kafa atmak istediğim adama börek açmalıydım. Belki güzel bir kek de yapardım.
Salon kapısına yaklaştığım gibi babamla annemi konuşurken duydum. Mutfak ve salon kapıların yan yana olması seslerini rahat duymamı sağlıyordu. Yine de beni görmemeleri için duvara iyice yanaştım. Başımı uzatıp baktım. İkisinin de yüzü tezgâha dönüktü ama yine de tedbirli olmakta fayda vardı.
“Fikret, niye böyle surat asıyorsun şimdi?” diye sordu annem.
“Emrivakiyle adamı evimize davet ediyorsun!”
“Ortada bir emrivakilik yok...”
“Bırak, Şevkiye! Canan’a da böyle yaptın. Dünyada tek bekâr senin çocukların kalmış gibi davranıyorsun.”
Annem elini beline koyarak babama döndü. Ben biraz daha kapıya sündüm. “Ne münasebet!”
“Kızın bize söylemesine fırsat tanımadan bir yerleri eşeleyip zorla kendine damat çıkardın. Hiç düşünmüyor musun, bu kızların zoruna gidiyor mu acaba? Onları istemediğimizi düşünüyor olabilirler mi?”
Gözlerim dolmuştu istemeden. Babamın bu düşünceleri beni şaşırtsa da içimi de sıcacık etmişti. Annem hakkında söylediklerini bu zamana kadar ilk defa duyuyordum ondan. Haksız da sayılmazdı. Bu sahte nişanı Tarık’la yapmamın en büyük nedenlerinden biri annemdi; başı deccal teyzem çekse de... Yine de büyük küçük fark etmeksizin benim yüzümden tartışmalarını istemezdim.
“Niye istemeyeyim ben kuzularımı? Tek derdim, ikimiz de gözümüzü kapamadan mutlu olduklarına şahit olmak,” dedi annem. Ardından babama sarıldı. “Sen de biraz kabullen. Biz bu kızları ömür boyu yanımızda tutamayız. Onlar artık senin ellerinden tutup parka götürdüğün küçük kızların değil. En küçüğü otuzunda!”
“İsterse sekseninde olsun, ben yine onları parka götürürüm,” dedi babam ve annemden nazikçe uzaklaştı. Kırgınlığı çok belliydi.
Hızlıca salona geri kaçtım.
Annem seslendi: “Nereye?”
“Hava alacağım biraz.”
Kapının kapanma sesi duyulunca hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi mutfağa gittim.
“Ne oldu? Bir şey mi eksik, babam nereye gitti?” diye sordum.
“Yok yok, içecek almaya gönderdim onu. Ben kafamda menüyü oluşturdum şimdi...”
Kalbimde bir sızı hissettim. Babamla annemi böyle görmek, vicdanımı tatlı kaşığıyla oyuyorlar gibi hissettiriyordu. Umarım Tarık’la bu şeyin altından kalkabilirdik. Tersi bir durumda babamın yaşayacağı hüsranı düşünmek bile nefes almamı engelliyordu.
“Seda!”
Dağılan dikkatimi anneme yönelttim. “Efendim?”
“Hangi tatlıyı yapalım?”
Çatılan kaşlarımı hızlıca toparladım. “Ne? Tekrar saysana anne, anlamadım.”
“Nesini anlamadın yavrum? Mercimek çorbası, mantı —sarımsaklı ve sade iki yoğurt hazırlarız—, içli köfte, peynirli sigara böreği, şöyle nar ekşili güzel bir çoban salatası... Ama tatlıda emin olamadım. Sütlaç mı yapsak, trileçe mi bilemedim.”
“Abartma anne! Çorba ve mantı yeter.”
Bana şahsına küfür etmişim gibi gözlerini belerterek baktı. “Ben seni böyle büyütmedim. Misafir ağırlamayı tekrar mı öğreteyim sana?”
Mutfak önlüğünü boynuma geçirirken, “Ben salatadan başlıyorum o zaman,” dedim.

Dizleri ağrıyor bahanesiyle mutfak masasından bana emirler yağdırıyordu. Bir yandan sabır dilerken bir yandan kıyma kavuruyordum. Mutfak savaş alanından hallice bir karmaşıklık içerisindeyken, daha büyük karışıklıklar çıkmasın diye yaptıklarımı hemen masanın üzerine diziyordum.
İçimi yiyip bitiren tek şey Tarık’ın takınacağı tavırdı. İkimiz baş başayken ya da tanımadığımız insanlar varken her şey iyi hoştu ama şimdi karşımda ailem olacaktı. Ve biz kavgalıydık... Ya da öyle bir şey işte. Tek temennim bu geceyi kazasız belasız atlatmaktı.
Annem içli köfteleri doldururken baştan sona tüm evi süpürdüm, sildim, toz aldım ve cam kapı kenarlarını temizledim. Geriye sadece tatlıyı yapmak kalmıştı. Kafamın içi bir o kadar doluydu ama aynı zamanda bomboştu.
Hızlıca mutfağa geçtim. Saat dörde geliyordu ve geriye bir tek tatlı kalmıştı. Gerçi mantı suya atılacaktı, içli köfteyle börek kızartılacaktı ama onları saat altı-altı buçuk gibi yapardık. Dolabı açıp süte uzandım. Tam o sırada ablam elindeki poşetlerle içeri girdi.
“Bunlar ne?” diye sordum.
“Benim buzluktakilerden getirdim. Akşam çayın yanına siz uğraşmayın diye. Kurabiye var, börek var, közlenmiş patlıcan ve biber de getirdim. Tahinli mezemden de yapacağım, çeşit bol olsun. Enişten de baklava aldı, uğraşmayın diye.”
Gözlerim dolmuştu. Yorgunluktan mı bu kadar duygusallaşmıştım, yoksa ablamın yanımda olduğu hissi mi beni böyle yapıyordu bilmiyordum. “Teşekkür ederim,” dedim.
“Saçmalama kızım, ne teşekkürü! Şimdi sen git güzel bir duş al, hazırlan. Külkedisi gibi bir hâlin var, devamını ben hallederim. Ne kaldı?”
“Annem çorbayı yaptı. Mantı zaten buzluktan çıkartılıp suya atılacak ama daha vakit var. Ben içli köftenin her şeyini hazırladım, annem onları doldurup kapattı. Böreği sardım, salatayı yaptım. Tatlıya geçecektim, sen geldin.”
“Bu kadar ayılıp bayılmaya ben de bir şey yaptın sandım!”
Annemle ablam gülüşürken, “Alacağınız olsun!” dedim. “Dizim ağrıyor diye oturdun, yemekleri yaptırdın; sonra da tüm evi bana temizlettin. Sanki Tarık müfettişmiş gibi teftiş edecek ya bizi!”
“Yok artık anne!”
“Ne? Pis eve mi gelsin çocuk?”
Ablam gelip sırtımı sıvazladı. “Ablacığım, beni arasaydın ya... Ben de evde aheste aheste çay ikramlıklarını hazırlıyordum, siz yemeği halledersiniz diye düşündüm.”
“Sıkma canını, hallettim ben.”
