5. bölüm / 6
Kayıt Dışı EvlilikBölüm 5
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5
- 1 Bölüm 1637 kelime
- 2 Bölüm 26.038 kelime
- 3 Bölüm 34.045 kelime
- 4 Bölüm 46.568 kelime
- 5 Bölüm 54.521 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Bölüm 67.857 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Duştan çıktığımda saat yediydi. Kurulanıp hızlıca kafamda planladığım kombine yöneldim. Her kadının dolabındaki o kurtarıcı parça olan siyah elbiseye. Dümdüz, kendi hâlinde bir elbiseydi. İster cenazede giyerdin ister şık bir akşam yemeğinde.
Ben orta şıklıktaki yemekte kullanacaktım bu hakkımı. Çünkü Necmi Baba’nın Yeri kasıntı bir mekân değildi ama özensiz gitmek hem Necmi Amca'ya hem Musa'ya ayıp olurdu. Gerçi umarım hâlâ Necmi Amca oralardadır.
Makyaj masamın puf sandalyesini alıp üstüne çıktım. Gardırobun üzerindeki ayakkabı kutusunu alıp aşağı indim. Ne olur ne olmaz diye burada bir tane, tıpkı bu elbisem gibi her ortama uyum sağlayan orta topuklu ayakkabımı getirmiştim. Musa'ya kısmet olmuştu. Aldığımdan beri ilk defa giyecektim. Burada favori parçam parmak arası terlikti çünkü.
Kutuyu yatağımın üzerine bıraktım. Pufu alıp makyaj masama geçtim. İş yemeği tadında gözükmemesi için saçlarımı tepemde dağınık bir topuz yapıp birkaç tutamı serbest bıraktım. Hafif bir makyajla da desteklemiştim zaten. Son olarak ayakkabılara uzandım. Üzerindeki küçük tokalar bana renk katan tek şeydi. Aynada kendime bakarken takı taksam mıydım diye düşünürken gözlerim, elbisenin altında kalan göğsümün hafifçe arasına kaçmış yüzüğe takıldı. Sanki boş bir zincir gibi duruyordu ama ben altında yüzük olduğunu biliyordum. Sanırım başka bir takıya da ihtiyacım yoktu. Parmağıma olmayan yüzüğüm ve ben bugünlük kocaman bir aile olacaktık.
Derin bir nefes aldım. Asıl önemli olan birazdan Musa'yla yapacağımız konuşmaydı. Telefonumdan son kez saati kontrol ettim. Musa'nın attığı mesajı gördüm.
Gönderen: Musa
“On dakikaya oradayım.”
Harika! Tam vaktinde hazır ve nazırdım. Bu evlilik konusunu ilk Musa'ya açmakta umarım doğru bir strateji uyguluyordum. Tepkisi ne olacaktı acaba? Uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşımın bu habere vereceği reaksiyon—annesine yetiştirmesi—her şeyi değiştirecekti. Bu sayede teyzem, annem ve tüm tanıdıklar “A, duymuştum şundan, bundan kızcağız biriyle görüşüyordu. E, zaten vakti de gelmişti.” gibi konuşurlarken kimse “Birdenbire mi?” diye şaşırmayacaktı. Ah, zeki olmak da yüktü insana bazen. Şahane bir insandım da altından kalkabiliyordum en azından.
Aynada son kez kendime baktım. Çantamı alıp kapıya yönelirken anneme seslendim. Duş aldığım sırada gelmişlerdi eve. Duşta bile rahat bırakmamıştı beni; dışarıya kimle çıkacağımı öğrenmişti kadın.
“Çıkıyorum ben.”
“Dikkat et. Selam söyle Musa'ya.”
“Başüstüne.”
Kapıdan çıktığımda arabayı evin önüne park ediyordu Musa. Beni görünce gülümsedi ve aşağı indi. Bahçe kapısından içeriye girerken ben ona doğru yürüyordum.
Yanıma gelip belimden kavradığı gibi kendine çekti ve yanaklarımdan öptü. Şaşıramamıştım bile bu tavrına; o kadar hızlı ve yersiz samimi bir hareketti. Yoksa ben mi fazla kişisel alancıydım? Sabah aklıma Tarık'ın boynunu koklamam ve yüzüne dokunmam gelince kendi kendime göz devirmemek için direndim. Sanki ben milletin alanına çok saygılıydım da. Bozuntuya vermeden onun gibi gülümsedim.
“E, ben geliyordum zaten. Bahçeye kadar gelmene gerek yoktu.”
“Şevkiye Teyze'ye ve Nihat Amca'ya selam vereyim dedim.”
Gözlerim açıldı. Elimle Musa'nın kolunu tutup dışarı yönlendirirken, “Deli misin Musa, şimdi anneme bulaşılır mı? Durduk yere yakacaksın başımızı.” dedim.
Abartı olmayan bir kahkaha attıktan sonra, “Ne olacak sanki.” dedi.
Ne olacağını benden daha iyi biliyordu. Annesi, annemin on katı gelin meraklısı bir kadındı çünkü. Kafamı bir sağa bir sola sallarken hızlıca kapıya yönelip açtı.
“Teşekkür ederim.”
Kemerimi bağlarken o da yanıma oturdu.
“Dönüşte uğrarım ama.”
Omuz silktim. “Senin niyetin varsa, kendimi ateşlere atacağım diyorsan bir arkadaşın olarak sana anca saygı duyarım. Ne diyeyim.”
Arabayı çalıştırırken, “Arkadaşın olarak teşekkür ederim.” dedi.
Bana mı öyle gelmişti yoksa "arkadaşın"ı bastırarak mı söylemişti? Tam buranın deyimiyle ben kesinlikle osuruğu cinli olmuştum. Tarık haklıydı; her lafta, her şeyde bir ima aramamalıydım sanırım. Annemle teyzem yüzünden böyle olmuştum. Hep bir ima, hep bir alt mesaj... İnsan istemeden dönüşüyordu böyle birine.
