2. bölüm / 6
Kayıt Dışı EvlilikBölüm 2
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2
- 1 Bölüm 1637 kelime
- 2 Bölüm 26.038 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 34.045 kelime
- 4 Bölüm 46.568 kelime
- 5 Bölüm 54.521 kelime
- 6 Bölüm 67.857 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dışarı çıkmak, tüm yaralarımı saracak, bana iyi gelecekti. Birini aramaya ihtiyaç bile duymadım. Zaten arayabileceğim adamakıllı bir çevrem de kalmamıştı burada.
Sahi, kaç yıl olmuştu buraya gelmeyeli?
En azından yol üstündeki tekel çocukluğumdan beri aynı yerde duruyordu. Camın önündeki paslı cips standı da, güneşten solmuş "Pırnikçi Tekel" tabelası da yerli yerindeydi.
Omzumdaki boş çantanın askısını düzelttim, içeriye girdim. İşte, içerisi değişmişti. Işıklandırmalar takılmış, yeni dolaplar alınmıştı. Biraların olduğu, önünde Müslüm Gürses'in neden resmi olduğunu anlayamadığım dolabı açtığımda, birden "Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde..." şarkısının nakaratı çalmaya başladı.
O zaman anladım neden Müslüm Gürses'in fotoğrafı olduğunu.
Sesin yüksekliğinden korkup gülmemi de tutarak kapağı kapattım ve açıkta olan şarap bölümüne yöneldim. Akarı da kokarı da yoktu, en güzeli rose; hafif bir şarap alıp devam etmekti.
Kasaya yönelirken, kısık gözleriyle bana bakan Hasan Amca'ya,
“Nasılsın, Hasan Amca?”
“Sen kimsin?”
Tahminimce küçük bir oda olan kasa arkasındaki kapıdan başını uzattı Ömer Abi. Ağzındaki lokmayı hızlıca yutup babasının yanına, kasaya geldi.
“Tanımadın mı, baba? Fikret abinin kızı.”
Hasan Amca ile bakıştılar. Tanıma belirtisi yoktu.
Ben de kasa yanındaki plastik kadehlere yöneldim, dikkatimi çekmişti.
“Lakaplarını desene be!”
Elimde tuttuğum altılı plastik kadehi tutarken söyledim:
“Hasan Amca, Pehlivan Hüseyin'in torunuyum ben.”
“Desene be kızanım baştan! Bana dönmüş Fikret der, ne tanıyayım Fikret'i ben? Deden nasıl, iyi mi?”
Ömer Abi ile göz göze gelince gülümsedim. “Çok şükür.” Şarapla bardakları uzattım. “Borcum ne abi?”
“Yedi yüz lira.”
Çantanın içine şarabı, bardakları yerleştirirken kartla hızlıca ödemeyi yaptım. Çantayı kapatacakken Hasan Amca, tuzlu badem paketini sıkıştırdı içine.
“Yok, olmaz,” dememe bile fırsat vermeden göz kırptı, güldü.
“İyi gider şarapla. Sen dedene Pırnikçi'nin selamı var de. Hadi, görüşürüz.”
“Başüstüne, Hasan Amca.”
Dedemin ölümünden on beş yıl geçtiğini unutmuştu da rose şarapla tuzlu bademin yakıştığını hâlâ hatırlıyordu.
Lakap yaşatmak, buydu sanırım.
Tekelden döndüğüm gibi sahil yoluna geçmiştim bile. Sırada keyfimce, az kalabalık bir yer bulmak vardı.
Ama sahil beklediğimden kalabalıktı. Sakin bir köşe arama umuduyla yürürken her adımımda başka bir detay çarpıyordu gözüme. Şişirilmiş balonlar, çiçekli kalp şeklinde kocaman kapımsı bir şey -çelenk gibiydi daha çok-, gürültülü kahkahalar. Sanırım bir genci daha aile baskısına kurban vermiştik.
Kafamı sağa sola sallarken içten içe organizasyonu izlemek istiyordum. “Yalnızlıkla baş başa” gezim, “birilerinin mutluluğuna şahit ol” hâline gelmişti. Tabii, biraz zorunlu kılınarak.
Denizden biraz uzak, sahil duvarına yakın olacak şekilde sandalyemi kurdum. Kimse, en özel gününde çekildiği fotoğraflarda arkada elinde kadeh tutan yalnız bir kadını sonradan fark etmek istemezdi.
Yerime iyice kurulup kadehimi doldurdum ve yan gözle gösteriyi izlemeye başladım. Etraf henüz tamamlanmamıştı ama zarif ve sade görünüyordu. Böyle bir hazırlık beni de mutlu edebilirdi. Hem teyzemi tuz masrafından da kurtarırdım.
İstemsizce güldüm. Elimdeki kadehi hafifçe sallayarak şarabın havayla temas etmesine izin verdim. Dudaklarımın kuruduğunu, şaraptan aldığım ilk yudum sayesinde fark ettim. Gayet güzel ve lezzetli bir tercih yapmıştım.
Hasan Amca'nın verdiği tuzlu bademi ağzıma atarken keyfim yerine gelmişti. Hasan Amca'yla belli başlı konuşmalar yapmalıydım; lakabının hakkını veren bir büyüğümüzdü. Öğrenebileceğim şeyler vardı.
Müstakbel damat olacağını düşündüğüm kişi organizatörlerin bitirdiği alanları kontrol ediyordu. Yüzünü çok seçemesem de iri yapılı bir adamdı ve -bence- eli yüzü düzgündü. Özgüvenli bir duruşu vardı… Ya da ben, yarım kadeh şarapla çakırkeyif olmuş, tanımadığım biri hakkında saçma sapan çıkarımlarda bulunuyordum.
İkinci seçenek daha doğruydu.
Yine de kendimce keyifli bir an yaratmıştım ve şimdiden müstakbel gelini merak ediyordum. Tahminim doğruysa standartlardan kısa biri olmalıydı. Bu tarz erkeklerin yanında hep kısa kızlar olurdu.
Bir düşününce kısa kızların yanında hep uzun erkekler oluyordu. Orta boylular—ben ve benim gibiler—belki de genetik faktörler yüzünden yalnızlığa mahkûm edilmişti.
Bir araştırmada okuduğum bir şey bu düşüncemi doğrular nitelikteydi.
Özür dilerim, gelecekte doğamayacak çocuklarım; genetiklerim bu dünyanın standartlarına uymadığı için sizinle tanışamayacağım.
Gülerek kadehi kafama diktim.
O sırada yanımdan geçen uzun boylu ve takım elbiseli başka bir adam, kıkırdamamı duyunca kısık ve sorgulayıcı bir bakışla süzdü beni. Sonra bakışları büyüdü ve yüzümde takılı kaldı. Plajın ortasında rugan ayakkabı giydiği için benim ona öyle bakmam gerekiyordu ama toplum içinde nasıl davranmam gerektiğini küçük yaşta öğrenmiştim.
O anda açılmış ağzı en sonunda adımı fısıldadı. Şimdi sıra benim abartısız ama şaşkınlık dolu tepkimdeydi.
“Pardon beyefendi, çıkaramadım.” Tanıdık gelen simasını süzdüm.
“Benim ya, tanımadın mı?”
“Üzgünüm…”
“Dikkatli bak! Tahmin yürüt!”
“Cemil olabilir mi? Suat? Yusuf? Orhan? Bilemiyorum…”
“Benim ya, Mert!”
“Anlıyorum beyefendi ama…” O anda biri kafama vurdu sanki ya da bana öyle geldi. “…A, Mert! Tabii ya!” Havalanan kaşlarımla dudaklarıma yalandan yerleştirdiğim tebessümüm eşsiz bir ahenk içindeydi.
Hatırlamamın verdiği gururla güldü, ardından kendini bir kuş misali kabarttı. Göz devirmemek için tuttum kendimi.