“Git hadi sen hazırlan, çocukcağız ne zaman gelir belli değil.”
Mutfak önlüğünü çıkartırken kolumu kaldıracak hâlim yoktu. Bütün kemiklerim sızlıyordu. Önlüğü ablama uzatıp mutfaktan çıktım. Koridorda odama doğru yürürken arkamdan ablamın annemi azarlayan sesi geliyordu.
“Daha iki gün önce camlarına kadar dip köşe temizlik yapmadık mı biz bu evde?”
Annemin cevabını duyamadan odama girip kapıyı kapattım. Cebimi yokladım ama telefonumu kim bilir nerede unutmuştum. Onu bile arayacak takatim kalmamıştı.
Başucumdaki komodinin üzerindeki saate baktım; dört olmuştu bile. Yaptığım iş dağını düşününce on ikiden bu yana iyi bile yetiştirmiştim. Tarık kaç gibi gelirdi acaba? Akşam yedide geleceğini söylemişti ama bu herifin sağı solu belli olmazdı. Dün geceden beri o mesafeli tavırları, telefondaki buz gibi “Kapatıyorum” deyişi... Düşündükçe içim şişiyordu.
“Off...”
Ellerimi saçıma götürüp dağılmış topuzumu tamamen bozdum. Bir iki dakika açık gardırobun karşısında durup boş boş kıyafetlere baktım. Yorgunluktan beynim durmuş gibiydi. Ne giyecektim ki ben şimdi? Çok süslensem kavga sonrası abes duracaktı, çok salaş giyensem annemin gazabına uğrayacaktım. Keşke kavga etmeseydik de Tarık’a sorsaydım... Deneyimli duruyordu sonuçta; birine evlenme teklifi etmişse o kişinin ailesiyle tanışma olasılığı yüksek olmalıydı, değil mi? En iyisi önce sıcak bir duş alıp kendime gelmekti.

Üzerimdeki kıyafetleri çıkartıp makineye attım. Suyu açtım. Tenime değdiği gibi rahatlamıştım sanki. Islattığım saçlarımı şampuanladığımda dünkü kavgamız geldi aklıma.
“Salak şey...”
Sinirle sıcak suyu biraz daha açtım. Kemiklerime kadar işleyen su bana iyi gelmişti. Kafamdaki köpüklerin akıp gitmesi gibi düşünceler de zihnimden akıp gidiyordu sanki. Boynumu bir sağa bir sola çevirdiğimde sağ tarafıma değen sıcak suyla dondum kaldım. Neden Tarık’ın o sıcak nefesi ve dudakları gelmişti ki aklıma? İstemeden o öpücüğe tekrar gittim. Fark etmemiştim ama tenime değen dudakları sıcacıktı... Hızla soğuk suyu açtım.
“Salak herif! Asalak hatta!”
Hızla duştan çıktığımda saat dört buçuktu. Saçımdaki havluyu bile çözmeden, üzerimdeki bornozla kendimi yatağın üzerine bıraktım. Sadece iki dakika gözlerimi dinlendirecektim. Sadece iki dakika... Sıcak suyun etkisiyle gevşeyen kaslarım ve günün yorgunluğu birleşince, zihnimdeki Tarık düşünceleri yavaşça silikleşti ve karanlığa gömüldüm.
Belli belirsiz ablamın sesi geliyordu. Kolumda hissettiğim eli yavaşça ittim. Ardından tüm bedenim sallanmaya başladı. Panikle gözlerimi açtığımda ablamla göz göze geldim.
“Ne yapıyorsun?”
Şaşkınca baktım ona. “Ne yapıyorum?”
“Yatmaman lazımdı! Çocuk mesaj atmış, yarım saate gelecekmiş!”
“Kim?”
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Ablacığım, sen beni mi sınıyorsun? Tarık! Tarık yarım saate gelecekmiş. Telefona mesaj gelince benimki sanıp baktım. Tarık yazınca seninki olduğunu anlayıp getireyim dedim ama leydimiz uyuya kalmış!”
Yattığım yerden hızlıca doğrulup ayağa kalktım. Nasıl içim geçmişti öyle? Hızlıca kafamdaki havluyu çıkartırken komodinin üzerindeki saate baktım; altı kırktı!
“Mesajı ne zaman atmış?”
“On dakika önce. Biraz işim vardı, onları halledip haber vereyim dedim.”
Bornozu da çıkartıp yatağın üzerine atarken, “Off abla!” diye sitem ettim.
Ben iç çamaşırlarımı giyerken o dolabıma doğru yönelmişti. “Ne bileyim kızım uyuyacağını? Hem bulurum ben şimdi sana bir şeyler, sen direkt saçına giriş!”
Dediğini de yapmıştım. Tabiri caizse don-sütyen, makyaj masasına oturmuş, saçıma hızlıca bir fön çekiyordum. İdare etmesi yeterdi.
Abartı bir makyaj yapmama gerek de yoktu zaten, evdeydik. Ben saç makyajı halledene kadar ablam yatağımın üzerine sermişti kombinini.
“Aksisin ya... Ondan bunlar, boşuna demiyorlar aksi insanın işi aksi gider diye.”
Siyah kumaş şortu giyerken gözlerimi devirdim. “Dinime küfreden müslüman olsa!”
Güldü. Gömleğin düğmelerini iliklerken boynumdaki yüzüğe uzandı. İstemeden duraksadım. Gözlerinin içi gülüyordu. “Ne kadar zarif... Seni gerçekten tanıyor demek ki.”
Burukça gülümserken, “Öyle... Çok iyi tanır beni,” dedim.
Tanımıyordu. Ben de onu tanımıyordum... Ablamın bu samimi gülüşünü hak etmiyordum.
Düşen yüzüme karşılık ablam bilinçli bir şekilde yüzüğü gömleğimin üstünde bırakırken yanağımı tutup kendine çekip öptü.
“Biliyorum, fiziken de yorucu ama zihnen daha çok zorluyor insanı. Ama bunu kendine yapma. Önemli olan senin sevmen; annemle babamı umursama, sevdiğin adamın yanında dur. Ben hep arkandayım, enişten de öyle.”
Dolan gözlerimi tavana kaldırırken ablama sarıldım. “İyi ki varsın.”
“Sen de öyle. Gidiyorum şimdi, sen de son kez kendine çeki düzen ver. Seninki dakik biriyse iki dakikaya burada olması lazım.”
Ablam çıkarken aynadan kendime baktım. Klasik ve şıktım. Bence iki tarafı da tatmin edecekti. Ne Tarık’ın gözüne sokacaktım ne de anneme basit gelecekti. Siyah kumaş şortumun üzerine kısa kollu beyaz gömleğim... Her ortama ayak uydurabilirdi.
Kapının zili çaldığında makyaj aynamın önüne koştum. Parfümümü sıkmayı unutmuştum. Bir iki fıs onu sıkıp hızlıca çıktım odadan. Kapıdan çıktığım gibi ablamla göz göze geldim, eliyle beni çağırıyordu. Annem ise çocuk gibi yerinde duramıyordu. Kapının önüne geldiğimde babam da aheste aheste salon kapısından yeni çıkıyordu. Kapıyı benim açmamı bekliyor olacaklar ki hepsinin gözü üstümdeydi.