Musa kısa bir süre yoldan gözünü ayırıp bana baktı.
“Uzun zaman oldu Necmi Amca'yı görmeyeli.”
Kafamla onayladım onu.
“Ben en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum desem yeridir.”
“Ben de öyle. İş güç derken fırsatım olmadı hiç.”
Açık otoparka girerken yüzümde bir tebessüm oluştu. Ahşap iki katlı balıkçı restoranı dışarıdan hâlâ aynı duruyordu.
“Hiç değişmemiş ama.”
Beni onaylarken arabayı park ediyordu. Çocukluğumuzun ve az biraz gençliğimizin geçtiği bu yeri aynı görmek tarifsiz hissettirmişti.
Musa'nın nazikçe, “İnelim mi?” demesi üzerine gözümün daldığının farkına vardım. Başımla onu onaylarken kemerimi çözüp indim arabadan. Burnuma çarpan o bildik anason ve taze balık kokusu bana nerede olduğumuzu hemen hatırlattı. İçimde tarifsiz ve nedensiz bir heyecan oluşmuştu. Musa kapımı açtığında gözüme direkt girişin sağ tarafında kasada oturan Necmi Amca çarptı. Göz göze geldiğimiz an ikimiz de gülümsemeye başladık.
“Seda! Özlettin kızım kendini.”
Mahcup bir şekilde sarılırken, “Hiç kısmet olmadı, yoksa gelmez miyim seni görmeye?” dedim.
Yanımda duran Musa'nın omuzunu kavrayıp hafifçe sıktı.
“Hadi, sen uzaktasın ya, bu kerata?”
Üstümden kalkan kırılgan göz, başkasına doğrultulunca hemen atağa geçtim. Teslim olur gibi ellerimi havaya kaldırıp, “Vallahi onu ben de bilmiyorum. Biz de yıllar sonra ikinci kez bir araya geldik.”
Musa, “İki kişi gelmeyin üstüme, canım. Tek kaldım burada,” diyerek hafifçe güldü.
Necmi Amca da hemen sırtını sıvazlayıp gülümserken eliyle bir yeri işaret ediyordu. Gözlerimle elini takip ettiğimde içerisinin hem tanıdık hem yabancı olduğunu fark ettim. Bastığında belli belirsiz gıcırdayan ahşap zemini, tahta masaları, esintiden hafifçe sallanan sarı ampulleri ve garsonların tabak tokuşturma sesleri hâlâ tanıdıktı ama sandalyelerin üzerindeki minderler, masaların üzerindeki denizden gelen esintiyle tatlı tatlı sallanan küçük mumlar, etraftan yükselen kahkahalar yabancıydı. Yine de ince ince çalan klasik bir Türk sanat müziği ve Necmi Amca'nın varlığı yetiyordu. Burası hâlâ çocukluğumda masalar arasında koşturduğum o yerdi.
“Hadi hadi, bu seferlik affettim ikinizi de. Tadını çıkarın iyice bu akşamın. Madem uzun süre olmuş. Bu gece bendensiniz.”
“Yok olmazlar,” “ölümü görler,” “Allah aşkına” ve “deme öyle şeyler” havada uçuşurken zar zor Musa ve beni denizin içinde hissetmemizi sağlayacak cam kenarı dört kişilik bir masaya oturttu. Çocukluğumuzdaki gibi sündük kaldık. Hâlâ sıcakkanlı ve sevecendi ama otoritesi değişmemişti. Musa'yla göz göze gelince ikimiz de gülmemize engel olamadık.
“Otuz yaşındayız ama üç yaşındaki çocuk gibi azarlandık.”
“Hiç sorma, bir an korktum yüzümüze balık kokan eldiven atacak da kovacak bizi diye.”
Dediğim lafın üstüne Musa gerçekten dikkat çeken bir yükseklikte kahkaha attı. Oldukça samimiydi. Ben de gülüyordum ama bu kadar içten bir kahkaha beklemediğim için biraz olsun utanmıştım da.
“Yapma lütfen, o kadar da komik değildi.”
Hâlâ gülüyordu.
“Değil miydi? Sen deyince sahne gözümde canlandı.”
Sipariş vermediğimiz hâlde birden garson mezeler ve balıklarla masayı donatmaya başladı. Musa umursamadan gülmesine devam ediyordu. Ben de elimle, en uzanılabilir eli olduğu için, eline vurup onu durdurmaya çalışıyordum. Ah, ne demeye o anı hatırlatmıştım. Şu an yok olabilir miydim?
Elime aldığım sapanla kendimi küçük bir kabadayı gibi hissediyordum ve bugün bu meseleyi bitirecektim. Musa'yı da almıştım yanıma.
“Çok kızmasın bize.”
“Korkma, ben varım yanında. Hem sapanımı da aldım.”
“Ne yapacaksın sapanla, taş mı atacaksın? Annelerimize söyler, dayak yeriz.”
“Korkma sen, Musa. Yanımda dur.”
Korkak âtiyi sözde yanımda dolaştırıyordum ama ayak bağı olacaktı bana.
“Bugün o balıkları kurtaracağım, Musa.”
“Bize ne bundan?”
Duymazdan gelip dükkânın arkasına dolandım. Kasaların içinde hâlâ yüzen balıklar duruyordu. Yeni avlandıkları belliydi. Eskilerini Necmi Amca, dükkânın yanındaki deniz kenarında temizlemekle meşguldü. Yanımda getirdiğim poşeti Musa'ya uzattım.
“Doldur balıkları buna, içine su da koy.”
“Sen yap, ben yapmam.”
Cırladım ona.
