3. bölüm / 6
Kayıt Dışı EvlilikBölüm 3
Bölümler 6Şu an: Bölüm 3
- 1 Bölüm 1637 kelime
- 2 Bölüm 26.038 kelime
- 3 Bölüm 34.045 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Bölüm 46.568 kelime
- 5 Bölüm 54.521 kelime
- 6 Bölüm 67.857 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sinek vızıltısını andıran, giderek yükselen bir telefon sesiyle uyandım. Gözlerim hâlâ tam açılmamıştı. El yordamıyla komodini yokladım ama elime gelen her şey telefon dışındaki ıvır zıvırlardı. Pes edip gözlerimi araladım. Sinirle telefonu bulup elime aldım.
Arayan annemdi.
“Alo!”
“Kuzum, uyandırdım mı?”
Esnerken sırt üstü yatağa uzandım. “Sorun değil, anne.”
“Ablanda kahvaltı yapacağız biz, gelecek misin?”
Yan döndüğümde burnuma keskin bir alkol kokusu çarptı. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Doğrulup bağdaş kurdum. O an ağzım açık, gözlerim büyümüş hâlde yatakta dona kaldım. Dağınık, kirli yatağım ve komodinin üzerindeki o yüzük kutusu… resmen bana el sallıyordu.
“Seda? Seda, sesim geliyor mu?”
Sakinleşip sesimi normale döndürmeye çalıştım.
“Ah, şimdi geliyor anne.”
“Gelecek misin ablana?”
“Şey… Anne, size afiyet olsun. Ben arkadaşıma söz vermiştim. Unutmuşum, şimdi aklıma geldi. Siz gelene kadar evden çıkmış olabilirim. Tamam mı? Acele etmeyin.”
“Kimle, nereye gideceksin?” Meraklı ve sorgulayıcı sesi kulağımı doldurdu.
“Tanımazsın sen yavrum.” Aklıma gelen ilk yalanı söyledim. “Ben şimdi bir duşa gireyim de hazırlanayım. Tamam mı?”
“İyi, görüşürüz.”
“Öptüm.”
Telefonu hızla kapatıp komodinin üzerindeki yüzük kutusuna uzandım. Evet. Dün gece yaşadığım her şey gerçekten gerçekti.
İçten içe, diş perisi gibi çalışan; bekâr kızların başına yüzük bırakan gizli bir “yüzük perisi” olsun istedim. Ne kadar saçma ve fantastik bir fikir olsa da… inanmak isterdim. Ama yatağın dağınıklığı, kutunun fiziksel varlığı ve üzerimde hâlâ dünün kıyafetlerinin olması… aksini söylüyordu.
Birine yardım eli uzatmak bu kadar stresli olmak zorunda mıydı? Kırk yılın başı iyi biri olayım dedim, başıma gelen şeylere bak!
Neyse… Bir yerden başlamam gerekiyordu. Annemler gelene kadar evi eski hâline getirmeliydim. Dışarı çıkacağım demiştim geç dönsünler diye ama bu yalan, elimde patlayabilirdi.
Yataktan çıktım. Daha ilk adımımda ayağıma sivri bir şey battı ve refleksle yatağın üstüne geri oturdum.
“Ah!”
Dudaklarımı büzdüm, kaşlarım gevşedi. Gözlerim sulandı. Hem acıdan hem de sinirden. Böyle çığlık atıp ağlamak istiyordum. Ayağımın altındaki nesneye baktım. Salak herif... Cüzdanını da burada unutmuştu.
“Bir yerlerden sen de mi çıkacaksın, Tarık?”
Söylene söylene cüzdanı yerden alıp komodinin üzerine bıraktım. Gözlerimle etrafı taradım. Tamam, daha fazla Tarık’a ait bir şey görünmüyordu. Zaten... adamın cüzdanı ve yüzüğü bende. Başka neyi kalmış olabilirdi ki?
Çarşafları hızla yataktan çıkartırken bir yandan da Tarık’a nasıl ulaşabileceğimi düşünüyordum. Dün gece Mert’i aramıştım ama Tarık’ın telefonundan. Şimdi nasıl ulaşacaktım? Aynı paradoksa yine mi girdim ben? Ne güzel(!)
Çarşafları makineye yerleştirirken kafamın üstünde bir ampul yandı. Cüzdan. İçinde iletişim bilgileri olabilirdi.
Ben cüzdanımı kaybedersem diye hep numaramın yazılı olduğu bir kâğıt bırakırım. Gerçi Tarık, bu kadar ileri görüşlü biri olmayabilir ama… denemeye değerdi.
Koşar adımlarla komodine yöneldim, cüzdanı aldım ve hemen kartlık kısmını karıştırmaya başladım. Kredi kartları, ehliyet, kimlik… Bir de dünkü organizatörlere ait olduğunu düşündüğüm kartvizit.
Hepsini çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Parmağımı üstteki kartlığın en dip köşesine soktuğumda, bir kâğıt dokusuna denk geldim. Zar zor çektim. Oraya o kadar sıkışmıştı ki... resmen cüzdanla bütünleşmişti.
