4. bölüm / 6
Kayıt Dışı EvlilikBölüm 4
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 1637 kelime
- 2 Bölüm 26.038 kelime
- 3 Bölüm 34.045 kelime
- 4 Bölüm 46.568 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 54.521 kelime
- 6 Bölüm 67.857 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Ben geldim!”
Kapıyı kapattım. Ses seda yoktu; demek ki annemler hâlâ eve gelmemişlerdi. Odama geçip hızlıca üzerimi değiştirdim. Yorucu bir sabaha başlamış olmam yetmiyormuş gibi, şimdi daha yorucu günler beni bekliyordu.
Kendimi sırt üstü yatağa bıraktım. Temiz nevresim takımının verdiği mutluluğu veremeyen insanlar vardı. Soluma dönüp diğer yastığı kucakladığımda, belli belirsiz bir erkek parfümünün kokusu burnuma geldi. Tarık’ın mıydı, deterjan mıydı? Yastığı biraz daha yüzüme yaklaştırıp kokladım. Hafif baharatlı ve odunsu bir kokuydu. Temizdi; yapay değildi.
“Ne yaptığını sorabilir miyim?”
Ablamın sesi gibi bakışları da ne yaptığımı sorgularcasınaydı. Yastığı kucağıma alırken doğruldum.
“Kendimi boğmaya çalışıyorum. Annem ille de bu evden beyazlar içinde çıkmamı istiyor ya. Gelinlik yerine diğer seçenek, ona sunabileceğim tek beyazlık.”
Kulağını çekip havaya öpücük attıktan sonra dişine üç kere vururken yanıma geldi.
“Allah korusun, salak salak konuşma.”
“Ne? Yalan mı? Taktılar abla kardeş bana.”
“O zaman teyzemin de şu an burada olduğunu söylesem?”
Gözlerimi devirip kendimi yatağa atarken tekrar yastığı yüzüme bastırdım. Ablam gülerek yastığı elimden aldı.
“Bırak, şu dünyadan bekâr göçeyim de şu kadından intikamımı öyle alayım.”
İkimiz de gülüyorduk. Bazen travmalarını atlatabilmek için onlarla eğlenmeyi bilmen gerekirdi. Benim de travmam teyzemdi.
“Sabahki mesajlaşmamızı unut. Sana bir şey demedikleri sürece lütfen laf sokmadan normal konuş.”
“Tamam.”
Ablam odadan çıkarken, düşürdüğüm omuzlarımla arkasından baktım. Ne yapalım, bugün ya onların ya da benim adayım kazanacaktı. Ben kendi damadıma oldukça güveniyordum. Yani güvenmek istiyordum.
Yataktan kalktım, yastığı alıp düzelttim ve yerine koydum. Ne olur ne olmaz, bir kahraman beni arar da teyzemden kurtarır umuduyla telefonumun sesini açıp cebime koydum. En kötü, sahte bir arama yapardım kendime.
Salona yaklaştıkça annemle teyzemin konuşma sesleri netleşiyordu. Çok sessiz konuşan insanlar olmadıkları için, ne konuşurlarsa hemen duyabilirdin gerçi.
“Hoş geldin teyze.”
Yüzü aydınlandı. “Ah, teyzem, hoş buldum. Nasılsın?”
Ablamın yanına oturdum. “İyiyim. Tatilin tadını çıkarmaya çalışıyorum işte.”
“Sen de haklısın, bekâr insansın. Aile evine gelip tatil yapmak en güzeli. Evli olsan git başka memleketlere, gez dolaş. Ama yalnız da insanın gezesi gelmez.”
Gözümün seğirmesini hissederken sadece gülümsedim.
“Siz ne yapıyorsunuz? Çıkarmamışsınız üstünüzü, çantalar hâlâ elinizde. Bir yere mi gideceksiniz?”
Annemle teyzem birbirlerine manidar bakışlar attıktan sonra annem, kırıla döküle:
“İlkay’a gideceğiz.” dedi.
Sonunda normale dönen sohbet.
“Musa’nın annesi İlkay abla mı? Hayırdır, o nereden çıktı?”
“Çaya davet etti. Uzun süredir de gitmek istiyorduk zaten.”
“Selam söylersiniz. Gerçi bugün ben de Musa’yı gördüm…”
Kelimeler dudaklarımdan döküldüğü an pişmanlığını yaşadım. İkisi de akbaba misali bakışlarını bana çevirdi. Kendimi çölün ortasında yaralı bir ceylan gibi hissettim.
Teyzem, kıstığı gözlerle, “Nerede gördün?” derken annem, “Nasıldı?” dedi.