“Musa, korkuyorum ben balıktan, bilmiyor musun?”
Gözlerini devirip dediğim her şeyi yaptı. Necmi Amca'nın ayıklama yerinde olmadığını görünce balıkları en yakın deniz orası diye serbest bırakmaya karar verdik. Her şey çok güzel gidiyordu. Kıyıya kadar gitmiştik. Musa, poşeti denize doğru açıp tüm balıkları dökmüştü. Tam kaçacakken tok bir bağırış duymamızla donup kaldık.
“Siz ikiniz, durun orada.”
Korkudan bacaklarımız kitlenmişti.
“Siz mi çaldınız balıkları?”
“Çalmadık biz.”
“O elindeki poşetin içinde bir tane balık kalmış ama.”
Panikle poşete baktı Musa. Yerden bir taş alıp Necmi Amca'ya sapanla atacaktım ki Musa'ya, “Kaç!” dedim.
Sapana taşı koyup attım ama kim bilir nereye gitti. Daha önce hiç sapan kullanmamıştım ve ne yaptığımı zerre kadar bilmiyordum. Nereye gittiğini bilmediğim taş gibi ben de nereye kaçacağımı bilmiyordum. Bu hareketime sinirlenen Necmi Amca, elindeki balık temizlediği eldiveni çıkarıp sinirle bana fırlatınca tam yüzümün ortasına denk geldi. Korkudan ve kokudan ağlamaya başladım. Korku ve gözlerimden akan yaşlara sinen balık kokusu midemi bulandırmıştı. Musa başlamıştı gülmeye, Necmi Amca da gülüyordu. Ağlamam çığlıklara, çığlıklarım feryatlara dönüştükçe onların gülüşleri de artıyordu.
Elimi ondan çekerken belli belirsiz kaşımı çattım.
“O zaman daha az gülmüştün.”
“Sinirlenme, tamam sustum.”
Kendini savunmak için kaldırdığı ellerine bakarken hâlâ arada bir ince kıkırdama sesi çalınıyordu kulağıma. Çatalıma aldığım taratoru ağzıma götürürken, “Necmi Amca'nın da alacağı olsun,” demiştim.
Musa da rakısından bir yudum aldı.
“Haklı adam, sabahın beşinde tuttuğu balıkları denize salmıştık o gün. Dükkânı açamamıştı adamcağız. Hem sonrasında seni sakinleştiren yine oydu.”
“Travmamı yaratan da oydu ama.”
Çatalının ucundaki temizlediği balığı ağzıma doğru getirdi.
“Balık yiyebiliyorsun ama artık, değil mi?”
Burnumun dibindeki çatala ve ona bakarken tanıdık bir ses doldurdu kulaklarımı.
“Sevmez o balık.”
Musa'yla ikimiz aynı anda sandalyemin arkasında dikilen Tarık'a baktık. Musa'nın çatalı tabağındaki yerine geri dönerken bakışlarını Tarık'tan ayırmamıştı. Ben ise şaşırmış bir şekilde tepemde dikilip Musa'ya bakan Tarık'a bakıyordum.
“Pardon?”
“Seda balık sevmez.”
Birbirlerine olan bakışları hiç de dostça durmuyordu. Ortamın gerginliğini azaltmak için araya girecekken Tarık'ın arkasında duran Mert'i fark ettim. Mert benden önce davranıp hafifçe yanımıza yaklaştı. Tarık ile Musa'nın arasına girer gibi masanın kenarında dikilirken göz ucuyla da bana bakıp gülüyordu.
“Vay canına, çok güzel olmuşsun. Pijamasız tanıyamayacaktım.”
Mert'in bu konuşmasıyla Tarık ve Musa'nın bakışları birbirinden ayrılıp ona kitlenmişti. Gözlerimi devirdim. Tarık'ın evlilik teklifi gecesine atıfta bulunuyordu aklınca.
“Abartma Mert,” derken sandalyemin arkasında Azrail gibi dikilen Tarık'ın varlığını görmezden gelip Mert'e elimi uzatarak dostça sıktım. Ayağa kalkabilmiştim ama öpmek için uzanacak bir pozisyonda değildim. Zaten Mert'i hiç öpesim de yoktu. Hem pijamayla değil, ev hâliyle çıkmıştım ben o gün dışarıya.
“Ciddiyim. Ne yapıyorsun burada?”
Gülümsedim. Bir insan hiç mi değişmezdi? Lisede bıraktığım merakıyla karşımdaydı sanki. Yine de art niyetsiz olduğunu biliyordum, o yüzden daha da sinir bozucu oluyordu durum. En azından aptalı oynamam için iyi bir fırsat yaratmıştı.
“Arkadaşımla yemeğe çıkmıştım. Siz ne yapıyorsunuz burada?”
“Tarık'la geldik biz de. Buranın en ünlü rakı balıkçısı burasıymış. Keşke sana sorsaymışız, bir saat araştırmazdım internetten.”
Tam ağzımı açtığım sırada anlamadığım bir hızla Tarık girdi lafa.
“Planım var dediğin arkadaşın Musa Bey miydi?”
Mert ve Musa, bir ona bir bana belli belirsiz şaşkınlıkla bakarken ben Tarık’a ters bir bakış atmamak için kendimi zor tutuyordum. Hafif arkamda kaldığı için kendimi sahte bir gülümsemeye zorlayarak başımı ona doğru çevirdim. Tarık bunu fırsat bilip elini karnımın üzerine doladı ve beni tek hamlede kendine doğru çekti. Beklemediğim bu hareketle sırtım sertçe göğsüne çarptı. Ben daha ne olduğunu idrak edemeden açıkta kalan boynuma sıcak ve derin bir öpücük kondurdu. O kadar ani ve fütursuzca bir hareketti ki neredeyse ağzım açık kalacaktı.