“Bir an dedim ki, bu kız beni hafızadan mı sildi?”
“O ne mümkün! Siz hafızadan kolay kolay silinmezsiniz.”
“Haklısın, yalan yok. Sonuçta okulun en popülerleriydik.”
Bahsettiğim şey bu değildi tabii. Onlar gibi travmaları hafızadan silmek oldukça zordu ve uzun seanslar gerektirirdi. Yine de bozuntuya vermeden tebessümümü koruyarak konuşmayı sürdürdüm.
“Tabii, öyle.”
“Burada ne yapıyorsun?”
Anlayamadığım bir bakışla kumun içine yarı gömülü çıplak ayaklarım da dâhil olmak üzere beni tepeden tırnağa süzdü. Ardından kendince bir karara vardığını belli eden bir tebessümle kıvırdı dudaklarını.
Ayak parmaklarımla kumu biraz daha eşeleyerek ayaklarımı iyice içine gömdüm. Bunu yaparken omuzlarımı silkerek boş kadehimi doldurup sorusunu yanıtladım.
“Öyle… Kafa dinlemeye geldim. Sen?”
“Ben de…” Arkasını hafifçe dönerek eliyle VIP izleyicisi olduğum organizasyonu gösterdi. “Şuradaki hazırlığı görüyorsun, değil mi?”
Kafamla onayladım.
“İşte, onu ayarlıyorum. Bizim Tarık, bugün kız arkadaşına evlenme teklifi edecek de. Katılmak istersen çekinme. Sen de gel.”
“Ah… Hayırlı olsun dileklerimi iletirsin ama şu an iyiyim. Hem üstüm de müsait değil. Size iyi eğlenceler ve tekrar tebrikler.”
“Başından atmasaydın ya hemen. Hem bizde alkolün yanında promosyon olarak müzik ve liseden iki dost var.”
“Teşekkür ederim, Mert. İyi eğlenceler.”
Sohbeti nazikçe bitirmek istesem de Mert çok da bunu anlayan biri değildi. “Şimdi acelem var.” diyerek hızlıca uzaklaşmadan önce “Arabadan bir şey almam lazım yoksa elimden kurtulamazdın!” tantanası, “Benim hatırım yoksa Tarık için gel! Gelmezsen vallahi kırılırım!” zırvalıkları ve benim en sonunda “Müstakbel gelin bir gelsin de bakarız.” diye defetme cümlemle doyum olmayan(!) sohbetimiz sonlandı.
O, sözde arabasından bir şey almak için yanımdan ayrılırken ben de geri dönüp beni sıkboğaz eder endişesiyle eşyalarımı yavaştan toplamaya başlamıştım. Zihnimin içinde de şaşkınlığımı yaşıyordum.
Organizasyonu tanımadığım insanlara ait sanarken liseden tanıdık çıkması beni içten içe incitmişti sanırım. Teyzemin kendince şaka ama beni kıran sözleri aklımdan geçti ve yalnızlığım eldivenlerini çıkarıp yüzüme bir tokat attı.
Sandalyeyi kaldırırken dolu kadehi almayı unuttuğum için kumun üzerine dökülen şaraba baktım. Çömelip her yeri kuma bulanmış plastiği elimde tutarken buradan uzaklaşmak için gereksiz bir çaba harcadığımın farkına vardım.
Ne demeye kaçar gibi uzaklaşıyordum? Buradan gitmemi gerektirecek bir durum yoktu ortada. Bu güzel havayı bırakmak istemiyordum ve Tarık'ın kime evlenme teklifi edeceğini de merak ediyordum.
En kötü ihtimalle kızı görene kadar burada oturur, havanın tadını çıkarır, sonra giderdim. Mantıklıydı.
Çöktüğüm yerden ayağa kalktım. Otuz adım kadar ötemde Tarık vardı... Lisedeyken çok yakışıklı bir çocuktu; şu an yüzünü seçemesem de bir şeyin değiştiğini sanmıyordum.
İki parmağımın arasında tutunmaya çalışan kumlu kadehi çöpe atabilmek için gözlerimle etrafı taradım. Gözüm ne bir çöp kutusu buldu ne de hâlâ dönmeyen Mert'i.
Gerçi yüzüğün sahibi de ortalarda yoktu.
Mert gelmeden kız gelseydi tüm merakımı giderip eve dönebilirdim. Ah... Gerçekten merakım ve anksiyetem arasında sıkışıp kalmıştım.
Ve bu... yıpratıcı bir şeydi.
Artı ve eksilerini düşünmek daha mı mantıklı olurdu?
Artısı, yarın sabah kahvaltı ederken annemlere bu konuyu anlatabilirdim. Hatta iş dolayısıyla ayda yılda bir görüştüğüm lise arkadaşlarıma güzel bir kahve eşliğinde keyifle anlatabileceğim bir dedikodu kazanmış olacaktım.
Düşüncesi bile yüzümde tatmin edici bir gülümseme oluşturmuştu. Kısacası satabileceğim bir dedikodu avuçlarımın içindeydi ve bırakıp gitmek istemiyordum.
Eksisi, üstüm başım "ev hâli" sayılabilecek türdendi ve Mert'in grubu şık şıkıdımdı.
Mert beni oraya zorla götürebilir miydi? Aslında buna çok büyük bir inancım yoktu.
Gerçi az önceki daveti bile oldukça şaşırtıcıydı. Samimi olduğunu düşünmediğim gibi gidip oradakilere de beni anlatacağını sanmıyordum.
Derin iç hesaplaşmalar, yoğun düşünceler ve güzel hava aklımı çeldiği için en azından kızı görene kadar biraz daha oturmaya karar verdim.
Topladığım her şeyi sahil duvarının önüne yeniden kurdum. Burada fark edilmem zordu.
Tam da tahmin ettiğim gibi Mert beni görmeden hızlıca yanımdan geçip gitti. Koşa koşa elindekileri kırmızı elbiseli kıza verip Tarık'ın yanına gitti. Yanımdan öyle hızlı geçmişti ki parfümünün hafif baharatlı kokusunu hâlâ alabiliyordum.
Beni görmemesi tam da tahminimi doğrulamıştı. Bundan sonra lakap olarak "Pehlivan Hüseyin'in torunu" değil, Hayalet Seda diye anılmaya hak kazanmalıydım.
Yüzümdeki gururlu gülüşle Mert'i izliyordum. O, hararetli bir şekilde Tarık'a bir şeyler anlatırken aniden benim olduğum yönü parmağıyla gösterdi. Bildiğin göz göze gelmiştik! Ne yapacağımı bilememenin verdiği panikle boş bardağı kafama dikiyormuş gibi yaptım. Göz ucuyla da onlara bakıyordum.
Aptal herif, şak diye insan öyle mi gösterilir?
Kadehi indirirken Tarık'la sanki bir an göz göze gelir gibi oldum ama o umursamadan önüne döndü ve Mert'in omzuna pat pat yapıp organizatörlerden birinin yanına gitti.
Kırgın bakışlarım bu sefer gerçekten onlardan uzaklaştı. Kaç yıl yakın arkadaş olarak takılmıştık, insan en kötü yalandan bir el sallardı. Gerçi şaşırmamam gerekiyordu. Her zaman nankör olmuşlardı. Her zaman!
Hasan Amca'ya şarap dolabı alıp İbrahim Tatlıses'in "Nankör Kedi" şarkısını çalmasını isteyecektim. Dolaplar gözümde saygı kazanmıştı.
İyi yanından bakmak gerekirse kafam rahattı. Düğüm düğüm olmuş kulaklığımı zar zor çözmüştüm ve boşalan bardağıma şarap dolduruyordum.
Bu bencil pis herifle evlenecek kıza biraz üzülsem de aklıma gelen o malum kişi çıkma olasılığını düşündüm. İşte o zaman bayağı keyiflenirdim. Tencere kapak olurdu.