Ama uğraşlarım karşılıksız kalmamıştı. Küçük, katlı beyaz kâğıdın üzerinde şunlar yazıyordu:
“Cüzdanın sahibi: Tarık Kaya. Telefon: 053x xxx xx xx – 053x xxx xx xx”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Kafamı yana yatırdım. Bu… Bu benim el yazımdı. Hatta benim el yazım olan numaranın üzeri çizilmiş, altına başka bir numara yazılmıştı.
Bu detaya şimdilik sadece hafifçe şaşırmakla yetindim. Daha acil işlerim vardı.
Telefonumu elime alıp numarayı tuşladım. Uzunca bir süre çaldı.
Pes edip kapatacakken uykulu bir erkek sesi konuştu:
“Alo!”
“Merhaba, müsait misin? Ben…”
Cümlem bitmeden… telefon yüzüme kapandı. Havalanan kaşlarım ve yarı açık ağzımla ekrana öylece baktım. Az önce -hiçbir günahım yokken- Telekom’un otomatik çağrı merkezi gibi davranıldı bana. İkide bir arayıp rahatsızlık veren müşteri temsilcisi muamelesi görmüştüm.
Yabaniliğinden bir şey kaybetmemiş olması gerçekten… hiç ama hiç şaşırtmadı beni.
Yine de… İyi düşünmek ve yaptığım iyiliğin cezasını çekmek adına kendimi telkin ettim. Saat sabah sekizdi. Belki eli yanlışlıkla değdi. Belki hâlâ uykudaydı ve refleksle kapattı. Kısacası bir mesaj daha atacaktım. Eğer dönüş yapmazsa, yüzükle cüzdanı karakola götürüp sahilde bulduğumu söyleyecektim.
Aslında… Başında bunu yapmalıydım ya. Neyse.
Telefonu elime alıp yazmaya başladım:
‘Selam, ben Seda. Erken saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm. Cüzdanını ve yüzük kutunu bende unutmuşsun. Gün içinde bana dönersen sevinirim.’
Medeni insanların kelimelerini kullanmıştım. Umarım Tarık anlardı. Gönder’e bastım. Bir dakika bile geçmeden telefonum çaldı.
“Alo?”
“Affedersin, sen olduğunu anlayamadım.” Sesi hâlâ uykuluydu ama bu kez daha tok geliyordu.
“Önemli değil. Uyuduğunu tahmin etmeliydim. Düşüncesizlik edip bu saatte aradım.”
“İyi yaptın.” Bu, düşünülmeden verilmiş bir cevaptı.
Sustu.
Cümlesine devam etmedi. Ben de ne söyleyeceğimi bilemeyince doğrudan konuya girdim:
“Kaçta, nerede buluşalım? Eşyalarını vereyim.”
“Şey... Hâlâ kafamı toparlayamadım. Bir dakika izin verir misin?”
“Tabii.”
Telefonu kulağından uzaklaştırmış olmalıydı; belli belirsiz sesler geliyordu. Konuşma sesleriydi ama ne söylediklerini anlayamıyordum.
“Alo, hâlâ orada mısın?”
Gözlerimi devirdim. “Evet.” Keşke hiç burada olmasaydım. Ama buradaydım.
“Kahvaltı yaptın mı?”
“Yok. Ama sen yapacaksan beklerim, saatin önemi yok.”
“Tamam, o zaman ben şimdi duşa gireceğim. Sonra seninle Karanfil Otel’de buluşalım. Oteli biliyor musun?”
“Biliyorum da…” Sanırım sadece mimiklerimi değil, ses tonumu da ayarlayamıyordum. Lafımı hızlıca ve hafif panikle kesti.
“Yanlış anlama, ben buraları pek bilmiyorum. Kaldığım otelde beraber kahvaltı ederiz diye düşündüm. Olur mu? Belki Mert de katılır bize.”
“Tamam o zaman. Bir buçuk saate orada olurum.”
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Sesindeki tereddütten belliydi, hiçbir şey hatırlamıyordu. Açıkçası bu durum beni keyiflendirmişti. Eğer o eski ve tanıdığım Tarık’sa, şu an içi içini yiyordu: neden cüzdanı ve yüzüğü bende diye. Hatta Mert’i olaya dâhil etme sebebi bile, “içten içe bir bok yediysem yanımda yandaşım olsun” motivasyonuydu. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Dün benim yaşadığım anksiyete krizini şimdi onun çektiğini bilmek o kadar iyi hissettirdi ki… Ah, eski samimiyetimiz olsa elimden kurtulamazdı. Onu keyifle zorbalar, çirkin şakalar yapardım.
Ama artık iki yetişkin ve birbirini tanımayan insanlardık. Şu an yapabileceğim tek şey kalkıp duş almak ve hazırlanmak olmalıydı.
Son kez çantamın içindeki yüzüğü ve cüzdanı kontrol ettim. Her şeyini verecek ve mümkünse bir daha iletişim kurmayacaktım kendisiyle. Fermuarı çekerken etrafa tekrar minik bir bakış attım. Eşyalar yanımdaydı, ev topluydu. Annemler gelmeden artık çıkmalıydım.