Kendi düşen ağlamazdı. Bazen bu ikilinin yanında çok saflaşabiliyordum. Ablam kaşlarını kaldırmış, "Sen kaşındın." bakışını atarken ikisine geri döndüm.
“İyiymiş. Çok konuşmadık zaten. Arkadaşımla buluşacaktım. Yolunun üzeri olduğu için beni de bıraktı. Bizim evin önünde karşılaştık.”
Ablam, “Ne işi varmış bizim evin önünde?” derken teyzem elini aşağı yukarı sallayıp göz devirerek ona susması gerektiğini belli etti.
“Ne nazik çocuk, Şevkiye.”
“Çocukken de öyleydi; terbiyeli, sessiz, sakin bir çocuktu. Uzun süredir görüşmediğiniz hâlde iyi tanımışsınız birbirinizi.”
“Yani beş on yıldır görüşmüyoruz sonuçta. Zaten İstanbul’a dönmeden yine görüşürüz. Karanfil Otel’i almış, hayırlı olsun diye yemek ısmarlamayı düşünüyorum. Sonuçta çocukluk arkadaşım.”
İkisi de onlara cenneti vaat etmişim gibi sırıtırken, "arkadaşım" imasını anlayıp suratlarını düzelttiler. Şu an konu Musa değildi. Hâlâ açmadıkları potansiyel damatları ve benim de hâlâ konusunu açmadığım müstakbel sevgilimdi. İki taraf da sinsice amacına yaklaşmak için havadan sudan konuşuyordu sadece.
Annem ayaklandı. “Hadi abla, geç kalmayalım, gidelim. İlkay’a ayıp olmasın.”
“Tamam.” Kapıya doğru ilerlerken durdu. “Seda, bizi sen mi bıraksan?”
Kanım çekilmişti. Musa’nın orada olma ihtimali ve üç evlilik diye delirmiş kadınla baş edemezdim. Birden telefonum çaldı. Teyzeme telefonu gösterip gülümsedim. Kimin hayır duasını almıştım bilmiyordum ama iyi ki vardı.
“Alo!”
“Konuşmamız lazım.”
“Ne?”
“Çok ani oldu. Hiçbir şey konuşmadan gittin…”
Şaşırmışım gibi büyük bir tepki verdim. “İnanamıyorum, ne diyorsun?”
“Eğer istersen tabii.” Sesi şaşkın ve biraz da çekingen bir tona büründü. Şu an gülmemeliydim.
Telefonu elimle örter gibi yaptım. “Teyze, inan çok isterdim. Ama acil bir işim çıktı.”
Ablam hızlıca koltuktan kalktı. “Ben götüreyim sizi. İlkay ablayla Musa’yı da görürüm hem.”
Teyzem ağzını büküp hiçbir şey demeden kapıdan çıkıp gitti. Ablama fısıldayarak teşekkür ettim. O ise öpücük atıp teyzemi takip etti. Telefonu tekrar kulağıma götürdüm.
“Affedersin. Ne diyorduk? Şu an dikkatim tamamen sende.”
“Müsaitsen sabahki mevzuyu konuşabilir miyiz?”
“Olur tabii. Nerede buluşalım?”
“Sen bana konum at. Gelip alayım seni, kimseye zahmet olmasın.”
Kaşlarım çatıldı. Kime zahmet olacaktı? Şimdi neyin lafını çarpıyordu bana? Gerçekçi olmak gerekirse çok da takmadım çünkü zaten buluşacaktık; ağzındaki baklayı çıkarırdı.
“Tamam o zaman, konumu atıyorum. Kaç gibi burada olursun?”
“Sahile yakınım. Ona göre hesap et, sen buraları daha iyi biliyorsun.”
“Tamam, görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Telefonu kapattığım gibi Tarık’a konumu attım. Artık şu çocuğun numarasını kaydetmeliydim. Son arananlara girip kayıtlı olmayan numaranın üzerine bastım. 'Yeni kişi oluştur' seçeneğine dokunup direkt Tarık diye kaydettim. Gidişatımıza göre adı ya değişecekti ya da aynı kalacaktı.
Hazırlanıp bahçeye çıktım. Özenmiş gözükmemek adına kot şort ve ön kısmını içine soktuğum beyaz, kısa kollu salaş bir gömlek giymiştim. Bahçe kapısının önünde siyah arabası durduğunda, inmesine gerek kalmadan onun olduğunu anladım. Dün gece de evlilik teklifi edeceği zaman bu arabayla gelmişti.