Belli belirsiz titreyen elimi kapı koluna koyunca kalbimin hızlanışını hissettim. Karnımın kasılması ve midemin bulanmaya başlaması normal miydi, bilmiyordum. Neden böyle olmuştu? Dünyadaki ilk günüm değildi, bir sürü de kapı açmıştım. Hadi bismillah diyerek bir hışımla kapıyı açtım.
Tahminimce kapıyı tekrar çalmak için havada kalan elini yavaşça aşağı indirdi. Yüzündeki o ılık gülümsemeyi görünce dudaklarım istemeden kıvrıldı. Aramız iyi demek miydi bu gülümseme?
Hem bak, istemeden çift kombini bile yapmıştık! Kalbimiz birdi demek ki... Yani öyle derler ya!
Üzerine tam oturmuş bembeyaz gömleğin kol manşetlerini dirseklerine doğru hafifçe kıvırmıştı. O kadar özenilmeden, çaba harcanmadan yapılmış gibi duran bu basit hareket; bileğindeki o ince siyah deri kayışlı saati ve bize aldığı çiçekleri tutarken hafifçe sıkılan ön kollarındaki kasları bütünüyle gözler önüne seriyordu. Siyah kumaş pantolonu da üzerinde kusursuz duruyordu ama beyaz gömleğin ona bu kadar yakışabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Doğal bir şekilde tarayıp bıraktığı saçlarıyla tamamlamıştı kendini.
Nedense gözüme aşırı yakışıklı görünüyordu... Tarık hep bu kadar yakışıklı mıydı ya?!
Annemin elini kolumda hissettim. Belli belirsiz, minik bir çimdik attı.
“Anneciğim, içeri davet etsene çocuğu...”
“Ah, tabii!” Kendimi toparlayıp kapının önünden hafifçe çekildim. “İçeri gir lütfen.”
Tarık ayakkabılarını çıkartırken bu hâlime belli belirsiz gülüyordu. Adım kadar emindim bana güldüğüne!
İçeri girdiğinde onu öpmek için parmak uçlarımda hafifçe yükselecekken, boştaki eliyle kolumu tutup bizimkilere fark ettirmeden beni aşağı indirdi. Hızlıca anneme yöneldi.
“Bu güzel evde sizinle tanışmak benim için çok değerli. Küçük bir teşekkür olarak bunu size getirdim,” diyerek kucağındaki mor orkideyi anneme uzattı.
Annem mest olmuş bir şekilde çiçeği aldı. Liseli kızlar gibi kıkırdıyordu.
“Ay! Mor en sevdiğim renktir...”
“Seda bahsetmişti efendim.”
Bahsetmemiştim ama resmen köylü kurnazlığı yapıyordu! Yine de bu hamlesini takdir ediyor ve destekliyordum çünkü annemi saniyesinde kazanmıştı. Gerçi bomboş ayakta dikilse bile annemi kazanırdı; evlenmek isteyen bir erkek olması annem için yeterli bir kriterdi zaten.
Sonra ablama tebessüm ederek, “Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim, umarım beğenirsiniz,” dedi.
Ablam da en az annem kadar etkilenmişti Tarık’tan. Heyecanla kendi sıramı bekliyordum ama Tarık beni atlayıp direkt babamla eniştemin elini sıktı.
“Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum.”
Gözlerini kısmış, azılı düşmanına bakar gibi Tarık’a bakan babam, “Daha tam tanışmadık,” dediğinde annem uyarı dolu bir gülücük attı.
“İçeri geçip orada devam edelim Fikretciğim, ayakta kalmayalım.”
Babam mesajı aldığını belli etmek için salona doğru geçti. Eniştemle ablam da onu takip ederken annem mutfağa yöneldi. Tahminimce bahçeye çıkıp diğer orkidelerinin yanına bırakacaktı elindekini. Bahçede özel yaptırdığı köşeye her yaz dizerdi onları. Tarık istemeden tam nokta atışı yapmıştı.
Koridorda ikimiz kalmıştık. Nedense biraz heyecanlanmıştım. Gülümseyerek ona döndüm. Tarık ise buz gibi düz bir suratla elindeki beyaz laleleri bana uzattı.
“Bunları da sana aldım.”
Ruhsuz çıkan sesine ve soğuk yüzüne karşılık gülümsemem yavaş yavaş soldu. İki gram sevinç ve heyecanım vardı, sağ olsun onu da emip bitirmişti. Zaten ben ne demeye sevinip heyecanlanmıştım ki? Çocuk da haklıydı gerçi, dün geceki kavgamız yüzünden böyle davranıyordu ama neyse...
“Teşekkür ederim, neden zahmet ettin?”
“Görünce aklıma sen geldin. Öyle zahmetlik bir durum yok.”
Çenem kasıldı. Şu lafları bile ölü gibi söylüyordu. Kafasına bir demet laleyle vursam canı çok yanar mıydı acaba? Ya da annemle babam bir şey der miydi? Kafamı bir sağa bir sola salladım. Saçmalama Seda, şu manyak çocuğun seni de manyaklaştırmasına izin verme!
“Terlik giyer misin?”
Cıkladı. “Sevmem ben.”
“İçeri geçelim o zaman? Bu taraftan...”
Kafasıyla onayladı. Salon kapısına yaklaştığında dudaklarının kenarı nazikçe yukarı kıvrıldı. Şaşkınca arkasından bakakaldım. İnadıma yapıyordu, bana özeldi bu tavırlar! Herkese dört yapraklı goncaydı, bana gelince beton duvar... Durduk yere hırslandırıyordu beni. Bu meseleyi çözmek artık şart olmuştu! Anlayacağı dilden konuşacaktım.
İçeri girdiği gibi kapının önünde durup neşeli bir tınıyla konuştu:
“İzniniz olursa dışarıdan geldim, elimi yıkamak için lavaboyu kullanabilir miyim?”
Annem koştur koştur bahçeden gelip kafasını uzatarak, “Tabii oğlum, tabii! Seda göstersin sana,” dedi.
Ben anneme göz devirmemek için kendimi zor tutarken arkamı dönüp yürümeye başladım. Hayır yani, çiçeğinle ilgilensene sen! Tarık sessizce beni takip ederken koridorda durdum. Elimle göstererek, “Dümdüz gittiğinde iki kapılı olan taraftaki ilk kapı,” dedikten sonra mutfağa yöneldim.
Madem böyle oynamak istiyordu, ben de ona istediğini verecektim. Annemin illaki burada bir vazosu olacaktı. Dolapları karıştırmaya başladım. Sabahları bazen bahçeden çiçek toplardı çünkü. Karışık cam eşyaların olduğu dolabı açtığımda, annemin çeyizinden kalma kesme camlı vazo bana göz kırpıyordu. Vazoya su doldurup tezgâhın üzerine koydum. Laleleri poşetinden çıkarıp kendimce vazoya dizmeye başladım. Çok detaylı çiçek bilgim yoktu ama laleleri gerçekten çok severdim. Bana karşı olan asık suratına, kendini ağırdan satmasına rağmen getirdiği bu lale jesti beni rahatlatmıştı...