Gerçi o kızın beni görmesinin iyi bir fikir olacağını düşünmüyordum. Çünkü lise dönemlerinde toksik ilişkileri için heyecan arayan bir ergen tarafından tehdit edilmiştim. Anının toksik seviyesinin farkına varınca içim ürperdi. Sanırım psikoloğumun faturasını bölmem gereken bir kişiyi daha hatırlamıştım.
Müzik listemdeki son şarkıya geldiğim sırada hava iyice kararmıştı. Göz ucuyla baktığımda Tarıkların hazırlığı tamamlamış olduklarını gördüm. Artık sadece şanslı kızı bekliyorlardı.
Tarık'ı aradı gözlerim. Ne atıştırmalık standının oradaydı ne de garip beyaz çiçekli çelengi andıran şeyin yakınında. Kalabalığın içinde de görünmüyordu; demek ki müstakbel eşini almaya gitmişti.
Anlayamadığım bir hızla geçmişti zaman. Denize dalıp gideli bana bir iki dakika gibi gelirken gece yarısı olmuştu bile.
Mert'in mumlu yoldan hızlıca ilerlediğini görünce onu takip etti gözlerim. Elindeki telefonu yaklaşan siyah arabaya doğru tuttu. Duran arabadan inen Tarık, hızlı adımlarla gelip yan yolcu kapısını açtı. Beyaz, uzun ama uçuş uçuş elbisesiyle bir kız indi.
Alelacele telefonumu çıkartıp kayıt tuşuna bastım ve yan yatırdım. Onların anlayamayacağı ama benim tüm detayı çekebileceğim şekilde, sandalye ve bedenim yardımıyla telefonu konumlandırdım.
Yaptığım şeyin etik olmadığını biliyordum. Evet, değil. Ama zaten iyi dedikodular genelde etik değildir. Hem karşımdaki insanların bu tür incelikleri anlayacak durumda olduğunu da sanmıyordum. On iki yılda kimse değişmezdi. Bunu az önce görmüştüm.
Hem bizimkilere bu olayı anlatmaktansa izletmek daha keyifli olacaktı. Gözümden kaçan ya da unutabileceğim detayları da bu sayede kayıt altına alıyordum. Zaten onlar da çekiyordu. Güzel, mutlu bir anı kayıt altına almak yanlış bir şey değildi.
Çıplak gözle tekrar olayı izlemeye başladığımda, yanıma gözlüğümü almadığım için cidden sinirlenmiştim kendime. Uzağı çok net seçemiyordum ve o yüzden kızın yaptığı hareketleri anlamlandıramıyordum.
Tarık, merdivenlerden inerken kızın elini tuttu ve mumlu yolda yürümeye başladılar. Büyük beyaz mumları söndürmeyen ama dans ettiren bir rüzgâr vardı. Çok net duyamadığım ama tanıdık gelen bir müzik kulağıma çalınıyordu. Çiçeklerle süslenmiş ve toz pembe tüllerle sarılı masanın etekleri, müzikle uyumlu şekilde uçuşuyordu.
İkisi, el ele, mumlu yolu takip ederek o kubbemsi -benim çelenge benzettiğim- çiçekli şeyin altına yürüdüler. Böyle büyülü ve zarif hazırlanmış bir sahnenin içinde bile eğreti durmayı başarmalarına hayret ettim.
“Hayır Seda, eleştirme, sadece izle!”
Tarık, yavaşça diz çökerken karnıma bir kramp girmişti sanki. Nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim. Şu an Tarık'ın dudaklarından, birçok genç kızın sevdiği adam tarafından duymak için can attığı sözler dökülüyordu. Duyamasam da hissetmiştim.
Yoldan geçen insanlar, arkadaşları, hatta utanmasam ben bile çılgınlar gibi alkışlayacaktım.
Ama alkışlar kısa sürdü. Ve arkasında garip bir şekilde gergin bir hava bıraktı.
Tarık ayağa kalktı. Sanki daha iyi görecekmişim gibi istemsizce gözlerimi kıstım. Kız, sarılmak için parmak ucuna kalkıp Tarık'a uzandı ama Tarık nazikçe geri çekildi. Buna karşılık kız, büyük beyaz muma tekme atıp herkese sırtını döndü ve geldiği yoldan geri döndü.
Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Mert hızlıca Tarık'ın yanına gitti.
Şu an konuşmalarını duymak için nakit bile çalışırdım.
Kızın arkasından bir süre bakan Tarık, elini havaya kaldırdı ve etrafı çerçeveliyormuş gibi bir daire çizdikten sonra bir şeyler söyledi. Organizatörlerden biri hızla yanına gitti. Diğerleri ise yavaştan etrafı toplamaya başlamıştı bile.
Mert de davetlilerin yanına gidip konuşuyordu ve görüştüğü herkes sahili birer birer terk ediyordu.
Farkında bile olmadan elimle kapadığım açık ağzımı ve kendimi toparladım. Garip olan, kimse şaşırmışa benzemiyordu. Yani... benden başka kimse!
Kamera şakası falan mıydı? Çünkü öyle değilse, şaşkınlığımdan çok yaşadığım utanç daha fazlaydı. Böyle kırıcı bir ana tanıklık etmek iyi hissettirmemişti.
Hızla telefonuma yönelip video kaydını durdurdum. Telefonu çantamın içine attım. Kulaklığı da sarmadan üzerine bıraktım. Artık izleyecek bir şey kalmamıştı. Tarık'ın dramı dışında… ama o da beni ilgilendirmiyordu.
Tamam, mükemmel bir insan olmayabilirdi ama böyle bir hakareti de hak etmiyordu.
Sandalyemin kenarına astığım çöp poşetine tuzlu badem kabını attım. Kadehimde yarım kalmış şarabı içecek hevesim kalmadığı için şişeye, etrafa sıçratmadan, yavaşça boşalttım. Bardağı da poşete koydum.
Organizasyon ekibinden başka kimse kalmamıştı. Sessizce toparlanıp gitmek için çok iyi bir zamandı. Tarık'la karşılaşmak istemiyordum.
Onlar kendi bölümlerini eski hâline getirirken ben de kendi dağınıklığımı topluyordum. Zaten sadece bir şişe vardı çantaya konulacak, geri kalan her şey çöp poşetindeydi.
Terliklerimi ayağıma geçirirken mutlu havanın yerini büsbütün kasvete bırakması garip bir his uyandırdı. Sanki kumlar bile bu durumdan etkilenmişti; buz gibiydiler. Gerçi hava da soğumuştu, durduk yere dramatize etmenin de bir anlamı yoktu.
Çantamı sırtıma taktım ve sandalyemi toplamak için uzandım.
“N'aber?”
Karşımda, kendini tebessüm etmeye zorlayan Tarık'ı görünce şaşırdım. Ama bunu belli etmemeye çalıştım. Ki bu benim için imkânsızdır; mimiklerim, içimdeki her şeyi alenen ortaya dökmeye bayılır.
“Ah, Tarık! Toparlanıyordum. Asıl senden n'aber?” Ona doğru döndüm.
“Seni burada görmeyi beklemiyordum. Eski oturduğunuz yerden taşındın mı?”
Konuyu değiştirdiği için minnettardım. Sanırım birine nasihat vermek en beceremediğim şeydi. Uzun süredir görüşmediğimizi göz önünde bulundurursak bu iş benim için daha da zor bir hâl alırdı.
Belli etmeden göz ucuyla süzdüm onu. Üzerinde siyah bir takım vardı. Kravatını göğsüne kadar indirmiş, düğmelerini açmıştı. Hâli aslında biraz üzücü duruyordu... ama dudaklarım istemsizce gülümsedi. Lise mezuniyetindeki kombinin aynısıydı şu an üzerindeki. Tek farkı, bu kez kravatını bağlamayı öğrenmiş olmasıydı.