Kapıdan çıktığımda çoktan arabadan inmişti. İkimiz de birbirimizi belli etmeden(!) süzdük. Benimle aynı renk kot pantolon giymişti. Kollarını katladığı beyaz gömleği üstüne tam oturmuştu. Abartı olmayacak şekilde ön iki düğmesi açıktı. Boynundaki zincir, belli belirsiz vuran güneş ışığı sayesinde göze çarpıyordu.
Şu an sapık gibi adamın göğsüne bakıyordum.
Boğazımı temizleyip gülümsedim. “İstemeden çift kombini yapmışız.”
Yanına yaklaştığımda nazikçe belimden tutup eğildi. Ben de biraz parmak uçlarıma kalktım ve tıraş olduğu belli olan yanağına yanağımı değdirerek sözde selamlaşma öpüşmesini yaptık.
“Öyle duruyor.”
Önümden yürüyüp kapımı açtı. Kaşlarım havalanırken gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Tarık böyle nazik miydi? Hafızamı zorlasam, çok nadir insancıl hareketlerinin olduğu anılar çıkardı.
Kemerimi bağlarken, yastığımda aldığım o tanıdık kokuyu arabasına bindiğimde daha net aldım. Derin bir nefes çektim. Tarık, kaşlarını hafifçe çatmış, ne yaptığımı sorar gibi bakıyordu. Sonra hafifçe camı açtı.
“Bir şey mi kokuyor?”
“Ah, hayır. Tanıdık bir koku gibi geldi. Araba kokusu mu?”
“Araba kokusu kullanmıyorum.”
“Senin parfümün o zaman.”
Ona doğru uzandım. Açıktaki boynuna, mesafeyi koruyacak şekilde yaklaşıp hafifçe kokladım. Vücudu gerilir gibi oldu. Geri çekilip gülümsedim.
“Yastığıma sinen senin kokunmuş demek.”
Yutkundu. Rahatsız mı olmuştu? Nasıl olmasın? Kişisel alanına girip adama burnumu dayamış gibi koklamıştım. Bazen kendimi filtrelemem gerektiğini unutuyordum. Tamam, karşımdaki Tarık'tı ama on yedi yaşındaki Tarık değildi; ben de o Seda değildim. Aptala yatacaktım.
“Böyle deyince de yanlış anlaşılmaya çok müsait oldu. Ben senden sonra çarşafları değiştirince…” Kaşları havalandı. Gittikçe sıçıyordum. “…kirli kıyafetlerle yatağa yattık ya.”
Bakışlarındaki o keyif alan ifadenin altında ezildim.
“Neyse işte. Özetle yastığa yatınca hafif baharatlı ve odunsu bir koku aldım. Annem deterjanı değiştirdi sandım ama senin parfümünmüş.”
Yerin dibine girebilir miydim?
Tam şu anda!
Dudaklarının kenarı yukarı kıvrılırken ben başımı önüme çevirdim. Artık yaşamamın bir anlamı yoktu. Bir günde ne olmuştu bana böyle? Beynimin çeyreğini kullanacak kıvama gelmiştim ben.
“Beğendin mi peki?”
Alenen dalga geçiyordu. Yüzüne bakmasam da sesinden güldüğü belliydi.
“Hı hı.”
“Beğenmene sevindim.”
Kafamı çevirip ters ters baktım. Gülümsüyordu.
“Kahveyi bizde içmeyeceksek gidelim mi artık?”
“Tamam. Nereye?”
Telefonumu çantamdan çıkarıp konumu girecekken Tarık araba ekranını gösterdi.
“Buraya yaz istersen.”
Başımla onaylayıp ekrana kafenin adını yazdım.
Çok mu lazımdı herifin dibine girip koklamak? Yıllardır görüşmediğimiz hâlde kırk yıldır görüşüyormuş gibi davranmak da nereden çıkmıştı? Tarık yanımda olmasa kafamı cama yaslayıp overthink geçirirdim ama artık olan olmuştu. İkimiz de gergin olduğumuz için bence böyle minik saçmalamaları görmezden gelebilirdik. Uykusuzluktandı bu hâllerim. Başka açıklaması yoktu.
Tarık arabayı park ederken kemerimi çözdüm ve hızlıca arabadan indim. Arabadan inerken bana yarım kıvrılmış dudaklarıyla baktı. Eliyle kafenin girişini işaret etti. Otomatik kapıdan içeri girdiğimde burnuma çarpan kahve kokusuyla gözlerimi kapatıp içime çekmemek için direndim. Bugün burnum tıkalı gezsem yeriydi.