“Neye gülüyorsun öyle?”
Ensemde hissettiğim sıcak nefesle irkilip birden arkamı döndüm.
Elleri cebinde bana doğru hafifçe eğilmişti. Aramızda yine de hatırı sayılır bir mesafe vardı ve bunu bilinçli yaptığı belliydi. Baştan aşağı onu süzerken gözlerimi kıstım, meydan okur gibi. Ama bugün cidden çok yakışıklı olmuştu...
“Korkuttun! Gülmüyorum bir şeye. Ne çabuk hallettin işini?”
“Ellerimi yıkadım geldim işte, ne kadar uzun sürebilir ki?”
Hiçbir şey demedim. Vazoyu almak için arkamı döneceğim sırada hızlıca aramızdaki mesafeyi eğilerek kapattı ve ellerini iki yanımdan uzatarak tezgâhı tuttu. Şaşkınca gözlerine bakarken o yavaşça baştan aşağı beni süzdü. Ne yapmam gerekiyordu?
“Tarık...”
Gözlerini gözlerime dikti. “Utandım biraz sizinkilerin yanına tek gitmeye...”
“Ah, anlıyorum... Haklısın.”
Bu kadar yakınken nasıl aynı zamanda bu kadar uzaktı? Mesafe koyma konusundaki ustalığına hayran kalmıştım!
Dudağının kenarı yukarı kıvrılırken kulağıma doğru eğildi. Şu an yutkunursam karşı tarafa yanlış bir sinyal vermiş olurdum ama bu dengesizin derdini de anlamıyordum. Az önce yüzüme bakmıyordu, bunu kabullenmiştim ve ayak uyduracaktım; şimdi yakınlaşıyordu, bunu da kabullenebilirdim. Ama biraz uzaklaşması daha iyi olurdu sanki... Bir sıcak basmıştı.
Kulağıma fısıldadı “Ablanın topuk sesini duydum. Muhtemelen kapının önünde bizi dikizliyor.”
“Ne?”
Şaşkınlık ve rahatlamayı aynı anda yaşarken utanmasam elimle kalbimi tutup “Oh şükür” diyecektim. Ablam izliyorsa biraz şova dökmeliydim! Elimi omzuna koyup parmak uçlarımda yükseldim. Yanağını öpüp gülümsedim.
“İçeri geçelim, benim işim bitti,” dediğimde ablam birden mutfağa daldı! Tarık benden hızlıca uzaklaşırken yüzüne çok sıcak bir tebessüm yerleştirdi.
Ablam sıfır oyunculuk yeteneğiyle, “Ay, siz burada mıydınız? Seda’yı tek sanıyordum. Neyse, hadi içeri gelin. Ben çiçeği alırım Sedacım, odana bırakırım,” dedi.
Kafamla ablamı onaylarken mutfaktan çıktım. Tarık da arkamdan beni takip ediyordu. Ne kadar uysaldı... Dün gece de böyle olsaydı şu an sadece ikimizin hissettiği bir gerginlik olmayacaktı ortada. Etrafta kimse yokken buzdolabından halliceydi. Bu durum canımı sıktığı gibi sinirimi de bozuyordu.
Salona girdiğimizde babam yan gözle bize baksa da eniştemle sohbet etmeye devam etti. Annem birden ayağa kalktı.
“Oturmayın çocuğum hiç, direkt sofraya geçin!”
Herkes ayaklanırken Tarık yanımda öylece duruyordu.
Babam, “Ne el yıkamaymış, kaç saat sürdü!” diyerek sözde(!) kendi kendine söylenerek önümüzden geçti. Kafamı kaldırıp Tarık’a mahcupça baktığımda duymamış gibi davranmayı tercih etti. Elimle Tarık’ın serçe parmağını tuttum. Bana baktığında bir şey demeden yürümeye başladım. Masadaki yerime geçerken parmağını bıraktım. Biraz daha orada dikilseydi babam bu sefer sesli bir şekilde laf sokma çabasına girecekti. Anti-damatçılık vardı adamda! Gerçi eniştemi şu an bize söylemese de seviyordu.
Çorbaları servis etmek için oturduğum yerden kalktım. Ablam eliyle “otur” işareti yaptı.
“Sen çok yoruldun bugün, otur lütfen.”
“Olur mu canım öyle, yardım edeyim.”
“Sedacım, otur dedim!”
Ablamı ikiletmeden sandalyeme sündüm. Tarık bıyık altından gülerken hafifçe ayağına bastım. Gülümsemesi kayboldu ama dönüp bana bakmadı. Ablam çorbaları servis ederken sofrada çıt çıkmıyordu. Masadakilere baktığımda ya peçeteyle uğraşıyordu ya da kaşığıyla çatalıyla... Enişteme baktım. Göz kırpıp kafasını salladı hafifçe. Tarık’ı gösterdim yan gözle. Kaşını kaldırıp babamı işaret etti. Kınarcasına baktım; kaç yıllık evliydi, hâlâ şu adamdan çekiniyor olamazdı!
“Gözüne bir şey mi kaçtı?”
Şaşkınlıkla babama baktım. “Efendim?”
“Öyle kaş göz yapınca gözüne bir şey kaçtı sandım.”
Ablam yerine otururken, “Yo, babacığım,” dedim.
“Peki madem.” Kaşığını eline aldı. “Afiyet olsun herkese.”
Çorbamdan bir kaşık aldım. Eniştem tanışmaya geldiğinde babam daha huysuzdu ama sorguya çekmişti bayağı. Şimdi ağzını bıçak açmıyordu. Beğenmemiş miydi Tarık’ı? Ya da Tarık gittiği gibi “Sevmedim, olmaz” diye bir çıkışta bulunacağı için mi bu kadar rahattı?
Enişteme kıtır ekmek uzatan ablama baktım. Onun tuzu kuruydu tabii; yıllanmış kocasıyla beraber mutlu mesut içiyordu çorbasını. Bu geceki akşam yemeğini sindiremeyecektim ben, anlaşılmıştı!
“Ekmek mi isteyeceksin?”
Fısıldayan Tarık’a döndüm. “Efendim?”
“Ablanın elindeki ekmeğe bakıyorsun da... Uzanamadıysan vereyim.”
“Yok, sağ ol. Sen ister misin?”
“Ben çorbamı bitirdim.”
Boş kaselerimizi alıp kenara koydum.
Tabağıma aldığım içli köfteyi eşeledim. En sevdiğimi bile yiyemiyordum, öyle bir iç daralması vardı. Niye kimse konuşmuyordu? Karşımda oturan ablama baktım melül melül.
Ablam sessizliği bozmak için Tarık’a laf attı “Tarıkcığım, beğendin mi?”
Annem hemen girdi lafa “Seda çok uğraştı senin için!”
Tarık’ın kaşları havalandı bana bakarken. Neye şaşırıyorduysa artık! Ablamla anneme tebessüm etti. “Çok beğendim efendim, ellerinize sağlık. Her şey o kadar lezzetli olmuş ki sizinle sohbet etmeye fırsatım olmadı yemek yemekten.”