Bir anlık şaşkınlıkla dondum kaldım. Karnımın üzerindeki parmaklarının baskısı ve sırtıma çarpan göğsünü belki bir nebze normal karşılayabilirdim ama dudaklarının boynumda bıraktığı o sıcaklık hâlâ yerini koruyordu sanki. Bu... bu hareketi haddini aşan bir cesaret taşıyordu.
Karşımda benden daha şaşkın iki kişi vardı. Tek kaşı havalanmış bir Mert ve çatık kaşlarıyla bize bakan bir Musa.
İki çift —hatta salak Tarık’ı da katarsak üç çift— göz üzerimdeyken zorlukla yutkundum. Ortamın havası tamamen değişmişti. Önce gerginliğimden dolayı hızla çarpan kalbimi sakinleştirip sonra Tarık’ın kafasını kırmalıydım. Tabii bunu neden yaptığını sorduktan sonra. Çünkü şov yapmak için fazla bir davranıştı. Yersizdi! Umarım iyi bir nedeni vardır. Gerçi Tarık’tı işte, aklınca boy gösterisi yapıyordu. Haddini oldukça aşmıştı ama şu an onu bozmayacaktım ve kendince yaptığı bu şovu bitirip kontrolü elime alacaktım. Gerçi ipler çoktan elimden kaçmıştı ya, neyse.
Karnımın üzerindeki eline elimi koyarken tenini hafifçe çimdikledim ve mahcup bir ifadeyle Musa’ya döndüm.
“Kabalığımı mazur gör lütfen, Musa. Mert, liseden arkadaşım...”
Merhabalaşıp el sıkıştılar. Gülümseyerek “…Tarık…” diyecekken o yine bana fırsat vermeden lafa atıldı.
“Müstakbel nişanlısı,” diyerek elini uzattı. Yüzünde sadece benim anlayabileceğim o sinir bozucu tebessüm vardı. Musa’nın tepkisizliği beni şaşırtırken yine de elini uzatıp Tarık'la tokalaştı.
Bu herifin nesi vardı böyle? Rolümü çalmıştı, hatta içine etmişti. Gittikçe sinir bozucu oluyordu. Musa’ya konuyu daha açamamıştım ve bu şekilde öğrenmesi iyi miydi, kötü müydü emin değildim. Dişlerimi sıkmakla yetindim. Sinir olduğumu belli edemezdim. Hele de karşımda Musa’dan bile daha çok şaşırmış Mert varken. Salak herif daha ona bile anlatmamışken tak diye Musa’ya neden söylüyordu? Elimi alnıma vurmak, sonra da Tarık’ı boğmak istiyordum. Sabah her şeyi sorunsuz düşünen adam nereye gitmişti de yerini bu iş bilmez, fevri adam almıştı?
Musa hafifçe tebessüm ederek, “Öyle mi? Memnun oldum. Seda hiç söz etmedi sizden,” dediğinde Tarık aynı tebessümle karşılık verdi:
“Endişelenmeyin, sizden eski bir dost olarak bahsetti bana.”
Masaya bir anda etraftaki tabak, çatal ve bıçak seslerini bile bastıran gergin bir sessizlik çöktü. Ortamı kurtarmak adına sahte bir gülümsemeyle dümdüz, düşünmeden konuştum:
“Sizi davet ederdim ama iki eski dost azıcık sohbet ediyorduk. Sizin de illaki konuşacaklarınız vardır. Tarıkçığım, size iyi eğlenceler o zaman,” diyerek omzuna dokundum.
Ayakkabımın topuğuyla ayağına basıp ondan destek alarak yanağına bir öpücük bıraktım. Bir dahakine kesinlikle sivri topuk giymeliydim! Çünkü bu hamlem o kadar da canını yakmamış olacak ki sanki ekmeğine yağ sürmüşüm gibi sırıtarak, “Tamam canım,” dedi ve Mert’i de kolundan tutup yanımızdan sürükleyerek götürdü.
Kendimce küçük bir uyarıda bulunmaya çalışmıştım ama beyefendinin pek umurunda gibi durmuyordu. Sandalyeme otururken ne yapacağımı bilemedim. Masadaki rakı bardağına uzanıp bir yudum aldım. Az önce kahkahaların yükseldiği masada şimdi adeta ölüm sessizliği hâkimdi. Tarık her şeyi berbat etmişti! Her şey seyrinde ilerleseydi eğer sohbet hafif koyulaştığında konuyu tatlıca açacaktım. Şimdi ise nasıl bir yol izlemem gerektiği konusunda kafam iyice karışmıştı.
Bardağımdan bir yudum daha aldım. Dilim damağım neden bu kadar kurumuştu ki sanki? Sanırım önce ortamı biraz yumuşatmalıydım.
“Eee... Sen nereye gideceksin iş seyahatine?” dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak. “Yurt dışı mı, yurt içi mi?”
Musa sorumu tamamen duymazdan geldi.
“Nişanlı olduğunu bilmiyordum. Yüzük de göremedim parmağında.”
En son bu stresi ilkokulda ansızın sözlü sınavına kaldırıldığımda yaşamıştım sanırım. Öyle bir gerginlik, öyle bir çaresizlik hissi çökmüştü ki içime... Musa her an beni çöp tenekesinin yanında tek ayak üstünde bekletecekmiş gibi bakıyordu. Düşünerek ve ağır ağır konuşmalıydım. Tarık ortalığı yeterince mahvetmişti, bir de ben pot kıramazdım.
“Nişanlı değiliz zaten...” dedim, tebessüm ederek. “Düşünüyoruz sadece. Yakında ailemle tanıştıracağım.”
Musa’nın kaşları daha da çatıldı.
“Daha evlilik teklifi bile etmemiş bir adamla mı?”