Ev kapısını iki tur kilitledikten sonra, dün gece Mert’in aldığı anahtarı başka bir saksının altına koydum. İfşa olmuştu, görev yeri değişmeliydi. Bizimkilere de unutmadan saksıyı değiştirdiğimi söylemeliydim. Küçük çaplı bir anahtar kaosunu bile kaldıracak hâlim yoktu artık. Dün gece on yıllık kaos kotamı doldurmuş sayılırdım. Çantamdaki telefonu çıkartacakken bahçe kapısının önünde yavaşça duran araba tüm dikkatimi dağıttı. Kaşlarım hafifçe çatılırken, aşağı inen camıyla beraber gördüğüm kişi yüzümde gülümseme yarattı.
“Musa!” Sesimdeki şaşkınlığı gizlemedim.
O da gülümsüyordu. “Seda!”
Kemerini çözüp kapıyı açacakken ben yaklaşıp camın olduğu yere elimi koydum. Gözleri önce elime, sonra yüzüme kaydı; belli belirsiz bir şaşkınlıkla kafasını yana yatırdı. Çocukken de bir şeyi anlamadığında böyle yapardı.
Gülümsemem artarken, “Hiç inip zahmet etme, bir yere yetişmeliyim.” dedim.
“Ben bırakayım.”
“Zahmet olmasın, gerek yok.”
“Seda, yıllardır görüşmüyoruz. Sohbet etmeye bahane arıyor olabilirim. Nereye gideceksin?”
Açıksözlülüğüne şaşırarak, “Karanfil Otel.” dedim.
Gülümsemesi genişledi. “Harika, ben de oraya gidiyorum. Atla hadi.”
İkiletmeden pıtı pıtı arabanın önünden dolanıp sağ koltuğa oturdum. Üzerimdeki bakışları görmezden gelip kemerimi bağladım.
“Senin ne işin var orada?”
“Ben arkadaşımla buluşacağım da, asıl senin ne işin var?”
“Almam gereken birkaç eşyam var, onlar için gidiyorum.”
“Taşındınız mı buradan?”
“Yok, hâlâ aynı yerdeyiz.”
“E o zaman? Otelde ne işin va…” Lafımı bitirmeden aydınlandım ama artık her şey için çok geçti. Sevgilisiyle ya da eşiyle gelmiş olabilirdi. Gerçi evlense haberim olurdu. Şu an fazla özeline giriyor olabilirdim. Boğazımı temizledim, sanki hiçbir şey olmamış gibi: “Neyse ne, işte sayende…” Saatime baktım. “Yarım saat erken gitmiş olacağım.”
Eğlendiğini belli ederek gülümsedi. “İki sene önce ortak girdim otele. Geçen sene de diğer yarısını aldım. Yani…” İmalı bir şekilde gözlerime baktı. “İş yerime gidiyorum. Otele(!) değil.”
“Bilseydim bir hayırlı olsun hediyesiyle gelirdim.”
Arabayı park ederken bana döndü.
“Şimdi bir kahve içer, ödeşiriz o zaman.”
“Ben daha buralardayım ama bugün birine sözüm var. Başka zaman…”
“Yarım saat erken geldiğini söyledin. Hem bu, seni buraya getirdiğim için teşekkür kahven olsun. Otel hayırlı olsunu için başka zaman buluşuruz.”
Saate baktım. Bir kahvelik vaktim vardı. Hem Tarık çok dakik biri değildi. Arabadan inip Musa’yı takip ederken takım elbiseli biri yanımıza geldi.
“Seda Hanım'la küçük bir randevum var. Bir saate yanınıza uğrayacağım.”
“Tabii efendim, arkadaşları yönlendiriyorum.”
Başıyla onayladıktan sonra elini belli belirsiz sırtıma koyup beni sağa yönlendirdi.
“Burası daha kestirme.”
“Ah, tamam.”
Yeşilliklerle çevrili, oldukça dar bir yolda önde olmanın verdiği gerginlikle yürüyordum. Arkamda ise son derece özgüvenli bir adam vardı. Yol çimen, ağaçlık ve sarmaşıklıktı. Bir dakikadan kısa bir sürede geniş ve yaz gibi hissettiren bir bahçeye çıktık. Taş yollar, mermer heykeller, süs havuzu… Gözüme çarpmayan ama var olan bir sürü güzel detay. Her şey o kadar yerli yerindeydi ki insan daha bakarken bile kendini güvende hissediyordu.
“Çok güzel.”
Keyifle gülümsedi. “Beğenmene çok sevindim.”
Süs havuzunun yanındaki masanın sandalyesini oturmam için çekti.
“Teşekkür ederim.”
Karşıma otururken hızlıca bir garson yanımıza geldi.
“Hoş geldiniz efendim, ne alırdınız?”
Ben süs havuzunun mermer lotus detaylarını incelerken Musa tereddütle, “İki sade Türk kahvesi?” dedi. Ona dönüp başımla onayladım.
Daha fazla görgüsüz gibi görünmemek için dikkatimi ona yönelttim.
“Açıkçası ben sana değil de sen bana teşekkür ediyormuşsun gibi. Bu durumda yine borçlu çıkan ben olacakmışım gibi hissediyorum. Kahvelerin parasını öderim, şimdiden haberin olsun.”
Kahve servisimiz hızlıca gerçekleşirken Musa biraz öne doğru eğildi.
“O zaman bunlar benden olsun. Sen bana Necmi Baba’nın Yeri’nde bir akşam yemeği ısmarla. Hem uzun süredir görüşmüyoruz, konuşacak çok şey vardır.”