Erkekler tuvaletinin önünde dikiliyordum. Ne demeye mezuniyet günü okulda giyinmek isterdi ki insan?
Bıkkınlıkla bağırdım:
“Giyindin mi?”
Koskoca okulda sadece ikimiz kalmıştık. Çünkü herkes hazır ve nazır aşağıdaki törendeydi. Kapı birden açıldı. Siyah bir takım elbise giymişti; içine beyaz bir gömlek. Çok yakışıklı olmuştu. Hayranlığımı gizlemeden onu süzüyordum… Ama kravatını görünce kahkahama engel olamadım.
Bağlayamadığı için düğüm atıp boynuna geçirmişti. Gülmeme karşılık umursamaz tavrını, utangaç bir yüz ifadesi takip etti.
“Ne oldu, neye gülüyorsun?” Aynaya baktı. “Beğenmedin mi?”
“Kravatın!”
“Mis gibi bağlamışım işte.”
Erkekler tuvaletinin içine girdim. O aynada kendine bakarken omuzlarından tutup onu kendime çevirdim.
Aramızdaki boy farkı diğer kızlara göre daha azdı onunla. Alnım tam dudaklarına geliyordu.
Elimle yaptığı o ucube düğümü çözerken mırıldandı:
“Ne yapıyorsun?”
“Sence? Kravatını ve seni adama benzetmeye çalışıyorum.”
Kravatı düğümleyip yakasına oturtana kadar tek kelime etmedi. Adeta nefesini tutmuştu. İstemsizce tekrar güldüm.
O anı hatırlarken fark ettim ki gözlerim hâlâ onun üzerinde gezinirken onunki de benim üzerimdeydi. Dudaklarımı düzelttim. Kendimi meşgul göstermek adına çantamın fermuarını açıp kapattım. Şanslıydı ki geçmişe takılı kalmayacak ve iyi kalbimi bu üzgün gününde ona sunacaktım.
“Dünya küçük lafını boşuna dememişler, değil mi? Ben de seni görmeyi beklemezdim.”
“Mert'i de görmüşsün?” Tonundaki sorgulayıcılık dikkatimi çekmişti.
“Evet, öyle oldu.” Umursamıyormuş gibi yapıyordum.
“Ben seni tutmuyorum, değil mi?”
“Yok, eve gidecektim. Önemli bir işim yok, biraz durabilirim.”
“Biraz mı?”
“Anlamadım?”
“Uzun bir süreden sonra karşılaştık, konuşacak çok şey vardır diye düşündüm.” Sanki biraz bozulmuş gibiydi.
“Ben de çok da bir şey değişmedi aslında,” dedim hafif gülümseyerek.
Gülümsememe karşılık üzerimdeki bakışlarının ritmi değişti. Gözleri dudaklarıma kayarken ben hızlıca -ve neden yaptığımı bilmeden- dudaklarımı çizgi hâline getirdim. Hareketime karşılık onun yüzünde belli belirsiz ama içimi buruk hissettiren bir tebessüm oluştu.
Sevmezdim biri ya da birileri bana çok dikkatli baksın. Bugün bu ikinci kez oluyordu ama ilki kadar rahatsız olmamıştım. Asıl rahatsız edici olan, bu adamın bana ne hissettirdiğiydi.
Hafif çatılan kaşlarımla arkamı döndüm. Sandalyemi kumun içinden çıkartıp hafifçe silkeledim. Tarık, tahminime göre biraz alkol tüketmişti. Sanırım sarhoş olmuştu. Bu hâliyle onu ilk defa görüyordum.
Sesinde anlayamadığım bir tını vardı. Ve biraz da kısık bir sesle konuştu:
“Ben de az önce evlilik teklifi gibi bir şey ettim.”
Arkam ona dönük olduğu için özgürce gözlerimi devirdim. “A, öyle mi? Tebrik ederim.” Sandalyeyi bez çantasına koymaya çalışıyordum.
“Tebrik edilecek bir şey olmadı aslında.”
“Öyle mi!”
Sandalyeyi koyduğum bez çantanın ağzını bağlarken elimin soğuk olduğunu, onun sıcaklığı sayesinde fark ettim. Önce elimin üzerindeki eline, sonra da ona dönüp boş boş, ne yaptığını sorar gibi baktım.
Hızla elini çekerken bunca zamandır arkasında sakladığı diğer elindeki viski şişesini gösterdi.
“Oturup sohbet edelim mi diyecektim. Eğlenceye katılmak istememişsin, Mert demişti de.”
Tenimdeki sıcaklık hâlâ izini korurken kaşlarımı çattım. “Eğlenceye hâlâ katılmak istemiyorum.” Sesimi olabildiğince sakin tuttum.
“Yapma ama, eski günlerin hatırına. Hem yaşadığım saçmalığa VIP bir şekilde tanık oldun.”
“Mert'i aramamı ister misin?”
“Senin yanında olmak istiyorum.”
“Telefonun nerede?”
“Sohbet edelim hadi, liseden sonra ne yaptın?”
“Tarık, rica ediyorum!”
Sesimdeki bıkkın tonu umursamadı. Göz kontağını kesmeden elindeki şişeyi ağır ağır kafasına götürüp bir yudum aldı. Sonra da sırıttı.
Çatılan kaşlarıma ve sıkılaşan çeneme rağmen bu dağılmış hâliyle bile eli yüzü düzgündü. Sinirimi saman alevine çevirebilme yeteneğini hiç kaybetmemişti.
İçten içe evlilik teklifinin neden böyle son bulduğunu daha da merak ediyordum. Ama bana böyle bakarken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Yardım etmek istiyordum ama geçmişi de kenara atmak istemiyordum. Şu an morali bayağı bozuktu ve alkolü abartarak içinde bulunduğu durumu aşmaya çalışıyordu. Özetle, hâlâ bir ergendi. Ve ben, yetişkin bir birey olarak bir ergenle başa çıkabilecek yeteneklere sahip değildim. En azından… artık eski Seda değildim.
Yine de ne yapabileceğimi düşünmem gerekiyordu.
Seçenekler de belliydi: Birincisi, onu burada bırakabilirdim ve sarhoş olduğu için muhtemelen konuşmalarımızı ve beni hatırlamazdı. İkincisi, telefonunu isteyip Mert'i çağırırdım. Evlilik teklifini ve o kaosa şahit olacak kadar yakınlarsa, şu anki hâlini...
Görmesi Tarık'ı rahatsız etmezdi -umarım(!)-. Üçüncüsü ve olmasını hiç istemediğim: Bize götürür, bir kahve içirir ve kendine gelmesini beklerdim.
Derinden bir iç çektim. İlk seçenek aşırı vicdansız bir davranış olurdu. Ve ben bunu yapsam da ben hatırlayacağım için peşimi bırakmazdı. Üçüncüsü? Aile evinde "seçenek" olarak bile düşünülemezdi. O yüzden… en iyisi ikinciydi.
Elimdeki her şeyi kumun üzerine bıraktım ve bana kitlenmiş Tarık'a döndüm.
“Tarık, telefonunu verir misin?”
“Sıfır beşyüz ot…”
“Hayır hayır! Numaranı değil. Somut bir şekilde, telefonunu istedim.”
Derin bir sessizlik oluştu. Çok boş bakıyordu… Alkollü olduğu için mi anlamıyordu, yoksa bu genel bir şey miydi?
Ellerim farkında bile olmadan yüzüme gitti. Parmaklarım, yanaklarımdan aşağıya doğru kayarken içimden bastırmaya çalıştığım bir "off" sızdı. Şu anda yalnızca bu jestle ayakta kalabiliyordum sanki. Çünkü iş başa düşmüştü.