Annemler kıkırdadı. “Ay, vallahi övgüyü üstüme almak çok isterdim ama bir tek çorbayı ben yaptım, geri kalan her şeyi Seda yaptı.”
Annem beni pazarlamaya başlamıştı. Babamın göz devirdiği sırada göz göze geldik. Kafasını çevirdi.
“Seda’nın bu kadar yetenekli olduğunu bilmiyordum.” Hafifçe bana eğildi. “Eline sağlık.”
Niye bilmiyorum ama çok utanmıştım, sıcak basmıştı birden. “Afiyet olsun.”
Eniştem, “Bu ailenin kadınlarının eli ayrı bir lezzetli oluyor Tarık, şanslısın!” dedi.
“Sanırım öyle... İlk defa Seda’nın elinden bir şey yiyorum gerçi.”
Masadakiler şaşırırken babamın göğsü kabarmıştı adeta!
Annem, “Normalde çok sever mutfağa girsin...” diye araya girdi.
Haklıydı, bayılırdım mutfağa girmeye. En çok da tatlı yapmayı severdim. Bir yere davet edildiğimde ya da durup dururken tatlı yapar, birilerini çağırırdım. Tabii Tarık bu huyumu bilmiyordu.
Babam, “Herkese yapmayı sevmez ama,” dediğinde Tarık’a baktım yan gözle. Annem gözlerini belertmiş babama bakıyordu, eniştem samimi ama buruk bir tebessümle bakıyordu Tarık’a; onu en iyi anlayan kişi oydu. Gerilmiştim. Ne demeye bu kadar geriliyordum ki? Gerçekten koca adayım olsaydı ne olacaktı, hor mu görecekti babam kocamı?
Ses tonumu ayarlayamadığım için biraz yüksek çıkmıştı.
“O yüzden bugün çok uğraştım Tarık için!”
Ablam gülmemek için dudaklarını sıkarken babam kaşlarını çattı.
“İyi, afiyet olsun, yesin.”
Tarık’ın yüzündeki şaşkınlığı umursamadan tabağına içli köfte koydum. Babam rahatsız olduğunu belli etmek için kötü kötü Tarık’a bakarken, “Bunu da ye aşkım,” dedim.
O tereddütle teşekkür etti.
Ablam, “Tarıkcığım, bak bu tahinli patlıcan benim favori tarifimdir, muhakkak tadına bak,” dedi.
“Sevmez o patlıcan!”
Kelimeler istemeden dudaklarımdan dökülürken Tarık’la göz göze gelmemeye çalıştım. Zaten ablama bakıyordu. Ne demeye bu detayı hatırlamıştım ki?!
“Ellerine sağlık, Canan abla, bakarım tabii tadına,” dedi ve tabağımdaki patlıcan mezesinden bir çatal aldı. Tüm aile bana ve ona kilitlenmişti! Friends’teki Joey’nin sandviçi gibiydi tabağım; yemeğimi paylaşmayı hiç sevmezdim. Biri tabağımdan yemek aldığında kızardım ve açıkçası “Masada olan bir şeyi neden oradan almak varken benim tabağımdan alırsın ki?” diye sinirlenirdim. Ama hiçbir şey yapamadım. Hafifçe yutkundum ve çatalının ucundaki mezeyi yiyen Tarık’a baktım. Sesimin titremesine mâni olmaya çalışarak gülümsedim.
“Beğendin mi?”
Herkes şaşkınca bana bakarken bir tek babam kırgın bakıyordu; benden en çok azarı işiten kişi olarak... Tarık durumun farkında değildi. Tebessüm edip kafasını salladı. Ablama dönüp iltifat ederken ablam hâlâ bana bakıyordu. Deccal de değildim yani, bu ne biçim tepkiydi!
Annem bakışları üzerimden çekti. “Seda’dan duyduk, en sevdiğin yemek mantıymış. Ailede bir Kayserilik var mı?”
“Yok, hayır. Aslen Maraşlıyız. Annem çok lezzetli yapar mantıyı, o yüzden çok severim.”
“Bakalım Seda’nınkileri de sevecek misin?”
“Severim tabii.” Kulağıma eğildi. “Mantı mı açtın?”
Önemli bir şey değilmiş gibi omuz silktim. “Geçen ay annemler İstanbul’a yanıma geldiklerinde kız gecesi yapıp mantı açmıştık.”
“Bana niye böyle hünerlerin olduğunu söylemedin?”
“Fırsat vermedin ki!”
Gittikçe birbirine yaklaşan yüzlerimizi babamın uyarı tonlu öksürüğüyle birbirinden uzaklaştırdık.
Tarık ablamın doldurduğu tabağı alıp iştahla yemeye başladığında onu izliyordum. Sanki Neriman Teyze'nin dükkânındaki o çocuk şu an karşımdaydı...
Birden ayağa kalkınca Tarık kaldırdı kafasını. Bir şey demeden mutfağa gidip salça sosunu aldım. Gözleri kaçamak bir şekilde salonun kapısından önündeki mantıya gidip geliyordu. Göz göze geldiğimizde istemsizce gülümsedim. Onun da dudakları kıvrılır gibi oldu ama önüne döndü hızlıca.
“Ne oldu, anneciğim?”
Yerime otururken Tarık’ın önüne salça sosunu koydum.
“Tarık bol soslu sever... Üstündeki sos bitince tekrar döküyor o...” İstemeden verdiğim gereksiz detay bilgileri fark edip sustum. Bugün bana ne oluyordu? Tarık hakkında bilgi inip duruyordu arada. Annemle ablam gülümserken babama bakamadım bile. Keşke Tarık’a da bakmasaydım; elinde kaşıkla şaşkınca bana bakıyordu. Birden yükseldim.
“Ablam bana sos koymamış ki. Belki ekstra isteyen olur, kendime alırken diye getirdim. Pintilik etmiş.”
Babam ve ben dışında herkes bıyık altından gülerken Tarık dizini dizime vurdu. Bakmadım, bakmayı reddettim! Sosu önüme çekip mantıma döktüm. Artık kalkmak istiyordum şu masadan, kırmadığım pot kalmamıştı. Yediğimden de tat alamıyordum. Babam da huzursuzdu, ben de huzursuzdum.
“Bir tabak daha ister misin?”
“Teşekkür ederim, ellerinize sağlık, doydum.”
“Seda koysun oğlum. Sana yapıldı her şey, çekinme.”
“Yeter bir tabak ona,” dedim panikle. Annem uyarı bakışlarını atarken toparladım. “Çayın yanında da bir şeyler var. Şimdi ayıp olmasın diye her şeyi yer o, mide fesadı geçirtmeyelim çocuğa.”
Ablam girdi araya: “Ay, Cihan da öyleydi. Alışacak zamanla, biz damatlarımızı iyi besleriz!”
Babam sessizce laf attı: “Kurbanlık koyun gibi...”
Eniştem dayanamayıp güldü. “Babamın mizahı eşsizdir, Tarık. Kendisi eskiden kasaptı ya, ona atıfta bulunuyor.”