Fikir hoşuma gitti.
“Tamam, o zaman öyle yapalım. Eğer orada da böyle hesabı ödetmemek için bir şeyler uydurursan seni rezil ederim tüm mahalleye. Bilirsin çirkef yanımı.”
“Bilmem mi!” İma dolu sesine ve bakışlarına karşılık abartılı bir göz devirdim.
İkimiz de dayanamayıp kahkaha atarken bir erkek sesi böldü gülüşmemizi.
“Pardon!”
“Ah, Tarık…”
Refleksle ayağa kalkmış, neredeyse Tarık’ı öpecek kadar yaklaşmıştım ama son anda o samimiyette olmadığımızı hatırlayarak Musa’ya döndüm.
“Ne çabuk geçti yarım saat.” diyerek beklediğim arkadaşımın geldiğini ima ettim Musa’ya.
Tarık, Musa’dan çektiği bakışlarını bana çevirirken, “Ben biraz erken indim. Rahatsız etmiyorum, değil mi?” dedi.
Benim yerime Musa konuştu. Kahve emrivakisinden sonra dikkatimi çeken ikinci hareketiydi. Demek, zaman insanları gerçekten değiştiriyordu.
“Yok, hayır. Ben kalkıyordum zaten. Bu akşam gelir alırım seni o zaman.”
“Ararım ben seni, öyle belirleriz günü. Akşam annemler benim adıma plan yapmışsa seni ekmiş gibi olmayayım, tamam mı?”
Musa, “Tamam o zaman,” derken belimle sırtım arasına elini koyup beni hafifçe kendine çekti, yanağımdan öptü.
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Musa giderken ayakta dikilen Tarık’a döndüm.
“Kusura bakma Tarık, otur lütfen.”
Tarık sessizce ve rahatsızlığını belli ede ede Musa’nın kalktığı yere oturdu. Bakışları hâlâ bizden uzaklaşan Musa’nın sırtına kitlenmiş hâldeydi.
“Planın olduğunu söyleseydin, başka bir gün ayarlardık.”
“Yok, yanlış anladın. Şans eseri evden çıkınca gördüm Musa’yı. Kendisi buranın sahibi. Hazır buraya geliyorken seni de bırakayım deyince işime geldi benim de.”
“Desene erkek arkadaşının otelinde kalmışız. Pardon, bakar mısınız?” Bana laf sokarken garsona seslendi. “Bir şeyler yersin, değil mi?”
“Yok…”
Üst perdedeki tavrı birden yumuşadı.
“Dün hakkında özür mahiyetinde düşün, bu kahvaltıyı reddetme lütfen.”
İsteksiz bir şekilde kabul ettim. Amacım kahvaltıyı reddetmek değildi zaten; sadece Musa’nın çocukluk arkadaşım olduğunu söyleyecektim. Gerçi bir önemi yoktu. Ne düşünüyorsa düşünsün, sinirimi bozmadığı sürece sorun değildi. Hem beni asıl meraklandıran, dün hakkında kafasında neler döndüğüydü. Şu an gayet aklı başındaydı ve düzgün iletişim kurabileceğim biri gibi duruyordu. Bir şans verebilirdim. Sonuçta bu ilk ve son kahvaltımızdı. Dün özür gibi bir şey de dilemişti.
Kahvaltı tabaklarımız önümüze gelene kadar ikimizden de çıt çıkmadı. Tarık’ın konuya nasıl gireceğini bilmediğine adım kadar emindim. Bu durum yüzünden kıvranmasını yeterince izlemiştim. Yeterince de keyif almıştım; bu, az önceki üst perde tavrını nötrlemişti.
Tabaklar masaya bırakılırken çantamdan cüzdanı ve kutuyu çıkardım. O, salatalığı ağzına götürmekle meşgulken ben eşyalarını tabağının yanına bıraktım.
“Bunları vermek için buluşmuştuk, unutmadan vereyim.”
Gözleri önce masaya bıraktıklarıma, sonra gözlerime kaydı.
“Ah, teşekkürler.”
Kaşlarımı kaldırmamak için direndim. Bu çocuk lisede bu kadar teşekkür etmezdi. Gerçi o dönemlerde “teşekkür”ün ne demek olduğunu bildiğinden bile emin değildim, ya neyse. Tahminimce onu o kız değiştirmişti. Keşke evlenselerdi. Karakter gelişimi açısından pozitif bir etkisi olduğu açıktı.
“Rica ederim. Cüzdanın içindeki kâğıttaki ilk numarayı aradım, kimse açmayınca ikinci numarayı denedim. Sanırım ilk numara lise yıllarında kullandığın numaraydı. İkincisi iş hattın mı?”
İlk numarayı aslında aramamıştım. Sadece benim el yazım olan numarayı fark ettiğimi bilsin istiyordum.
Gözlerinde anlık bir endişe gördüm ama hemen soldu. Anladığımı mı anlamıştı? Gerçi böyle karmaşık şeyleri fark edeceğine dair pek umudum da yoktu.
“Evet, lise dönemimdeki numaramdı ama değiştirdim. İş hattım başka, bu kişisel telefonum.”