Aramızdaki iki adımlık mesafeyi kapatarak Tarık'a yaklaştım.
“Cep telefonunu ver!”
Sırıttı. Biraz daha bana doğru eğildi. Sağ gözünün altındaki elmacık kemiğinin üzerindeki ben gözüme çarptı. O an fark ettim… Yıllardır görmediğim ve unuttuğumu sandığım yüzün her detayı tekrar zihnime kazınıyordu.
“Cık.”
Şaşkınca kaşlarım çatılırken dudaklarımdan tek kelime döküldü:
“Ne?”
“Cık, işte. Vermeyeceğim telefonu.”
“Dalga mı geçiyorsun?”
Omuz silkti ve sahilde ağır adımlarla yürümeye başladı. Hızla arkasından gidip omzundan tutarak kendime çevirdim.
“Ben alırım o zaman.”
O hâlâ ayakta dikilirken ben de doğrudan elimi ceketinin cebine soktum. Boştu. Hızlıca halletmek ve gitmek istiyordum. Diğer ceplerini yoklarken bir kıkırdama sesi duyunca durdum. Kafamı kaldırıp ona baktığımda yine içkisinden bir yudum alıyordu.
Önüme dönüp ceketinin iç kısmını kendime çevirdim. İç cepteki bölmeye elimi soktuğumda... elime bir yüzük kutusu geldi.
Vurdumduymaz havasında takılan ve burnundan kıl aldırmayan bu çocuk için reddedilmek... Tahminimce küçük bir travma yaratmıştı. Gerçekten hâline üzülüyordum.
Kutuyu tekrar yerine koymak üzereyken “Biraz hızlı gitmiyor muyuz?” demesiyle kaskatı kesildim.
Şu an ne yaptığımızı sanıyordu acaba?
Hızlıca geri çekildim, aramıza dört adımlık mesafe koydum. Gerginlikten açılmış gözlerime kahkaha atarak bakıyordu.
Sinirle elimle omuzuna hafifçe vurdum.
“Salak herif, kalbime indirdin.”
“Niye bu kadar korktun ki?”
“Sarhoş hâlinle yanlış anladın sandım ve… Sana niye açıklama yapıyorum ki ben. Al şu kutuyu, telefonunu ver!”
Burun büktü.
“Kutu sende kalsın.”
Parmağımı ona doğru sallıyordum.
“Tarık bak, bırakır giderim seni vallahi. Uğraştırma beni daha fazla.”
“Eskiden de beni böyle tehdit ederdin. Hiçbir şey yapmazdın, kıyamazdın bana.”
Ama ben onun gibi gülümsemiyordum. Çünkü bu kadar fedakârlık yaptığım biri tarafından azarlanıp engellenerek arkadaşlığım bitmişti. Ve bunu yapan taraf oydu… ben değil. Şimdi de yıllarca görüşüyormuşuz gibi eskileri yâd ediyordu. Ne hoş! Sinir krizi geçirmek için ne hoş bir akşam. Derin, uzun bir nefes çektim içime. Yosun kokusu burnuma dolarken sakinliğimi ve mantığımı korumam gerektiğini kendime tekrar ettim.
“Evine bırakayım mı seni? Adresini söyler misin?”
“Sen bilmezsin oraları.”
“Tamam, sen söyle, belki biliyorumdur.”
“Yok. Ben İstanbul'da yaşıyorum, bilmezsin sen.”
“Ben de İstanbul'da yaşıyorum, asalak.” diyemedim. Çünkü bu sohbet sabaha kadar sürerdi ve ben artık gerçekten laf anlatmak istemiyordum.
Tek kızgınlığım kendimeydi. Bok mu vardı da kalıp izlemiştim bu organizasyonu. Boşuna dememiş büyüklerimiz, bir insanın başına bir şey gelirse ya meraktan… ya da... işte öbürü.
Kumun üzerine bıraktığım çanta ve sandalyeyi omzuma attım. Sinirli adımlarımla kumun içinde bata çıka Tarık'ın yanına geri yürüdüm. Elindeki dibi gözüken şişeyi aldım.
“Gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Eve.”
Şaşkın gözlerle bana baksa da sağa sola yalpalayarak beni takip ediyordu. Bakışlarımı yıldızlı gökyüzüne çevirdim.
“Rabbim, teyzemin arkasından çok mu konuştum da bu çocuğu sınav diye gönderdin bana bugün?”
“Kimle konuşuyorsun?”
Onu duymazdan geldim. Yanına yaklaşarak elini tuttum ve kolunu omzuma attım. En azından böylece düz yürüyebilecekti. Şu merdiveni çıkabilirsek kaldırıma ulaşacaktık. Sağ elimle omuzumdan sarkan elini, sol elimle de belini iyice kavradım. Kafasını sola yatırmış bana bakıyordu.
“Ne bakıyorsun bana, önüne bak. Üç basamak çıkacağız. Sakın düşme.”
İttire kaktıra bir şekilde üç basamağı çıkabildik. Allah'tan ev sahile emlakçı yalanıyla değil, cidden beş dakika yürüme mesafesindeydi ki bu herifi daha fazla taşımak zorunda kalmayacaktım.
“Çok uzak mı evin?”
“...”
“Kocan vs. evde değildir, değil mi?”
“...”
“Boğazım kurudu, suyun var mı?”
“O zaman biraz susmaya ne dersin? Ev yakında zaten.”
Sabır dileniyordum şu an. Tarık'ın bedeni tahminimden daha ağırdı. Bir seksenlik iri yarı bir adamı taşımak beni olduğumdan daha agresif biri yapmıştı. Üzerimdeki bu yükü atana kadar sakinleşebileceğimi hiç sanmıyordum. Üstelik Tarık, sınırlarımı zorlayan sorularla beni sıkboğaz etmeye devam ediyordu.
Acaba bir cesedi taşımak daha mı kolay olurdu?
Sanırım birazdan öğrenecektim.
“Kocan kızmasın.”
“Bir şey olmaz.”
“Aranız bozulsun istemem.”
“Evli değilim.”
“Sevgilin kızar belki.”
“Sarhoş hâlinle ağzımdan laf mı almaya çalışıyorsun sen? Sus be adam.”
Sustu. Sessizliğine şaşırmıştım ama tekrar başlamasın diye çıt bile çıkarmamaya çalışıyordum. Yine de her şey benim inadımaymış gibi birden telefonum çalmaya başladı.
Zil sesini duyduğum an kaskatı kesildim. Biri mi görmüştü bizi? Etrafı hızlıca kolaçan ettim. İmkânsızdı, herkes evindeydi…
Azarlar tondaydı sesim.
“Sabit dur.”
Tarık'ın yükü üzerimden inmişti ama çalan telefon bu defa zihnimi ağırlaştırmıştı. Çantanın içinden telefonu alelacele çıkarıp ayakta durmaya çalışan Tarık'ın eline tutuşturdum çantayı.
Uyardım onu:
“Ses çıkarma, tamam mı? Sakın!”
Kafasıyla onayladı.
“Alo?”
“Annemler bizde, almaya geliyorum seni. Döndün mü eve?”
“Yok... Yok, gelme. Yorgunum. Dinleneceğim.”
“Neden?”
“Ne neden?”
“Seda! Bir şeyler mi karıştırıyorsun sen? Ne bu kaçamak cevaplar?”
“Yok bir şey. Gelme sen.”
“Ablana söylerim.”
“Tamam! Tamam, arkadaşımlayım şu an…” Tarık'tan uzaklaştım biraz. “Sevgilisi çok kötü terk etmiş. Tek bırakamadım. Evde bir kahve içip dertleşelim diye tutturdu. Hayır diyemedim.”
“İnanmalı mıyım?”
Hava bir anda fazla sıcak olmaya başlamıştı.
“Ne zaman yalan söyledim sana? Bizimkiler ne zaman dönecek?”