Bu sorguda biraz aşırıya kaçıyordu sanki. El adamı —arkadaşım olsa da el adamı— böyle hesap soruyorsa babam ne yapacaktı? İstemeden benim de kaşlarım çatıldı.
Elimi boynumdaki zincire götürdüm ve göğüs dekoltemin içine girmiş yüzüğü çıkartıp siyah elbisenin üzerinde serbest bıraktım.
“Yüzük takmıyorum sadece. Yoksa çok güzel bir teklif aldım...” Zincirin ucundaki yüzüğü parmaklarımın arasında tutup sahte bir tebessüm gönderdim. “Annemi bilirsin, bu yüzüğü parmağımda görse yarın istemeye geliyorlar sanıp beni sıkboğaz eder.”
Çenesi kasılmıştı. Bakışları yüzükten gözlerime kaydı.
“Emin değilsin o zaman bu heriften.”
Düşünmeden konuştum.
“Gayet eminim Tarık’tan.”
Sert çıkan sesimi yumuşatarak devam ettim. Fevri olmaya gerek yoktu ama derdi neydi bunun?
“Biliyorum hoş bir şekilde öğrenmedin ama bu yemeğe gelmemin asıl sebeplerinden biri de sevdiğim bir dostuma sevdiğim adamı anlatmak içindi. Senin bilmen benim için önemli. Çok sık görüşmesek de yerin bende ayrı.”
“Öyle mi? Eksik olma.”
İğneleyici cevabı karşısında onun gibi yapay bir tebessümle sırıtıp tabağımdaki gözlerini bana dikip bakan balıktan aldım sinirimi. Ortamın bütün güzel havası kaybolmuştu. Musa aşırı ciddileşmişti. Balıkta bölünecek et kalmayınca çatalımı tabağın ucuna bıraktım. Sorusuyla bakışlarımk tekrar ona çevirdim.
“Nerede tanıştınız?”
“Lise arkadaşım.”
“Kaç yıldır berabersiniz?”
“Net bir tarih veremem.”
“Neden?”
“Ayrılıp tekrar barıştığımız dönemlerimiz oldu o yüzden. Ama onları saymazsak iki yıldır beraberiz.”
“Yine ayrılabilirsiniz o zaman.”
Kulağımı çekip havaya öpücük atarken masayı iki kez tıklattım.
“Allah korusun canım,” dedim.
Sonra yaptığım hareketin absürtlüğüne gülerek ekledim:
“Yani ayrılmayız, evlenmeyi düşünüyorum adamla.”
Yüzünde uzun süredir görmediğim sıcak, içten bir tebessüm belirdi. Tüm gece kaşını çatıp oturacak sanıyordum ben de. Gerçi dedikleri hiç de güzel dilekler barındırıyor gibi değildi ya, neyse.
“Çok emin olma canım.”
“Ne yapıyorsunuz?”
İkimiz de sesin geldiği yere doğru çevirdik başımızı. Bugün de karşılaşmalara doyamamıştık! Şimdi de Necmi Amca’nın torunu Bülent masanın tam ucunda sırıtarak bize bakıyordu. Atarlansam da kızgın değildim, hatta çok iyiydi burada olması. Onu gördüğüm için neredeyse mutluluktan ağlayacaktım; beni Musa’yla gerçekleştirdiğimiz bu garip sorgudan kurtarmıştı. Musa gerçekten mutlu bir şekilde gülümseyerek hemen ayağa kalkıp Bülent’e sarıldı. Ben de kalkıp sarıldım.
Bülent saçlarımı karıştırarak, “Kız, kocaman olmuşsun,” dedi. Gülerek gözlerimi devirdim.
Elimle saçımı düzeltirken, “Aynı yaştayız ya biz, ondandır,” dedim.
Musa’nın yanına otururken sırıtarak, “Aynı bilmişlik... Musa, bununla nasıl başa çıkıyorsun sen?” diye konuştu. Tipik Bülent! Bilip bilmeden her masaya oturur, konuşur, müdahale ederdi. Hep böyleydi ve hep bu yönüyle eğlence arardı.
“Musa niye benimle başa çıksın?” dedim, bir an sertçe.
“E siz evlenmediniz mi?”
“Ne münasebet!” Soluksuz verdiğim tepkimle Musa’nın gülümsemesi anında kayboldu.
“Arkadaşız biz, Bülent. Sevgilisine sormak lazım,” diye ekledi Musa ama sesi bu kez biraz daha kırgındı.
Bülent af diler gibi bir tavırla, uzun süredir burada olmadığını ve Almanya’da yaşadığını açıkladı. Sonra kaşlarını çatarak, “Sevgili mi?” diye sordu.
Kasanın oradan masaya doğru gelen Tarık’ı gördüm. “İyi insan da lafının üstüne...” diyerek Bülent’e Tarık’ı gösterdim. Bülent de masada olduğuna göre rol yeteneğimi çarpı iki göstermeliydim.
“Sevgilim.”
Heyecanla şakıyan sesimi duyan Tarık’ın çatılı kaşları, yerini hafif bir gülümsemeye bıraktı.
Masaya geldiğinde sandalyemin yanında durup belli belirsiz saçımı düzeltti. Hemen ardından Bülent’e elini uzattı.
“Merhaba, ben Tarık.”
Bülent ayağa kalkıp zoraki bir tebessümle, “Memnun oldum, Bülent,” dedi.
Memnun falan olmamıştı ve bunu mimikleriyle açıkça göstermişti. Tarık ise hiç umursamadan tebessümünü korudu. Yüzümün düşmesine engel olamadım.
Bülent, Tarık orada yokmuş gibi Musa’ya laf atmaya başladığında Tarık’a döndüm.
“Kalkıyor musunuz?” diye sordum.