“Üzerini karalasaydın keşke, karışıklık çıkabilir.”
“Sanmam, ilk defa cüzdanımı bir yerde unutuyorum. Bir daha da olmaz zaten. Kâğıdı geri koydun, değil mi?”
“Ah, evet evet. Kontrol edebilirsin. Belki kartlarını yanlış dizmiş olabilirim ama para olan yere dokunmadım bile.”
Elindeki çatalı bıraktı. Vücudu kaskatı kesilirken bakışlarındaki panik yüzümde bir tebessüm oluşturdu. Demek ki değişmeyen şeyler de vardı.
“Yanlış anladın, onu kastetmek istemedim. Lisedeyken sen çok derdin, ‘Cüzdanında olsun bir tane bilgilerinin olduğu kâğıt,’ diye.”
Burukça gülümsedim.
“Yok canım, yanlış anlamadım. Sorun yok. Kişisel eşyan sonuçta. Bu arada yüzük de kutunun içinde, kontrol edebilirsin.”
“Seda!”
Yakarışı andıran seslenişiyle kahkahama engel olamadım. O da kahkahamdan cesaret almış gibi omuzlarını gevşetip gülmeye başladı.
“Tarık, aşırı gergin duruyorsun, saçmalama lütfen. Kendimi seni rehin tutuyormuş gibi hissediyorum. Böyle gergin gergin kahvaltı yaparsak yediklerimi sindiremeyeceğim.”
“Özür dilerim. Dünkü saçmalığımı hayal meyal hatırlıyorum ve yüzüne bakamıyorum. Yıllar sonra karşılaştık ama ben seni gerçekten zor bir duruma soktum.”
Umursamaz görünmeye çalışarak bir köz zeytin attım ağzıma. Sanki dün anksiyete krizi geçirip ağlamamış gibi davranıyordum.
“Önemli değildi ya. Zor bir gece geçiriyordun; şansına eski bir dost yardımcı oldu gibi düşünebilirsin.”
Sadece “Sağ ol,” dedi ve kahvaltısına döndü. Sanırım o kadar da törpülenmemişti. Gerçi ne diyecekti, yüzüğü çıkarıp bana takacak hâli yoktu ya.
Yer bulamamış da aynı masayı paylaşmak zorunda kalmış iki yabancı gibi sessizce önümüzdeki tabaktan bir şeyler yiyor, arada birbirimize kaçamak bakışlar atıyorduk. O mahcup duruyor, ben ise rahatsız olduğumu belli etmemeye çalışıyordum.
Hem Musa bu otel konusunda gerçekten başarılı bir iş çıkarmıştı. Ettiğim en lezzetli kahvaltılardan biriydi gerçekten. Tabii Tarık olmasaydı daha rahat ve keyifli geçerdi ama hiçbir şey fazla gelmiyor, israf olmuyor; az da gelip aç bırakmıyordu, tam kıvamındaydı. Sonrasında istenilen bir kahvenin ikram olması da gerçekten hoş bir ayrıntıydı. Türk kahvesi içtiğim için bu sefer buzlu bir americano rica ettim. Tarık ise Türk kahvesi istedi.
Sessizlikten içim bayılmıştı. Birimizden birinin ya kalkıp gitmesi ya da sohbet açması gerekiyordu. Bunların hiçbirini Tarık yapmadığına göre iş yine başa düşmüştü.
Kahveyi evde de içebilirdim aslında. Son dakika pişmanlıklarından gerçekten sıkılmıştım artık. Boğazımı temizleyip dikkatini üzerime çektim.
“Mert’i göremedim. Benim için ona teşekkür eder misin?”
“Sabah sen aradığında odamda gömleğimi çalarken yakaladım. İşi olduğunu söyleyip gitti. Ama sana selam söylememi istedi. Sen neden teşekkür ediyorsun?”
“Dün seni gelip aldı ve son dakika biraz sakinleşmeme yardımcı oldu.”
“Seni zor duruma sokacak bir şey yapmadım, değil mi?”
“Yok canım. Sadece aile baskısından kaçmaya çalışırken 1.80 küsür boylarındaki sarhoş bir adama, ben de alkollüyken göz kulak olmaya çalıştım. Yani normal(!) bir gündü.”
Burukça gülümsedi.
“O adamın da o hâlde olmasının nedeni aile baskısıydı, inan bana.”
Meraklı görünmemeye çalıştım ama içten içe beni kemiren şeyi sormak istiyordum. Kahvemden bir yudum aldım.
“Tarık, özel değilse, hazırlıklar falan çok hoştu gerçekten. Peki, sonuç neden olumsuz oldu?”
Derin bir nefes aldı. “Beni anlayabileceğini, yargılamadan anlayabileceğini düşünüyorum.”
Masanın üzerindeki eline hafifçe pat pat yaptım.
“Tabii ki.”
Kendime bile samimi gelmemişken Tarık’a nasıl gelecektim? Neyse ki ellerime bakıp gülümsedi.
“Aslında ailemin zoruyla tanıştığım birisiydi. Görücü usulü işte. Evlilik yoluna da öyle girdim. ‘İşin gücün var artık, yuvan da olsun,’ diyerek annem benim için ‘doğru’ birini bulmuştu. Sanırım kız da benden pek hoşlanmadı. Gerçi ben eski erkek arkadaşına döndüğünü düşünüyorum. Benden önce uzun bir ilişkisi varmış, ailesinin ısrarları yüzünden benimle konuşmaya başlamış. Ben de aceleci davranıp ikinci ayımızda evlilik teklifi ettim.”