“Biliyor zaten, Cihan o,” dedi babam düz bir sesle.
Annem, “Ne bilsin çocuk, Fikret?” dediğinde babam kısık gözlerle Tarık’a bakıyordu.
Şaşkınca ikisine bakarken Tarık gülümsedi. Cesaretine hayrandım.
“Tüten Kasap... Bir kere gelme fırsatım olmuştu,” dediğinde masanın altından Tarık’ın ayağına vuruyordum. Nazikçe çıplak bacağımı kavrayan elini hissetmemle tekmelerim durdu. Elini çekmemişti!
“Hatırlıyorsun!”
“Sizin hatırlamanız beni daha çok şaşırttı,” dedi Tarık.
Diğer üçü ikisine boş boş bakıyordu, ne konuşuyorlar diye. Benim kafam ise çoktan bacağımdaki o elde kalmıştı zaten!
Annem, “Ay, ne hoş! Kasabımıza mı geldin sen? Tesadüfe bak... Ama bunu kahvelerimizi içerken konuşalım!” dedi.
Tarık gülümseyerek annemi onaylarken ablam tabakları toplamaya başlamıştı. Ben bacağımın üzerindeki el yüzünden hareketsizdim. Babam falan görmemeliydi ama Tarık’a çek diyemezdim; yavaş yavaş eski hâline dönmüştü. Şimdi tekrar surat asar, kırılırdı.
“Tarıkcığım, bahçede mi oturmak istersin, salonda mı?”
Bacağımı bırakan elleriyle beraber ayağa kalktı.
“Size ayak uydururum ben.”
Ben bu tempoya nasıl ayak uyduracaktım asıl. Ayağa kalkıp sofrayı toplamaya yardım ettim. Neyse ki kalabalık sofralara alışıktık, bu bizim için hiçbir şeydi.
Biraz nefes almam gerekiyordu. O yüzden önlüğü boynuma geçirmiş, hızlıca tabakları duruluyordum. Temizlik severlerin baş terapisiydi bulaşık yıkamak. O sırada ablam dolaba konulacakları ve kahvenin yanına konulacak tatlıyı hazırlıyordu.
“Seda, tatlı kaşıkları nerede?”
“Çıkarmamış mıyım onları?”
“Yok, ablam.”
“Anneme sor, kilerde olabilir. Misafirliklerin hepsini çıkartıp yıkatmıştı bana.”
“Tamam, geleceğim hemen.”
Ablam çıktıktan kısa bir süre sonra mutfağa doğru gelen adım seslerini duydum. Arkamı dönmeden ona seslendim:
“Abla, şuraya toka bırakmıştım. Saçım önüme düşüyor, idareten toplasana saçımı.”
Bir şey demedi ama nazikçe ellerini saçlarımdan geçirdi.
“Tarık’ı kurtlar sofrasında tek bırakmışım gibi hissediyorum...”
Saçlarımı dolayan parmakların yabancılığıyla birden irkildim.
“Abla?”
Kafamı çevirmemle Tarık’la göz göze gelmem bir oldu! Ona doğru tamamen döneceğim sırada çenesini hafifçe omzuma yasladı.
“Sence kuzu muyum ben?”
Gözlerimi devirdim. “Kuzu mu? Kurnaz bir tilkisin sen! Ya da sinsi bir yılan. Nereden çıkacağı belli olmayan bir fare de olabilirsin... Ama kuzu? Asla!”
Gülümsedi. İstemeden ben de gülümsedim. Bugün ilk defa sadece ikimiz varken böyle içten gülmüştü bana.
“Çok yoruldun mu bugün?”
Son tabağı da duruladım. Sıra makineye yerleştirmekteydi. Elimi yıkayıp tezgâha tutundum. Omzumdaki kafasını bile taşıyacak enerjim kalmamıştı aslında. Ama bunu söylersem uzaklaşırdı...
“Yoruldum!” Dudaklarımı büktüm. “Başlangıç bu kadar yorucuysa devamını düşünmek istemiyorum.”
Kafasını hafifçe kafama çarptı muzipçe. “Devamını beraber düşünürüz. Başlangıç seviyesini geçelim önce...”
“Cana...” Eniştemin sesini duyduğumuz gibi Tarık aramızdaki mesafeyi açtı. Bizi o hâlde gördüğünü sanmıyordum çünkü bakışları gayet normaldi.
“Ablan nerede?”
“Kilere tatlı kaşığı almaya gitmişti.”
Yanımıza gelip Tarık’ın omzunu tuttu ve hafifçe sıktı.
“Babam el yıkama yalanını yemez yalnız. İçeride sana kuruluyor, ‘Seda’nın yanında ne yapıyor bu bir saattir?’ diye.”
“Enişte!”
Omzundaki eli sırtına kaydı ve pat pat vurdu. “Canan burada sandığım için merak etmemiştim ama babam haklı galiba...”
Ablam elinde kaşıklarla içeri girerken eniştemin yanağına küçük bir öpücük bırakıp, “Hangi konuda haklıymış babam?” dedi.
Eniştem, Tarık’ın omzundaki elini çekip ablamın arkasından masaya doğru yürüdü.
“Eniştem küçük bir Fikretçilik peşinde...”
Ablamın kaşları havalanırken cezveye kahve koydu. “Bak sen!”
Tabakları makineye yerleştirirken, “Mutfakta ne yapıyormuşuz, onu merak etmişler...” dedim.
Küçük bir çocuk gibi eniştemi ablama şikâyet edişime Tarık gülümserken, ablamın masanın üzerine bıraktığı kaşıkları tek tek tatlı tabaklarının yanına yerleştiriyordu.
“Cihan! Bizim neler yaptığımızı hatırlatmayayım sana istersen! Zaten ortam yeterince gergin, bir de sen bunaltma çocukları.” Cezveyi ocağın üzerine bırakıp tezgahtaki sütlaç tabaklarını aldığı gibi eniştemin eline tutuşturdu. “Al bakalım, babacığınla sana sütlaç. Kahve iki dakikaya geliyor.”
Eniştem sessizce mutfaktan çıkarken ablam Tarık’ın eline de iki tane sıkıştırdı. “Bu da anneciğinle sana...”
Gülmemi tutamadım, birden bir kahkaha patlattım. Tarık olayı tam anlamamıştı ama denileni yapıp usulca içeri gitmişti. Ablam da o çıkınca kıkırdamaya başladı.
“Benimkine bak sen ya! İki kelime edemezdi babamın karşısında, şimdi abicilik oynayası tutmuş. Çocukcağız yine saygılı, hiç ses etmiyor.”
Elimi yıkarken güldüm. “Tarık, ‘Ben nereye düştüm böyle?’ şaşkınlığından tepki veremiyor bence!”
Ablam kahveleri fincanlara boşaltırken, “Tüten Tımarhanesi... Sadece damat kontenjanımız açıktır!” dediğinde kahkaham mutfakta yine yükseldi.
O kadar doğruydu ki!

Elimdeki tepsiye bakıyordum, kahveleri dökmemek için. Salon kapısından adımımı attığım gibi annemle göz göze geldim. Annem dudağını büzerek işaret parmağıyla gözünü sildi. Gözleri mi dolmuştu onun!