“Kalacaklar bu gece.”
“Tamam. Görüşürüz. Selam söyle herkese.”
Telefonu kapattım. Cebime koyarken Tarık'a döndüm. Bıraktığım gibi duruyordu. Beni öylece izliyordu.
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Bu durumu enişteme nasıl açıklardım gerçekten? "Kocaman ama şu an çocuktan farksız, sarhoş bir adamı omuzumda bizim eve taşıyorum, o yüzden sakın gelip beni alma?"
Olmazdı.
Çantanın fermuarını çekip omzuma taktım. Tarık hemen kolunu attı. Kaşlarım havalanırken çaktırmadan gülümsedim. Zaman ne kadar geçerse geçsin sanırım ona karşı bazı şeyler aynı kalmıştı.
Bahçe kapısı artık görülecek mesafedeydi. Her adımda eve yaklaşmak üzerimdeki yükü biraz daha azaltıyordu. Tarık dışında her şey tanıdıktı.
Panik yapmamı veya endişe duymamı gerektirecek bir şey yoktu. Sadece yardıma ihtiyacı olan bir arkadaşıma yardım ediyordum. Yaptığım şey buydu.
Bahçe kapısına elimi uzatıp açtıktan sonra kafamı kaldırıp Tarık'a baktım. Yüzü olması gerekenden daha yakındı. Gözlerimiz buluştuğunda bakışlarını hızlıca kaçırıp tekrar buluşturdu. İmkânı varmış gibi biraz daha eğildi.
Yanağı yanağıma değerken kulağıma fısıldadı.
“Artık konuşabilir miyim?”
Elimde olmadan kıvrılan dudaklarımı kontrol etmeye çalışıyordum. İnkâr edemeyeceğim şekilde sevimli gözüküyordu.
Benden uzaklaşırken başımla onayladım.
“Evet.”
“Telefondaki baban mıydı?”
“Hayır.”
“Kocan mıydı?”
“Evli olmadığımı noter tasdikli bir şekilde mi kanıtlamalıyım, inanman için?”
“Sevgilindi o zaman.”
Cevap verme zahmetine bile girmedim. Çantayı tekrar eline tutuşturdum, fermuarı açıp içinden anahtarı çıkardım. Meraklı gözlerle beni süzerken olduğu yerde hafifçe sallanıyordu.
Hızlıca evin kapısını açtım.
“Ayakkabılarını çıkar.”
“…”
“Off…” Eğilip bacaklarına hafifçe vurdum. “Ayakkabılarını çıkar.”
“Tamam.”
İçeri girer girmez onu salona doğru götürdüm. Hiç oyalanmadan üçlü koltuğun üstüne yerleştirdim onu ve kapının önüne döndüm. Ayakkabılarını oradan alıp içeriye koydum, ne olur ne olmaz düşüncesiyle.
Şimdi sıra kahve ve limonlu soda yapıp onu biraz olsun ayıltmaktaydı.
Mutfağa girmeden önce salonun kapısından kafamı uzattım. Bahçedeki ışıklar içeri doluyordu; koltukta uyuklayan Tarık'ı net bir şekilde görebiliyordum. Biraz olsun içim rahatlamıştı. Sorunsuz bir şekilde atlatacaktım bu geceyi. Öyle umuyordum.
Duvarda asılı cezveyi aldım. İçine iki kaşık kahve koyup arıtmadan göz kararı su ekledim. Biraz acı ve koyu olması daha hızlı etki ederdi.
Ocağın altını yakıp cezveyi yerine koydum. Kahve olurken limonlu sodayı yapmak için buzdolabına yöneldim. Ama limon yoktu.
Neden aksilik oluyordu ki? Aksilik olmamalıydı. Çünkü biliyordum; aksilik bir başladı mı peşi sıra devam ederdi.
Hızla mutfak kapısından dışarı, bahçeye çıktım. Neyse ki limon ağacı hâlâ oradaydı.
Babamın bin bir emekle çekirdekten büyüttüğü, hâlâ tam yetişmemiş yeşil limonlardan birini kopardım. Kabuk kokusu etrafa yayılırken fark ettim: Fazla hızlı hareket ediyordum.
Biraz daha sakin olmalıydım. Zaten her şey normaldi. Ne demeye bu kadar stres yapmıştım ki? Evet, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyordum ama ortada yanlış bir şey yoktu. Kendime bunu tekrar tekrar söylüyordum.
Çekmeceden çıkardığım bıçakla limonu kesip ağzını açtığım sodaya birkaç damla damlattım. Bahçeden olduğu için daha ekşiydi sanki. Tarık ekşi şeyleri pek sevmezdi. Göz devirdim kendime, aklıma neden böyle detaylar geliyordu şimdi?
Kulağımı cezvenin köpürme sesi doldururken hızla ocağı kapattım. Elime geçen ilk fincana kahveyi boşalttım.
“Tarık, mutfağa gelebilir misin?”
Bugün ilk defa bu kadar yüksek sesle konuştuğumu fark ettim. Cezveyi yıkarken birkaç dakikalık sessizlik oluştu. Bu sessizlik içimi huzursuz etti.
Elimi kurulayıp hızlıca salona gittim. Koltuk boştu. Salon boştu. Üzerime bir kaynar su dökülmüş gibi oldum. Hızla holün ışığını açıp tüm odaları dolaşmaya başladım.
Ben zaten mutfaktaydım, oraya gelmemişti. Salonda yoktu, tuvalette yoktu, yatak odasında yoktu. Koskoca adam nereye gitmişti?
Tek kapalı kapı benim odamınkiydi. Hemen koridorun sonuna yürüyüp kapıyı açtım.
Yatağımda yatan Tarık'ı görünce tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi verdim. Ama o rahatlama hızla son buldu. Bir ok gibi saplandı bu manzara kafama. O pis ve alkol kokan üstüyle benim tertemiz yatağımda yatıyordu!
Ağlama isteği içimde yükseldi. Kendimi aşırı çaresiz hissettim. Kendimi tek bir düşünceyle avutmaya çalışıyordum. Annemlerin yatağına yatmadığı için şükrediyordum. Çünkü o yatağın çarşaflarını neden değiştirdiğimi anneme anlatmak, beni bu hâlimden daha çok strese sokardı.
Yani özetle, annemlerin yatağında yatmadığı için şükrediyordum… ama benim yatağıma yattığı için içten içe küfrediyordum.
Bayılmış mıydı, uyuyor muydu anlamadığım bedenin yanına yaklaşıp işaret parmağımla kolunu dürttüm.
“Tarık… Kahve yaptım sana.”
“…”
“Uyudun mu? Bak, kahve soğumuştur. Getireyim sodayı iç…”
“…”
“En kötü ceketi çıkartsaydık. Kirli kirli yattın.”
Yarı baygın ama azarlar bir sesle mırıldandı.
“Çok konuşuyorsun Seda!”
Ağzım şaşkınlıktan açılırken bakakaldım ona. Benim evimde, benim yatağımda yatan yardıma muhtaç bir adamın bana çıkışması mı?
Pes!
Ama yapacak bir şeyim yoktu. Kavga etsem edemezdim; çünkü sarhoştu. Etsem de hatırlamayacaktı. Ve en önemlisi, bu kavgada istesem de haklı çıkamazdım. Çünkü onu en başta o sahilde bırakmalıydım.
Ters ters ona bakarken kapıyı açık bırakıp tekrar mutfağa geçtim. Masanın üzerindeki sodayla kahveye baktım. Sandalyeyi çekip otururken cebimdeki telefonu çıkardım. Telefon rehberini karıştırmanın vakti gelmişti.
Ilımış kahveden bir yudum alırken alfabetik sırayla hızlıca "M" harfine kaydırdım. Doğru hatırlamışım, Mert'in numarası yoktu. Gerçi Tarık'ın da numarası yoktu ama şu an yatağımda yatıyordu.