“Mert biraz daha kalacakmış ama ben seni eve bırakmak istiyorum,” dedi.
Yan yan konuşmamızı dinleyen Musa bir adım öne çıktı.
“Ben bırakacağım Seda’yı, aklın kalmasın. Arkadaşınla buranın tadını çıkarmaya devam edin,” dedi.
“Aklım kalır, tadım kaçar. Teşekkürler,” diye yanıtladı Tarık, sakin ama net bir ses tonuyla.
Bu kadar serinkanlı ve umursamaz olmasına şaşırmıştım ama aynı zamanda hayran da kalmıştım. Çünkü ben şu an Bülent’e ayrı, Musa’ya ayrı sinir olmuştum. Avrupa’ya gitti diye selamlaşmayı da mı unutmuştu bu herif?
“E o zaman Musa, ben öncelikle senin, sonra da Bülent’in müsaadesini isteyeyim,” dedim ayağa kalkarken.
Musa isteksizce, zoraki bir “Peki, madem,” diyerek ayağa kalktı. Sarılmak için elini belime doğru uzatacağı sırada elini tutup tokalaştım. Kafasını hafifçe yana yatırıp şaşırarak baktı yüzüme. Tepkisizliğimi korudum. Nezaketime karşı aldığım saygısızlığa bir yere kadar tahammül edebiliyordum çünkü.
Ellerimiz ayrıldığında Tarık gülümseyerek elini uzattı Musa’ya. O ise kısa ve samimiyetsiz bir tokalaşma gerçekleştirdi. İşte tavrım bunaydı! Çünkü bu durum beni içten içe yaralamıştı. Bu adam gerçekten benim sevgilim de olabilirdi... Çocukluk arkadaşımın tavrı böyle mi olacaktı? Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordum.
Tek iyi bir yönü vardı; istediğim olmuştu. Hatta bir taşla iki kuş vurmuştum! Bülent de öğrenmişti. Ve bu medeniyetsiz herif aynı zamanda boşboğazın biriydi. Haberci kuş gibi her yere yayacaktı bunu, kesin! Musa’nın da annesine söylemesi zaten yeterliydi, bizim yerel gazete—teyzem de—öğrenirdi. Benim tarafımda her şey tıkırında gibi duruyordu.
Masadan bir iki adım uzaklaştığımızda Tarık elimi tuttu.
“Canın mı sıkıldı? Yanlış bir şey mi yaptım?”
Kafamı belli belirsiz sağa sola salladım.
“Sen değil,” dedim. Sonra düzelttim: “Tek sen değil.”
Kapıdan çıkmamıza dört beş adım kalmıştı ama Tarık aniden durdu. Kaşları çatılmıştı, sesi sertti:
“Kim?”
Kafamda bin tane şey dolaşıyordu. Neden durduğumuzu ve sorduğu soruyu gerçekten anlamamıştım.
“Ne?”
“Kim sıktı canını? Az önceki lavuk mu?”
Şaşkınca elimi ağzıma götürdüm.
“Ah Tarık, ayıp. O benim çocukluk arkadaşım, deme öyle.”
Yolun ortasında duruyorduk ve kapıdan içeri giren insanlara engel olacaktık. O yüzden yürümek için adım attığımda Tarık elimi bıraktı. Ona döndüğümde kolunu belime dolayarak beni kendine çekti. Vücutlarımız çarpışmadı ama oldukça da yakındı. Panikle yanında durduğumuz kasaya baktım. Boştu. Necmi Amca olsaydı eğer Tarık’ı iterdim. Yaşlı başlı insanların yanında böyle durmak... Ah, düşüncesi bile utandırıcıydı! Neyse ki meyhane de oldukça boştu. Şu an neden burada ve bu hâlde durduğumuzu sorgularcasına Tarık’a baktım. Neden sürekli anlamsız temaslar kuruyorduk? Artık sinirlenecek enerjim de kalmamıştı.
Zaten Tarık’ın arkasındaki küçük aynadan da kabak gibi bizi izleyen Bülent ve Musa’yı görüyordum. O ikisi bakarken meraklı Mert’in bakmama ihtimali olamazdı. Nitekim yakınımızdaki birkaç masada kaçamak bakışlarla bizi izliyordu. O yüzden kavga ediyormuşuz gibi gözükmek istemiyordum. Aksiliklerle dolu bir geceydi ama iyi geçmişti. İyi de bitmeliydi.
Sağ elimi, gözlerini yüzüme dikmiş bakan Tarık’ın yanağının üzerine koyup gülümsedim. Başparmağımla yanağını okşadım. Gülümsemesi belirginleşti. Ne kadar da profesyonelce rol yapıyordu—yapıyorduk! Belli belirsiz parmak ucumda yükselerek diğer yanağını öptüm. Dudaklarıma değen sıcak teninin yanı sıra o tanıdık parfümünün kokusunu da almıştım. Topuklarımı indireceğim sırada belimdeki elleri daha da hissedilir bir hâl alarak vücudumu kendi vücuduna yasladı. Tebessümümü koruyarak sanki tekrar öpecekmişim gibi yöneldim. Fısıldayarak konuştum:
“Bizi izledikleri için yaptım bunu. İşi yine şova dökmeye çalışırsan kötü olur.”
Masada sadece Musa ve ben varken yaptığı hareketi kastettiğimi anlamıştı. Keyifle yukarıya doğru kıvrılan dudaklarından belliydi. Boştaki elini yanağında olan elimin üzerine koydu. Nazikçe tutup avucumu dudaklarına götürüp öptü. Karnım kasıldı. Nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim... O konuşana kadar.
“Ben de bunu Musa’ya inat yaptım.”