İçeceği zor yuttum.
“Ne? Çok geç olmamış mı sence de? Keşke elini daha hızlı tutsaydın.”
Güldü.
“O yüzden mi kaçtı gitti, sence?”
Omuz silktim.
“Açıkçası bilemiyorum. Şu sıralar aynı baskı bana da yapılıyor, o yüzden ben kabul edebilirdim. Ama kız ikimizden daha mantıklı biriymiş.”
Göz göze gelince güldük.
“Sıkma canını, en azından bir erkek arkadaşın var. Yakında teklif eder. Bu sayede baskı da kaybolur. Gerçi çocuk yap demeye başlarlar.”
“Aslında Musa benim sevgilim değil. Beş on yıldır görüşmediğim bir arkadaşım sadece. O yüzden baskım devam ediyor.”
“Öyle mi? Biz de on iki yıldır görüşmüyoruz ama el ele bile tokuşmadık. Adam seni bayağı samimi öptü.”
“Üzülme Tarık, sen de dün gece direkt üzerimde uyudun. O da onu yapmadı.”
Bakışlarını kaçırdı. Konuyu değiştirdi.
“O zaman yalnızsın.”
Ona ayak uydurdum.
“Kendimi bildim bileli. Hatta teyzem boyuma uyacak bir kavanoz aramaya başladı bile.”
“Benim için de bakabilir mi?”
Dudağımı büzdüm.
“Hımm, senin için çok zor olacak ama söylerim.”
Kahkahalarımız tekrar yükselirken telefonuma mesaj geldi.
“Affedersin Tarık,” diyerek telefonuma uzandım.
“Önemli değil, devam et.”
Ablamdı. Teyzemin bana gizliden gizliye, hem de hepimizin tanıdığı biriyle görücü usulü randevu ayarladığını ve adamı görünce direkt kabul edeceğime dair yemin bile ettiğinin özetini geçti. Derin bir iç çekip mesaj yazmaya başladım. Gerçekten yorulmuştum artık.
Gönderen: Ablam
“Çok koca meraklısıysa kendisi evlensin.”
Bu kadının derdi neydi? Başında onca dert varken takmıştı benim evliliğime. Hayır, "yuva yapan cennetlik" lafını fazla ciddiye alıyordu sanırım. Tek derdi benimle cenneti garantilemekse eğer, işi cidden zordu.
Ablamın küçük bir "Ayıp, o senin teyzen." azarına güldüğü mesaja ben de güldüm.
Gönderilen: Ablam
“Teyzem ve anneme inat, bugün birini size damat diye getirebilseydim keşke.”
Telefonu masanın üzerine koydum. O sırada ekrana yeni bir bildirim düştü.
Gönderen: Ablam
“Gülüp ediyoruz ama iş ciddi. Kim olduğunu bana söylemiyorlar ama annem bu çocuk konusunda net. Kurtuluşun yok gibi. Şimdiden damadım demeye başladı. ‘Seda’nın bu çocukla evlenmekten başka çaresi yok,’ diyordu teyzeme.”
Şu an yok olmak istiyordum. Dünyadan, evrenden... Teyzemi boş verirdim de annem çok inatçıydı. "Kötüsü olmaz." dedikçe daha kötüsü geliyordu başıma. Saçımı başımı sinirden yolmak istiyordum ama dışarıdayken ve karşımda bir tanıdık varken maksimum elimle alnımı ovalayıp ofladım.
Biraz meraklı ve endişeli sesiyle dikkatimi çekti.
“Sorun nedir?”
Tarık’ı süzdüm. Şu anki hâlime anlam veremeyen kahverengi gözleri, sağ gözünün altındaki küçük beni, bugün tıraş olmadığını belli eden yeni yeni çıkmaya başlamış sakalları... Tenine ve ona yakışmış siyah polo yaka tişörtü... Tarık yakışıklıydı. İş telefonum var dediğine ve bu otelde kalabildiğine göre işi gücü de vardı. Hem bekârdı ve birbirimizi de tanıyorduk. Tamam, lise bittikten sonra bana yaptığını düşünürsek birbirimizden çok haz etmiyorduk ama bu tolere edilebilirdi, değil mi? Tanıdığım biri, yedi kat elden iyi sayılmaz mıydı?
Düşüncelerim arasında gözlerim dudaklarına kaydı. Adımı söylüyordu.
“Seda! Seda, iyi misin?”
“Benimle evlenir misin?”
Meraklı yüzü tamamen şaşkınlığa büründü.
“Ne?”
Derin bir nefes alırken ellerimle yüzümü ovuşturdum.
“Çok yoruldum. İş yerinde ayrı, evde ayrı... Herkes takmış durumda. Sen ve Mert bile ‘Kocan görmesin, kocan şöyle, kocan böyle.’ diye tutturdunuz. Şimdi zorla görücü usulü randevu ayarlamışlar. Sen de tanımadığın bir kıza iki ayda teklif edecek kadar bunalmışsın. Benimle evlen.”