Öyle absürt bir durumdaydım ki… Aklıma mesaj atabileceğim tek bir isim bile gelmiyordu.
Fincanı masaya koyarken gözüm telefondaki saate kaydı. Saat üçü geçmişti bile. Derin bir iç çektim. Telefonu masaya bırakıp ellerimi saçlarımdan geçirdim. Ne yapacaktım şimdi? Mecbur yine Tarık'ın ceplerini kontrol edecektim. Gerçi ceketini iyice bir aramıştım, geriye pantolonu kalıyordu.
“Of Tarık, of!”
Masadan kalkıp tekrar odaya gittim. Odanın ışığını açtım. Belli belirsiz yüzünü buruşturdu ama hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Bu rahatlığı… hiç değişmemişti. Hâlâ aynı sinir bozuculuğa sahipti.
Bundan sonra kimseye yardım etmeyecektim. Bana mı kalmıştı iyi insan olmak!
Hiç sessiz olmaya çalışmadan normal adımlarla yatağın yanına yürüdüm. Kendi yatağıymış gibi tam ortasına kurulmuştu. Bir köşede yatsaydı rahat hareket ederdim. Şimdi yatağın üstüne çıkmam gerekiyordu.
İyi yanı, sırt üstü yatmasıydı. Ön ceplerini rahatça kontrol edebilirdim. Kötü yanını… düşünmek bile istemiyordum.
Dizlerimle yatağın üzerinde yürüyerek ona yaklaştım. Yatak, ağırlığımla hafifçe çöktü ama zerre tepki vermedi. Bana bu kadar güvenip uyuması bir yanımı onurlandırıyordu. Ama... ellerimi ceplerine atmadan önce boğazına götürme isteğimi de arttırıyordu.
“Sakin ol Seda…”
İyice yanına sokulup ne ara kapattığını anlamadığım ceketinin düğmesini açtım. Belki… bir umut, telefonu ceketinin içine koymuştur diye önce dış cepleri, sonra iç cebini yokladım. Sadece yüzük kutusu vardı. Sahilde aradığım gibiydi.
Kutuyu geri yerine koymakla uğraşmadan elimle Tarık'ın omzundan destek aldım ve komodine uzanıp kutuyu bıraktım.
Şimdi sıra pantolondaydı. Ama… hiç istemiyordum. Olduğum yerde oturdum. Ceketin önü açıktı. Pantolonunun içine sıkıştırdığı beyaz gömlek ve kemer görünüyordu. Ellemek istemiyordum.
Bu… taciz sayılabilecek bir hareketti. Ve ben, "O hatırlamayacak nasılsa." bahanesinin arkasına saklanmak istemiyordum.
Kavgalı ayrıldığım, yıllardır konuşmadığım birinin ceplerine elimi sokmak... ne bileyim. Etik değildi. İçime sinmiyordu.
Gerçi… hatırlamayacağı kesindi.
Saat de ilerliyordu. Ve sabah ne zaman, ne olacağını bilmiyordum. Bu olay başıma İstanbul'da gelseydi, çekerdim kapıyı, kitlerdim üzerine. Uyusun sabaha kadar. Ama burası annemlerin eviydi. Ve ben annemlerin kaçta geleceğini bilmiyordum. Sabah ezanında da burada olabilirlerdi, akşam da. Yani... ne yazık ki oturmak yerine harekete geçmek en iyisiydi.
Derin bir iç çekip dizlerimin üzerinde doğruldum. Parmak uçlarımla hafifçe cep kısımlarını yokladım. Elime bir şey gelmemişti. Zaten bir şey(!) gelmemesi için de ekstra dikkatliydim.
Ön cepler boştu. Tek seçeneğim kalıyordu, arka cepleri kontrol etmek. Tarık’ı uyandıramazdım. Zaten istesem de uyanmazdı. Sağ ya da sol kolunun üzerine döndürebilirsem arka ceplere ulaşabilirdim.
Olduğum yerde durup sağ kolunu önce karnının üzerine koydum. Sonra yataktan kalkıp sol tarafa geçtim. Elini tutup yavaşça kendime doğru çektim. Hafifçe havalanan bedenini görünce başarmış olmanın gururuyla sırıttım.
Ama her şey... O kadar hızlı ve o kadar yavaş oldu ki anlayamadım.
Tarık’ın elimdeki gevşek eli birden sıkılaştı. Ve beni kendine doğru çekti. Dizlerimin üzerinde denge sağlayamadığım için ona doğru düştüm.
Tarık diğer eliyle belimi kavradı. Sırtım yatağa gelecek şekilde bizi ters çevirdi. O ise dizlerinin üzerinde, iki bacağının arasında beni kilitlemişti. Bir eli hâlâ benim elimdeydi, başımın üzerinden yatağa bastırıyordu. Diğeri, yüzümün yanında yatağın üzerinde duruyordu. Gözlerim şaşkınlıktan büyümüştü. Dilim tutulmuş gibiydi.
Yarı kapalı gözleriyle yüzünü bana doğru yaklaştırdı…
“Seda!”
“E-evet.”
Birden eli gevşedi… Ve yavaşça bedenini benim üzerime bıraktı. Herif bildiğin üstüme uzandı.
Uykulu ve sarhoş sesi, tam konuşacağım sırada beni susturdu.
“Neden böyle oldu?”
Olduğum yerde hafifçe kıpırdandım ama o kadar ağırdı ki vücudumu hareket ettiremiyordum.
“Tarık, rica etsem kalkar mısın?”
Beni duymadı… Ya da duymamış gibi yaptı.
Tam elimi çekmeye çalışırken tekrar sıktı. Onu itebilmemi sağlayacak tek özgür uzvumu da kitlemişti.
“İnsanlar beni neden terk edip duruyor?”
“Bak, anlıyorum… Kötü bir süreçten geçiyorsun. Ama inan bana, daha iyileri karşına çıkacaktır. Daha gençsin, sıkma canını. İzin ver, kalkayım, sana güzel bir kahve yapayım, ha? Ne dersin?”
Sesime iliştirmeye çalıştığım umut tınısına sadece iç çekerek karşılık verdi. Kafasını dik tutmaktan yorulmuş olmalı ki yavaşça aşağıya bıraktı. Boyun boşluğuma yerleştirdi başını. Ve ben... Kaskatı kesildim.
Tenime çarpan dudakları ürpermeme neden oluyordu. Nefesiyle dudaklarının sıcaklığı birbirine karışmıştı.
“Şevval’i kastetmiyorum ki. Onunla annemlerin ısrarı yüzünden evlenecektim. Anlamıyorsun beni… yine.”
Sessizlik.
Sızmıştı.
Üzerimde sızmıştı!
Tarık’ın ağırlığı mıydı bu, yoksa onun yüzünden çöken mental yük mü, bilmiyordum. Zaten ikisinin suçlusu da oydu. Kendimi tutamıyordum. Gözlerimden süzülen yaşlara engel olamıyordum. O kadar… çaresiz hissediyordum ki. Artık ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Sessiz hıçkırıklar dudaklarımın arasından kaçarken Tarık başını kaldırdı. Gözlerime baktı.
Tuttuğu elimi bıraktı. Yanağıma dokundu. Parmaklarıyla gözyaşımı sildi.
Tepkisizliğim artarken beynim kendini devre dışı bırakmıştı sanki. Bedenimle iletişimi kesilmişti. Dokunduğu yerlerde yabancı olduğum bir karıncalanma hissi oluştu.
Tarık, elmacık kemiğime dudaklarını değdirip yavaşça öptü.
“Ağlama.”
Sıkıca sarıldı vücuduma. Kafasını tekrar boynuma yerleştirirken mırıldandı.
“Sen hiç ağlama...”