İstemeden dudaklarımın arasından bir kahkaha kaçtı. Çocukça had bildirme çabası tam Tarık’a özgü bir hareketti. Rahatsız etmiyor, aksine sevimli geliyordu gözüme. Yine de uyarıda bulunacaktım. Çünkü Tarık’a uyarı yapılmazsa sınırsız bir herife dönüşme potansiyeli vardı.
“Hadi, arabada konuşuruz,” diyerek elini tutup yürümeye başladım.
“Konuşalım bakalım.”
Kapıdan çıktığımda Tarık’ın elini nazikçe bıraktım. Bir şey demedi. Aynı eliyle arabasının olduğu yeri gösterdi. Zaten yanıp sönen ışıklardan onun olduğunu anlamıştım. Yüzümde hâlâ yerini koruyan belli belirsiz tebessümümle yürümeye başladım. Tarık beni eğlendiriyordu, kabul, ama bu kadarına da gerek yoktu. Hem bu Musa’ya olan tavrı fazla gibiydi. İkisi de birbirini sevmediklerini belli etmiş, bana bile hissettirmişlerdi ama Tarık daha garip davranıyordu sanki.
Kapımı açmak için yöneldiğimde benden önce davranıp kapımı açtı.
“Beni şaşırtıyorsun!”
“Bu tarz şeylere alış. Sen benim sevgilimsin.”
Kemerimi bağlarken bir şey demedim, o da kapımı kapatıp şoför koltuğuna geçti. Sevgilim! Sahte olduğunu bildiğim hâlde hoşuma gitmişti böyle davranması. Gerçi nazik bir tavır her insanın hoşuna giderdi.
Arabayı çalıştırırken yan gözle bana bakıp önüne döndü.
“Cidden canını sıkan ne?” dedi.
Omuzlarımı silktim. Saklamaya çalışsam da beni sıkboğaz edecekti. Hem birbirimize nötr ve açık olmamız, bu yalanı daha sağlıklı ilerletmemizi sağlardı. Oflayarak elimi saçıma götürdüm. Kafamı sıkan topuzu çözmeye başlarken ona içimi döküyordum.
Çıkardığım birkaç tel tokayı torpidonun üzerine bıraktım.
“Çocukluk arkadaşım dediğim insanların nişanlanmak istediğim adama gösterdikleri tavır canımı sıktı. Haksız sayılmam bence. Düşünsene, sevdiğim adamı onlarla tanıştırıyorum ve onlar burun ucuyla selamlaşıyorlar. Bu cidden çok kırıcı. Sen gerçekte olabilirdin. Hatta onlar bunu bilmediği için gerçeksin. Bu saçma sapan hareketler de neyin nesiydi? Neyse ki beni şaşırtıp mutlu eden tek şey senin davranışlarındı.”
Son cümlemde gülümsediğini görünce uyarı dolu bir sesle ekledim.
“En azından onlara karşı davranışın.”
Lastik tokayı bileğime taktıktan sonra ellerimle saçlarımı havalandırırken Tarık, “Teşekkür mü etmeliyim, özür mü dilemeliyim?” diye esprili bir şekilde sordu.
“Her ikisi de!” Sesim biraz sert çıkmıştı.
“O niyeymiş?”
Oturduğum yerde kemerin izin verdiği kadar ona döndüm, hızlıca. Azarlama modumu açtım.
“Pardon da boynumdan öpmek nereden çıktı? Ben bile şok oldum. Daha o kadar samimi bile değiliz.”
“...”
“Sana diyorum!”
Arabayı kenara çekti.
“Samimi değil miyiz?”
“Evet.”
“Seda, biz sevgiliyiz. Birkaç ay sonra evleneceğiz belki de. Ben kız arkadaşlarıma nasıl davranıyorsam sana da öyle davranacağımı belirttim. Haremlik selamlık durursak kimse bize inanmaz.”
“Bu, ulu orta beni boynumdan öpebileceğin anlamına mı geliyor? Her şeyi geçtim, gerçekten sevgilim olsan bile biz şu an yine bunu tartışıyor olurduk.”
Kaşları çatıldı.
“Neden? Tiksindin mi?”
Ofladım.
“Senden neden tiksineyim? Takmışsın bir tiksinmeye. Utandım. İlkokul ve lise arkadaşım karşımda dururken adamın biri boynumu öpüyor, kamuya açık bir alanda. Bu yeterince utandırıcı.”
“Adamın biri müstakbel kocan!”
“Anlamamakta diretiyorsun. Hem müstakbel kocam falan da değilsin. Sadece sahte bir nişan dedik, evlilik mevlilik yok.”
“Asıl sen anlamıyorsun. Bana dönüp bireysel bir yaşam sürmeye alışık olduğunu söylüyorsun. Sana ayak uydurabileceğim gibi benim de el atıp yönetmem gereken durumlar var. Ne bekliyorsun, sadece gel dediğinde gelip git dediğinde gidecek evcil bir hayvan mı? Sevgililik böyle bir şey değil. Ben sana gerçekten sevgililerime nasıl davranıyorsam öyle davranıyorum ve belirlediğin hiçbir maddeyi de ihlal etmedim. Seni dudağından öpmedim ya da başka bir şey yapmadım, sadece masumca boynundan öptüm. Hem ha koca ha nişanlı, ne fark eder? Sahtede olsa şu an senin hayatındaki kişi benim.”
Derin bir nefes aldım, sakinleşmek için. Küçük bir şikâyeti dile getirdim ve kafamın üstünden buharlı bir ütü geçmişti.