“Ay, isteme kahvesini taşıyor gibi hissettirdi. Şu güzelliğe bak, maşallah.”
Yapabileceğim tek şeyi yaptım, annemi görmezden ve duymazdan geldim. Babamın oturduğu tekli koltuğa yöneldim.
Anneme dönmüş, kısık gözleriyle bakan babam, dişlerinin arasında fısıldayarak “Saçma sapan konuşma, Şevkiye,” derken uzattığım tepsideki kahveyi aldı.
Annem de babamı duymazdan gelirken hayranlıkla bana bakıp kahveyi aldı sadece. Bu kadın niye böyleydi? Sanırım artık sorgulamak yerine sadece kabullenmeyi öğrenmeliydim.
Geriye Tarık’la benim kahvelerim kalmıştı. Tarık sağdakini göstererek, “Tuzlu olan bu mu? Yanlış almayayım,” dediğinde cıkladım.
“Evet, evet, o. Çamaşır sulu olan.”
Sırıtıyordu bir de. İkimizin kahvesini alıp önümüzdeki sehpaya koyduğu esnada babam laf attı.
“Neşen daim olsun.”
Tarık gülümsemesini bozmadı, sadece hafifletti. Tepsiyi mutfağa götürmekten vazgeçip Tarık’ın yanına, ikili koltuğa oturdum hemen. Babam yavaştan bombardımana başlayacak gibi duruyordu. Cephemi terk edemezdim.
Babam gözlerini kıstı. Baştan sona Tarık’ı süzdü. Sütlacını kenara koydu ve ilk soruyla başladı.
“Ne zamandır berabersiniz?”
Tarık’ın dudakları birden yukarı kıvrılınca şaşırdım. Belli belirsiz dizine vurdum.
“Tahmininiz kadar uzun değil ilişkimiz.”
“Ne tahmin ediyormuşum ben?”
Tarık konuşacağı sırada zil çaldı. Umursamadan Tarık’a bakıyordum. Annem, “Seda, kapıya bakar mısın?” dediğinde omuz silkmek istedim ama anneme kötü kötü bakarak kapıya doğru yürümeye başladım. Ne konuşacaklarını kaçırıyordum. Bu saatte gelen kimdi?
Kapı kolunu indirdiğimde şaşkınlıktan kaşlarım havalandı.
“Musa?” Gülümsüyordu. “Ne işin var burada?”
Elindeki poşeti kaldırdı. “Babam gönderdi. Fikret amcaya vermem gerekiyormuş bunları.”
Poşeti almak için uzandım. “Ne ki bunlar?”
Geri çekildi. “Balık tutmayla ilgili bir şey. Çok uzun şimdi, Fikret Amcaya anlatırken dinlersin.”
Ayakkabılarını çıkarırken, “Misafirimiz var ama,” dedim.
“Kim?”
“Tarık!”
Gülen yüzü ciddileşti. Bir şey demeden girdi içeri. Bu evde büyümüş sayılırdı, hiç yol gösterecek değildim.
Mutfağa hızlıca gidip elimdeki tepsiyi bıraktım. Tarık ne hâlde, babam neler sormuştu Allah bilir. Salondan içeri girdiğimde annem yerime Tarık’ın yanına oturmuş, elini de sırtına koymuştu. Hayran hayran bakıyordu herife, şaka gibi. Tarık’la gözlerimiz buluştuğunda bakışlarından Musa’yı sorduğunu anladım. Bilmiyorum dercesine omuzlarımı kaldırıp indirdim.
Musa, babamın yanında ayakta dikilerek elindeki poşetten çıkardığı minik, demirden tekne gibi duran şeyleri anlatıyordu. Ben de ablamın yanına, üçlü koltuğun ortasına oturdum. Ablam yavaşça eğildi.
“Lise arkadaşın mıydı?”
“Evet. Nereden öğrendin?”
“Babamın etli intihar girişiminde Tarık da varmış. Az önce babamla konuşuyorlardı.”
“Babam ne ara görmüş Tarık’ı!”
Omuz silkti ablam. Tam konuşacağı sırada Musa’nın sesi bastırdı onu.
“Müsaadenizi isteyeyim, akşam akşam rahatsız ettim. Malum, misafirliğin kısası makbuldür.”
Bize değil de Tarık’a söylüyordu sanki. Gözünü ondan ayırmamıştı.
“Misafir misin sen oğlum?” Babamı destekler gibi annem de devam etti. “Aşk olsun Musa, bu evin oğlu sayılırsın sen. Otur, sütlaç ye, çok seversin hem.”
“Misafiriniz var ama...”
Annem, “O da misafir değil canım. Evin oğlu olacak,” dediğinde Tarık’ın Musa’ya gülümsemesiyle gözlerimi devirdim.
Üç yaşındaki çocuk gibi dolaylı birbirlerine laf sokuyorlardı. Tarık’ın gülümsemesi Musa yanıma oturana kadardı. Zaten dayanamayıp laf attı.
“Musa Bey, iş için seyahate çıkacaktınız, iptal mi oldu?”
En çok ben şaşırmıştım bu soruya. Çünkü Tarık’a söylememiştim bunu. Telefondan konuşurken mi duymuştu acaba? Babam Tarık’ı süzüp Musa’ya döndü.
Gülümsedi. “Hayır, sadece birkaç aksilik yüzünden ertelendi. Bu akşam olması gerekiyordu, yarın sabaha kaldı. Bu gece yola çıkacağım. Siz ne zaman dönüyorsunuz?”
Tarık da gülümsedi. Ne kadar sinir bozucuydu birbirlerine gülümsemeleri.
“Bizim hayırlı işlerimiz var. Onlar hallolana kadar buralardayım.”
“Esnek çalışma saatlerine mi sahipsiniz yoksa bir işiniz yok mu? Böyle bilinmez şeyler için bolca vaktiniz olduğunu düşününce.”
Babam bile şaşkınca kaşlarını kaldırdı. Babamın sorgusu Musa’nın sorgusuna dönmüştü. Tenis maçı izliyorduk sanki. Aslında bu ikisi için satranç demem daha doğruydu.
Tarık belli belirsiz, sesli bir şekilde güldü. “Uluslararası bir holdingin operasyon direktörüyüm, Musa Bey. Ayrıca realist biriyimdir. Olmayacak hayaller kurarak bir şeylerin peşine takılmam. Size de tavsiye ederim.”
Musa’nın çenesi kasıldı. Eniştemle babam göz göze gelirken Musa ve Tarık, biz odada yokmuşuz gibi sadece birbirlerine bakıyordu.
“Öneriniz için sağ olun ama size katılmıyorum. Her hayalimi önünde sonunda elde ettim ben. Seda da...” Eli koltuğun üzerindeki elimi tutup sıktı. Gülümsemesine karşılık veremedim. Çünkü ikimizin eline kilitlenmiş Tarık’a bakıyordum. “...buna çokça şahit olmuştur. Belki ilerleyen zamanlarda siz de olursunuz.”