Otuz yaşındaki bir adamın… oyuncak ayısı olmuştum. Ucuz bir aşk romanının kahramanı olsaydım, başıma iki kitapta gelecek şeyler bir günde gelmişti.
Bedenime doladığı kolları sayesinde nihayet bir elim boşa çıkmıştı.
Ağlayıp sızlayarak kendime yardımcı olamazdım. Burnumu çekip elimin tersiyle yüzümdeki ıslaklığı sildim. Ama az önceki sahne yeniden canlandı gözümde. Umarım bu adam… ne yaptığını hatırlardı da, benim yaşadığım şeylerin utancını yaşayıp ömrü boyunca bana borçlu hissederdi.
Omuzundan tutup itmeye çalıştım ama kıpırdamadı. Elimle sırtına hafifçe —oldukça sert— pat pat yaptım. Tepki yoktu. Yavaşça elimi aşağı kaydırırken göremediğim için rastgele hareket ettim. İlk gelen cüzdan oldu; hemen çıkarıp yatağın ucuna attım. Şu an onunla uğraşacak hâlim yoktu. Diğer cebe zar zor ulaşınca sonunda aradığımı bulmuştum. Telefonu elimde tutuyordum.
Hızla ekranı açtım. Şifre istemediği için Allah’ıma şükrettim. Artık sabrım kalmamıştı. Ağlamam durmuştu derken… yeniden başladı. Bu telefonu bulamasaydım… Sabah annemler bizi böyle görseydi… Ah, düşünmek bile istemiyordum!
Rehbere girip “Mert” adını aradım. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Mert’in soyadı Keklik’ti. En kötü, rehberdeki üç Mert’i sırayla arardım.
Numarayı çevirdim. Telefon uzunca bir süre çaldı… ve tam pes etmek üzereyken açıldı.
Uyku sersemi bir ses:
“Alo?”
“Merhaba Mert, ben Seda…” Sesimi sakin tutmaya çalıştım. “…Bir iyilik isteyecektim senden.”
Afallamış sesi biraz uzaklaşıp yakınlaştı. Telefonuna bakıyor gibiydi.
“Seda? Sen numaramı nereden buldun? Bekle… Bu Tarık’ın telefonu!”
Burnumu sessizce çektim. Tam konuşacakken sesi daha da panikledi.
“Ağlıyor musun? Ne oldu? Tarık’a mı bir şey oldu?”
“Yok, korkma. Tarık iyi. Sinirlerim biraz bozulduğu için ağlıyorum sadece. Tarık şu an benim evimde… ama gelip onu alır mısın? Kendisi biraz… baygın gibi.”
“Tabii. Adresi söyler misin?”
“Canlı konum atıyorum, daha rahat bulursun. Bu arada… zile bassan da açamam. Bahçede, üçüncü saksının altında bir anahtar var. Onunla eve girebilirsin.”
“Tamam, çıkıyorum şimdi.”
Telefonu hızlıca kapattım. WhatsApp’a girdim. Şanslıydım ki en üstte Mert’in sohbeti vardı. Açtım.
Ama ağlamaktan her şey buğuluydu. Yanlışlıkla konum yerine kamerayı açtım… ve fotoğraf çektim. Şu salak whatsApp ne diye sohbette saçma sapan değişiklik yapıp duruyordu.
“Off…”
Gözyaşlarımın yanına mide bulantısı da eklenmişti. Hemen resmi iki taraftan sildim. Zor da olsa konumu göndermeyi başardım.
Şu an yapabileceğim tek şey Mert’i beklemekti.
Odanın ışığı açıktı. Dışarıda hava aydınlandı mı, hâlâ gece miydi, anlayamıyordum. Zaten saati kontrol etmeye bile korkuyordum. Sadece boş boş tavana bakıyordum. Arada bir gözyaşlarımı siliyor, göğsüme oturan öküzü hafifletmek için derin nefesler alıyordum.
Ama nafileydi.
Bugün… bu korku ve panikle ölmediysem artık havada karada ölüm yok bana.
Kulağıma çalınan anahtar sesiyle kafamı biraz kaldırmaya çalıştım. Beceremedim.
“Tarık… Tarık…”
Elimle kafasına vurarak uyandırmaya çalıştım. Tek umudum… bizimkilerin olmamasıydı. Kapı açıldı. O an… tüm düşüncelerim lağımda kaçışan fareler gibi dağıldı. Yerini panik aldı.
Neyse ki Mert’in temkinli ama tok sesini duyunca rahatladım.
“Seda?”
“Buradayız!”
Ayak seslerinin yaklaştığını ve birden durduğunu duydum. Uzun süren sessizliği çatallaşmış sesim bozdu.
“Mert?”
“Ah… pardon.”
Mert, Tarık’ı yavaşça üzerimden kaldırdı. Onu yatağın kenarına attığı gibi ben de hızla ayağa kalktım. Göğsüme oturan öküz kalkmıştı ve yenidoğan bir bebeğin ilk nefesini alır gibi özgürleşmiştim.
Anın verdiği rahatlamayla gözyaşlarım yeniden boşaldı.
Burnumu çeke çeke konuşuyordum. Acınası bir hâldeydim.
“Çok teşekkür ederim. Seni aramak için telefonu arıyordum…”
Cümlemi tamamlamama izin vermeden elini sırtıma koydu.
“Şişt... tamam. Sorun yok. Ağlama artık.” Sırtımı sıvazladı. “Daha iyi misin?”
“Evet. Özür dilerim. Ne yapacağımı bilemedim. Tarık’la böyle yakalanmak… benim için hiç hoş olmazdı.”
“Kocan kaçta geliyor? Çıkarken görmesin bizi. Zor duruma düşmeni istemem.”
“Evli değilim. Kastettiğim annemle babam. Şu an ablamdalar ama sabah kaçta burada olurlar bilemiyorum.”
“Affedersin...”
Boğazımı temizleyip gözyaşlarımı sildim. Daha fazla alçalmamak adına konuyu toparlamak istedim.
“Sorun değil. Bu yaşananlar aramızda kalırsa çok sevinirim. Tarık’a bile… anlatmasan iyi olur. Zaten evlilik teklifi kötü geçmiş, üzerine böyle bir şey için de canını sıkmasın. Çok sarhoştu, hatırlayacağını da sanmıyorum. Anlaştık mı?”
“Gözlerin yaşlı bir şekilde konuyu kapatmamı söylemen biraz… ironik değil mi?”
Güldüm, o da güldü.
“Bugün başıma gelenler… pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Resmen ucuz bir İspanyol pembe dizisi gibiydi. Rüya olduğunu düşünüp sabah normale döneceğim.”
“Sen öyle diyorsan…”
Minnet dolu gözlerle ona baktım.
“Teşekkür ederim, gerçekten.”
Gülümseyerek başını eğdi.
“Asıl ben teşekkür ederim. Onu bu hâlde bırakmadığın için.”
Gülümserken omuz silktim hafifçe. Mert de yatağa doğru yürüyerek Tarık’ı kaldırdı. Sırtına attı ve odadan çıkıp çelik kapıya doğru yürüdü. Sessizce arkalarından onları takip ediyordum.
Kapı önündeki ayakkabıyı aldım, birlikte arabaya kadar ilerledik. O Tarık’ı yerleştirirken ben de arka koltuğa ayakkabılarını bıraktım.
“Sen artık içeri geç istersen.”
“Tekrar… teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Eve doğru yürüdüm. İçeriye girip odamın ışığını kapattım. Kendimi yatağa bıraktım.
O anda... arabanın motor sesi duyuldu.
Artık... rahat bir nefes alabilirdim.
ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ
İkinci bölüm hakkındaki fikirlerinizi çok merak ediyorum. Satır aralarında da lütfen bolca yorum yapın. Tarık ve Seda’yı nasıl buldunuz? ^_^