“Öncelikle Tarık'cığım, yanağımdan da öpebilirdin ama sen orada kendince boy gösterisi yaptın. Asıl hoşuma gitmeyen şey bu. Ayrıca beni öptüğün için bu kadarcık bir söz hakkım olmalı diye düşünüyorum. Sen kendini evcil hayvan gibi hissettiysen ben de sana burada ‘Beni objeleştirme,’ diye mi ciyaklayayım? Mağarada da yaşamıyorum; daha önce sevgilim olmadığı, bu tarz ilişkilerin nasıl bir şey olduğunu bilmediğim anlamına gelmez. Görünen o ki sen de bu konularda gayet yeteneksizsin ki şu an benimle bu arabadasın.”
İkimiz de nefes nefese kalmıştık sanki. Ama onun nabzı bana göre daha yüksekti. Ensesini ovuşturdu. Kendini sakinleştirmeye çalıştığı belliydi. Ama başarısız olduğu da ortadaydı.
Arabanın camını açarken, “Konuyu saptırma. Seni hiçbir konuda objeleştirmiyorum.” Elini önümdeki torpidoya uzatıp sigarasını çıkardı.
“Bundan sonra madem böyle hissediyorsun, hiçbir şekilde temasta bulunmayacağım sana.”
Dudaklarına götürdüğü sigarasını yaktı. Bir iki nefes içine çekti. Konuşmasına ara vermiyordu.
“Madem yeteneksiz herifin tekiyim, sen gayet üstesinden gelirsin her şeyin. Ama yaptığım şeyden de gram pişmanlık duymuyorum. Kıl oldum o lavuğa, bu yüzden yaptım. O öpüşme yasağı olmasaydı eğer, seni direkt orada onun gözü önünde de öperdim. Bunu da bil.”
Konuşması karşısında cidden ağzım açık kalmıştı. Çatılı kaşlarım, onu yargılayan bakışlarım... Hiçbirine filtre koyamadan direkt ona yöneltiyordum.
“Bu ne şimdi? Bu tavırlar, bu üslup... Ne oluyor? Adam akıllı bir iletişim kurabileceğim biri var mı karşımda?”
Dumanı camdan dışarıya doğru üflerken izmariti dışarı attı.
“Bu ne şimdi mi? Ne desen elimden geldiğince yerine getirmeye çalışıyorum. Sen bana Mert’i yemeğe çıkar dediğin için bulduğumuz bir balıkçıya gidiyoruz. Şansa bak, içeriye sevgilim ve adamın biri aynı anda giriyor. Mert’in koluma yapışıp ‘Seda’nınki bu mu?’ diye beni darladığı yetmiyormuş gibi ardından kahkahalar, çatalla balık uzatmalar başlıyor. Kan beynime sıçrayıp yanınıza geliyorum, o lavuğa yerini gösteriyorum, sen üzülme diye bunu da gayet sakin yapıyorum ve yine suçlu ben oluyorum. Asıl bu ne, Seda?”
“Sen algını mı yitirdin? Ortada gerçekten ‘biz’ diye bir şey yokken tepkilerinin aşırılığı seni hiç rahatsız etmiyor mu, Tarık? Arkadaşların birbiriyle gülüşmeleri ya da yediğinden ikram etmeleri çok normal. Evet, farkındayım, ne desem yapıyorsun, çok sağ ol ama kafama vurmak için yapıyorsan hiç yapma. Biz seninle bir anlaşma yaptık...”
Boynumdaki zinciri yüzük gözükecek şekilde havaya kaldırdım.
“Bu bir prangaymış gibi davranma bana. Her tartışmada da sinirlenip ne dediğini bilmemen geçmişte de gelecekte de bizi zora sokuyor. Bunun da aydınlanmasını yaşa artık.”
Gına gelmişti Tarık’ın bu hâllerinden. Lisedeki Tarık’la konuşuyordum sanki. Tip otuz yaşındaydı ama lisede olduğu gibi hâlâ akıl yaşı altıda takılı kalmıştı.
Kemerimi çözdüm ve kapıyı açmak için yöneldiğimde kapıları kilitleyip beni bileğimden tutup kendine çekti. Canımı yakmayan sert bir çekişti. Yine de beni oldukça şaşırtmıştı. Birbirimize ters ters bakan bakışlarımız arasında çok kısa bir mesafe vardı. Biraz daha sinirimi bozarsa kafa atacaktım ve sağ olsun şu an bunun için zemin hazırlamıştı. Yine de sesi eski sakin tonuna inmişti.
“Sen de şunun aydınlanmasını yaşa: Ben o lisede zorbalayıp eğlendiğin arkadaşın değilim artık. Ve benim kız arkadaşım gibi davranmayı bana teklif eden sensen, bu yalanı layığıyla oynamak zorundasın. Çevrende sana, senin onlara baktığın gibi bakmayan çok insan varsa eğer, ben böyle davranırım. Şimdi...”
Emniyet kemerimi taktı.
“10 dakikamız dolduğuna göre seni sağ salim evine bırakalım. Tamam mı?”
Dilim tutulmuştu adeta. Değişen ruh hâline tepkisiz kaldım. Tartışma sırasında aklına ilk bunun gelmesi, yıllarca içinde tuttuğu bir şey olduğu anlamına mı geliyordu? Lisede onu çok da zorbalamazdım aslında.
Yan yan arabayı süren Tarık’a baktım. Bakışlarını yoldan ayırmıyordu. Önüme döndüm. Dengesiz herif benim de dengemi bozmuştu. Haklı olduğu yönler vardı, inkâr edemezdim. Teklifi eden bendim ve ne desem bir şekilde yerine getiriyordu. Bir günde çok şey yaşamıştık; sanırım ikimizin de fevri davranışları bu yüzdendi. Yine de şu an için yumuşamış olmam, sınırlarını aşabileceği anlamına gelmiyordu.
Oflayarak bileğimdeki tokayla saçımı topladım. Tarık'la göz göze gelince önüme döndüm.
İkimiz de içimizi dökmüştük. Şimdilik bu konuyu burada kapatmak daha iyi gibi duruyordu.