Tarık hiçbir şey demeden sadece ellerimize bakıyordu. Kaşları çatılmış, çenesi gerilmişti. Tarık hafifçe öne doğru eğildiğinde ayağa kalkacağını anladım. Ablam da anlamış olacak ki birden ayağa kalktı.
“Ablam, sana sütlaç getireyim. Çay ya da kahve ne istersin?”
Tarık’ın eli ensesine doğru kaydı ve kafasını bir sağa bir sola belli belirsiz yatırdı.
Musa “Zahmet etme, abla.” derken Tarık, Musa’nın arkasından konuştu. “Musa Bey’in yola çıkması gerek sanırım.” Gözleri ellerimizden ayrılıp Musa’ya kaydı. “Geç kalmayın isterseniz. Gece sürüşleri tehlikeli olur. Allah korusun!”
Ablam ve annem şaşkınca Tarık’a bakarken benim gözlerim babama kaymıştı. Tarık açıkça Musa’yı evden kovmuştu ve babamın tepkisi beni endişelendiren şeyler arasındaydı. Ama babam tek kaşı belli belirsiz havada, birbirlerine bakan Tarık ve Musa’ya bakıyordu. Ne demekti şimdi bu? Ah, anlayamıyordum. Şu erkek dilini bir türlü çözememiştim. Bakışlarım enişteme kaydığında o da gülümseyerek Tarık’a bakıyordu. Erkekçe zor bir dildi ve en kısa zamanda öğrenmem lazımdı.
Elimi nazikçe koltukla Musa’nın elinin arasından çekip saate baktım. Bu gerginliği daha fazla kaldıramayacaktım.
“A, cidden zaman ne kadar hızlı geçiyor. Neredeyse gece yarısı etmişiz.”
Musa boştaki eline, sonra da bana baktı. Ardından ayağa kalkarken, “Müsaadenizi isteyeyim. Yolum uzun. İyi geceler herkese,” dedi.
Annemle babam, “İyi yolculuklar oğlum,” derken ablam zaten ayakta olduğu için, “Geçireyim seni ablam,” dedi. Musa tebessüm ederken ben de ayağa kalkıp, “Görüşürüz,” dedim.
Fısıltıdan farksızdı ama Tarık kaşını kaldırıp dudaklarını oynattı.
“Görüşürüz?”
Kafamı çevirip giden Musa’ya baktım. Annem de geçirmeye kalmıştı. Tarık’ın yanına oturasım yoktu, o yüzden üçlüye tekrar oturdum.
“Tarık.”
Bendeki gözleri babama kaydı.
“Buyurun efendim.”
Tok ve net bir şekilde konuştu babam. Azarlamadı, kızmadı ya da övmedi. Sadece söyledi:
“Benim evimden sebebi ne olursa olsun misafir kovulmaz. Bu aileye girmek istiyorsan bunu aklında bulundur.”
“Yanlış anlaşıldıysam özür dilerim, amacım o değildi. Sadece geç kaldığını hatırlatmak istedim.”
Eniştemin dudakları yukarı kıvrılırken babam da belli belirsiz tebessüm etti.
“Birbirimizi anladığımızı düşünüyorum.”
“Anladım efendim. Ben de müsaadenizi isteyeyim artık.”
Tarık’la beraber ben de ayaklandım. Annemler salona girerken bize bakıyordu.
“Ne oldu oğlum, niye kalktın?”
“Geç oldu efendim. Gideyim artık. Her şey harikaydı. Tanıştığıma çok mutlu oldum. Umarım kısa sürede ailemle de tanışırsınız.”
Annem gülümserken babam da ayaklandı.
“Tekrardan teşekkür ederim. İyi geceler.”
Annemler tekrar gel oğlum vs. derken babam, “Dikkatli git. Gece yollar tehlikeliymiş ya,” dediğinde Tarık’ın gülümsemesi genişledi.
“Ederim efendim.”
Salon kapısından çıkarken ben arkasından ilerledim. Bizimkilere dönüp, “Geçireyim ben o zaman,” dedim.
Pıtı pıtı Tarık’ın arkasından giderken kapının önüne gelince Tarık birden arkasını döndü.
“Görüşürüz?”
Soru sorar gibi demesine şaşırdım.
“Görüşürüz.”
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bir iki adım bana yaklaşınca gerildim. Yerimden kıpırdamadan baktım yüzüne.
“Ne görüşeceksin sen o herifle?”
“Ne?”
“Görüşürüz dedin ya.”
Etrafıma bakındım.
“Kimse yok Tarık!”
“Yani?”
Elini tutup kapının dışına çıkardım onu. Kapıyı kapattım ardından. Yine de fısıldıyordum.
“Yanisi kıskanç erkek arkadaş rolünü bitir. Kafayı mı yedin sen, babam varken çocuğu kovuyorsun evden?”
Rolü bitir dememin ardından bakışları yüzümde gezindi.
“Az bile yaptım. Fikret amcaya şükretsin o.”
“Ya sabır.”
Üstüme biraz eğilirken yarım adım geriledim. Sırtım kapıya çarpınca o da elini kapının üzerine koyup biraz daha eğildi. Yüzlerimiz çok yakındı birbirine. Gözlerim konuşan dudaklarına kaydı ama hızlıca gözlerine baktım.
“Sabırsa bana sabır. Herif elini tuttu! Bir de anne babanın yanında.” Bir şey demeden baktım. “Sense bana boynunu öptüm diye kızıyorsun.” Biraz daha yaklaşıp fısıldadı. Yutkunmamı tuttum. Duymasın diye. “Sözleşmede aile yanında bana izin vermediğin samimiyeti adam yapıyor.”
Haklıydı. Bunu kabul etmeli miydim, etmemeli miydim emin değildim işte. Fiziksel ve mental yorgunluk üst üste binmişti artık ve Tarık’ın yakınlığı vs. derken ne diyeceğimi kestiremiyordum.
“Tarık!”
“Hı?”
“Çok yorgunum, yarın mı konuşsak?”
Bakışları yumuşadı. Benden biraz uzaklaşıp elini kafamın üzerine koydu. Şaşkınca ona bakarken iki kere kafama pat pat yaptı.
“Haklısın. Çok yoruldun, yarın konuşalım. Her şey için sağ ol.”
“Teşekkür ederim.”
Sesi yine buruk çıkıyordu. Bu çocuk erken yaşta andropoza falan mı girmişti de bu hızlı ruh değişimleri ve her şeye alınma huyu gelmişti?
Elini saçımdan çekip arkasını döndü. Dayanamayıp elini tuttum. Bana bakarken elini bırakıp yavaşça kollarımı beline dolayıp sarıldım. Şu an ihtiyacım olan tek şey sakince geceyi bitirmekti ve sanırım biraz da destek sarılması.
Kolları bir saniyeliğine aşağıda kaldı ama ardından hızlıca bedenimi kavradı. Ağrıyan kemiklerim sanki sıcaklığı sayesinde geçmişti.
“İyice dinlen. Yarın görüşürüz,” dedi ve kafamın üstünü öptü.
Geri çekilirken ben de onun bir yanağına öpücük bıraktım.
“Görüşürüz. Otele gidince yaz bana.”
“Tamam.”