Küçük bir çocuğun annesinden şımarıkça şeker ister gibi adamın benimle evlenmesini istiyordum. Gülmekle yetindi. Gözleri yüzümde dolaşıp ciddiyetimin farkına varınca gülümsemesi kayboldu.
“Sen beni pek sevmezsin ki.”
“E, sen de beni sevmiyorsun. Ama birbirimizi tanıyoruz. Lisedeyken bana söz verdin. Hem de kız arkadaşın olduğu hâlde bunun sözünü verdin bana. ‘Otuzlarımızda bekârsak evlenelim,’ dedik.”
İstesem bile daha fazla rezil olamazdım artık.
Sırada defterime bir şeyler karalarken arka sırada arkadaşlarıyla oturan Tarık bana seslendi. Dönüp baktığımda beklemediğim bir şey söyledi:
“Eğer kocan olacak adam fakir olsaydı, yine de onunla evlenir miydin?”
Gülüp bozuntuya vermedim. Madem böyle saçma bir soru yöneltiyordu, ben de eğlenebilirdim.
“Ben seninle kuru ekmeğe bile razıyım,” diyerek göz kırptım. Diğer çocuklar "Ooo!" çekerken Tarık önce şaşırmış, sonra gülmüştü.
Önüme döndüğümde Cahit, “Seda hep vefakâr bir kızdı,” dediğinde kendimi tutamayıp kahkahamı patlatmıştım.
İki ders sonra Tarık yanıma geldiğinde, Google'dan bulduğum bir yüzük fotoğrafını gösterip, “Bu tarz yüzükler daha çok hoşuma gidiyor,” dediğim an yüzündeki gerginliği ve rahatsız olmuşluğu gördüm.
“Seda, şakaydı. Ciddiye alma oğlum.”
Kafasına vurdum.
“Sence alır mıyım? Ne zaman bunun saçma bir şaka olduğunu anlarsın diye uğraşıyorum. Sınıftaki çocuklarla beni katarak saçma sapan sohbet etme.”
Uzun bir süre durdu. Sonra birden aptallığını gözler önüne seren cümleler döküldü dudaklarından:
“Eğer otuzlarımızda hâlâ bekârsak ve görüşüyorsak, biz evlenelim mi? Birbirimizi de tanıyoruz. Önceden rezerve etmek gibi düşün.”
Göz devirdim.
“Tarık, salak salak davranma. Git.”
“Ciddiyim bak. Söz ver.”
“Benim başka birine sözüm var.”
“Nasıl kızım, saçmalama. Kime?”
“İlkokuldan biri.”
“O sayılmaz.”
“Niye?”
Kem küm etti.
“İlkokulda evliliğin ne olduğunu bile bilmiyorsun. Öpüşünce çocuk oluyor sanacak zekâdasın.”
Sinirlenip yakasını tutup kendime çektim.
“Şimdi kabul edersem birbirimizi rezerve mi edeceğiz?”
Kafasıyla onayladı.
“Tamam, kabul. Ama sakın unutma; eğer gerçekten ihtiyacım olursa böyle bir şeye, yakana böyle yapışırım.”
Sırıttı, yanağımdan öptü, sonra sigara içmeye tuvalete gitti. Gevşek herif.
Gözleri yüzümde dolaşırken söylediklerimin ne kadar utanç verici ve fevri olduğunu yeni yeni fark ediyordum. Bakışlarımı kaçırıp gerginliğimi belli etmemek için yalandan gülmeye başladım.
İki seçenek vardı: Ya beni deli sanacaktı ya da şaka yaptığımı düşünecekti. Her türlü, koca delisi gibi görünmekten iyiydi.
“Aslında... mantıklı gibi.”
Kahkaham daha başındayken duyduğum şeyle donup kaldım. Şimdi o mu şaka yapıyordu, yoksa deli miydi?
“Ne?”
Yüzünde alaycı, o lisede görmeye alışık olduğum Tarık ifadesi vardı.
“Ne ne?” Kahvesine uzanıp bir yudum aldı. “Teklif eden sendin, niye bu kadar şaşırdın?”
“Teklif ettim ama evlilik biraz abartı olur. Değil mi?” Bakışlarımla yüzünü taradım. Onaylamasını bekledim ama tepkisizce yüzüme bakmaya devam etti. “Yani sevgiliymiş numarası yapıp görücüleri şimdilik hayatımızdan çıkartabiliriz. En kötü ailelerle tanışırız inandırıcılık açısından. Ama hayatımıza gerçekten birileri girerse hemen bitiririz oyunu.”
Ben niye birden böyle olmuştum ki? Tarık’ın yanında kendimi saçma bir duruma sokup salakça davranıyordum. O ise neden bunları ciddiyetle dinliyordu? Biz iki aptal ne yapıyorduk?
Ciddiyetini koruyarak konuştu.
“Sevgili olalım diyorsun yani?”
Hızlıca kendimi açıklamaya başladım. “Numaradan. İnsanlar bizi öyle sansın diyorum. Senin ailenle de tanışırım. Seninkileri de oyalamış oluruz, benimkileri de. En azından birkaç ay kafa dinleriz.”
“E, peki. Hoşlanmadığın bir adamla takılmak seni rahatsız etmeyecek mi sırf aileni susturmak için? Sonra sen de kaçma.”
Son cümlesinden sonra duyduğum gerginlik yerini empatiye bıraktı. Başta şımarıkça, hatta aptalca bir çıkış yapmıştım ama ikimiz de aile baskısından kurtulacak, daha fazla tuhaf insanla muhatap olup gururumuzu incitmeyecektik. Tarık’la birbirimizin ergenliğine — yani son anımızı saymazsak — en rezil anlarımıza tanıklık etmiştik. Bunu, birbirine iyilik yapan iki eski arkadaş gibi düşünebilirdik. Ne benim annem ya da teyzemin zoruyla buluşmaya çıktığım tuhaf adamlar gibi rahatsız ederdi beni Tarık ne de ben onu o geceki kız gibi yarı yolda bırakırdım. Zor olsa da bir şekilde birbirimizle iletişim kurabilir, en azından birbirimize açık sözlü olabilirdik. Kendimiz olabilirdik.
İçimde birbirine dolanmış bu sarmaşığı Tarık’a nasıl anlatmam gerektiğini bilmiyordum. Sanırım sadece kendim olacaktım ve Tarık’a saygı duyacaktım.
Elimi elinin üzerine koydum. Bakışları yumuşadı.
“Senin için de geçerli değil mi bu durum? Hoşlanmadığın, belki de nefret ettiğin bir kadınla vakit geçirmek seni rahatsız etmeyecek mi? Bunun iyi yanı, birbirimize bir şey hissetmiyor oluşumuz.” Ortamın ciddiyeti altında daha fazla boğulmak istemedim. “Hem gerçekçi olalım, görüntün gayet iyi. Sadece karakterini biraz törpülemeliyiz, eğer hâlâ lisedeki gibiyse.”
Elini ters çevirerek elimi nazikçe tuttu. Gözlerimin içine bakıyordu.
“Senden nefret etmiyorum.”
Bir yutkunma isteği gelmişti ama kendimi tuttum. Aman Allah’ım, bunu derken ses tonu çok... şeydi işte. Çekici!
Kaşları havalanırken dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı.
“Hem bence sen lisedeki gibiysen karakter olarak törpülenmeye ihtiyacın var.”
Histerik bir şekilde güldüm.
“Öyle diyorsan...”
“Ne?”
“Arkadaşlığımızın neden bittiğini hatırlarsan mağdur olan bendim. Beyefendi, erkeklik gururuna yediremediği bir cümle duydu diye bana bağırmış, üzerine bir de beni engellemişti.”
Yüzü düştü.
“Yeri geldiğinde çok ağır konuşabiliyorsun. Ergen olsan da.”
“Haklısın, olgunca engeli basmalıydım. Hata bende. Ya da belki de bırakıp gitmeliydim. Böyle şeyleri daha normal karşılıyorsun.”
Derin bir nefes aldı.
“Ailenle ne zaman tanışırız?”
“Ne?”
“Ailenle ne zaman tanışırız? İstesek de bizden olmaz zaten, baksana hemen kavgaya başladık. En azından bu zıtlaşmalar ayrıldığımıza inanmalarını sağlar.”
Tuttuğu elimi çekip ayağa kalktım. Yanına gidip onu ayağa kaldırdım ve şaşkın bakışlarına aldırmadan sarıldım.
“Bu iş birliği sayesinde sana olan sinir ve kırgınlığım biraz azaldı. Sevgilim olduğumuz süre boyunca bu karardan pişman olmaman için özen göstereceğim, söz.”
O öylece dikilirken sandalyeme yönelip çantamı aldım.
“Nereye?”
“Eve!”
“Biraz daha detaylı konuşsaydık. Sonuçta on iki yıldır görüşmüyoruz.”
“Zevklerinde bir değişim oldu mu?”
Dudak büktü.
“Bilmem.”
“Hâlâ en sevdiğin yemek mantı, en sevdiğin film Fight Club ve en sevdiğin renk yeşil ama erkeksi gözükmediği için siyah diyorsan, benim için bu bilgiler yeterli. Diğerleri de aynıdır.”
Şaşkınca bana bakıyordu.
“Evet ama...”
Yanına gidip elimi omzuna koydum. Üstten bir tavırla bakıyordum ona.
“Sen hayatındaki tek gerçek dostunu kaybettiğinin aydınlanmasını yaşa, ben yeni sevgilimin tadını çıkartayım. Benim hakkımda bilmen gereken bir şey yok. Hangi erkek zaten sevgilisinin hobileriyle ilgileniyor ki? Hadi, görüşürüz.”
Arkamda şaşkınlık deresine attığım bir odun bırakmıştım, kendim ise kafa dinleme deresine doğru yüzüyordum. Yüzümdeki kocaman gülümsemeye mani olamadım. Şimdi beni o görücü usulü damatlarıyla (!) tanıştırsınlar bakalım.
ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ
Musa’nın girişi hikayeyi nasıl etkileyecek acaba? Siz neler düşünüyorsunuz? 🤔
Yaz dizisi tadında yazmaya çalıştığım bu tatlı hikaye hoşunuza gidiyor mu? Yorumlarınızı ve beğenilerinizi eksik etmeyin lütfen. Keyifli okumalar! ❤️