Duvarın yanında, dışarıyı gören ve etrafı boş olan masaya geçtim. Tarık karşıma otururken garson geldi.
“Hoş geldiniz, ne alırsınız?”
“Ben sade bir Türk kahvesi rica edeceğim.”
Tarık da, “Aynısından.” dedi, elinde tuttuğunu yeni fark ettiğim dosyayı masanın üzerine koyarken.
“Seda…”
“Efendim?”
“Konuya girmeden önce ben dün gece için tekrar özür dilemek istiyorum. Aramızda tuhaf bir iletişim olsun istemiyorum. Beraberken gerilmeden, rahatça konuşalım, tamam mı?”
Dudağımı büktüm. “Sabah da dediğim gibi önemli değil. İkimiz de kendimizce zor dönemlerden geçiyoruz. Alkol tüketimini biraz abartmış olman gayet normal. Tabii süreklilik gösteren bir durum değilse.”
Garson kahvelerimizi servis edip ayrıldı.
“Ben açıkçası biraz endişelenmiştim…” Düşünüp konuşuyordu. Kelimelerini seçtiği anlaşılıyordu. “Hakkımda kötü düşünürsün diye.”
Ayyaş olduğunu düşünmemiştim ama sanırım az önceki kelimelerimi o öyle sandı. Konuşacağım sırada önündeki dosyayı bana uzattı.
“İlişkimiz ne olursa olsun, kafanda soru işareti kalsın istemem.”
Şaşkınca uzattığı dosyanın kapağını açtım. Hepsi devlet logosu taşıyan resmî belgelerdi.
Şaşkınlığım yerini kahkahaya bıraktı.
“Çok tatlısın!”
İstemeden ağzımdan çıkan cümleyi bozuntuya vermeden belgeleri incelemeye başladım.
İlk sayfada adli sicil kaydı vardı. Bunları getirmesi zaten temiz biri olduğunu gösteriyordu ama çabasına saygısızlık olmaması için tek tek inceledim. Sağlık belgeleri — herhangi bir hastalığı ya da bağımlılığı olmadığına dair —, üniversite mezuniyet belgesi ve bekâr olduğunu onaylayan bir belge tutuyordum elimde.
Tutuyorum çünkü elimde şu an dememek için direndim.
Bu sabah ani bir kararla ona sahte bir evlenme teklifi etmiştim; abartı gelince de sevgili olma olayını açmıştım ve o tüm gün bu belgeleri toplayıp bana getirmişti. Bu işi ciddiye almasının yanı sıra, bu davranışının benim için ne kadar değerli olduğunu anlayamazdı. Ama bu onunla uğraşmayacağım anlamına gelmiyordu. Az önceki rezilliğimin acısını ondan çıkarmalıydım.
Kafamı kaldırıp ciddi bir şekilde yüzüne baktım. “Eksik belgeler var.”
Şaşkınca bana doğru yaklaştı ve hafifçe gövdesini uzatarak elimdeki belgelere baktı.
“Aslında gerekli olacağını düşündüğüm her şeyi eklemiştim ama…”
Dosyayı masaya bırakırken o aldı.
“Askerliğini yaptığına dair…”
Hızlıca araya girdi. “E-Devlet'ten gösterebilirim. Gerçi telefonumda birkaç fotoğraf da olacaktı.”
Telefonunu eline aldı. Gülmemek için direniyordum. Gören de benimle gerçekten evlenmek için can atıyor sanırdı. Boğazımı temizledim. Bakışları bana yöneldi.
“Tamam da Tarık, tek bu da değil eksiğin. Örneğin... çocukluk aşı karnen nerede?”
Kaşlarımı kaldırdım. Tarık’ın yüzü anında allak bullak oldu.
“Bu şekilde nasıl güveneceğim sana? Ya hiç suçiçeği geçirmemişsen?”
Dudaklarımı ısırdım gülmemek için. Tarık ise elindeki telefonu bırakırken yüzüme kitlenmişti. Tepkisizce bana bakıyordu. Ama ben bu bakışı çok iyi biliyordum. Dayanamayıp kahkahamı patlattım.
“Özür dilerim.”
Gülmeme engel olamıyordum. Kafamda çeşitli kalıplara soktuğum adamın bu kadar temiz duygularla bana gelmesi fazlasıyla sevimliydi.
“Yüzünü güldürebildiysem ne mutlu bana.”
Elimin tersiyle yaşaran gözlerimi sildim. “Çok özür dilerim. Aşırı ince bir davranış, lütfen yanlış anlama. Yaklaşımın çok sevimli. Senden beklemediğim için bu kadar şaşırdım.”
Sanırım bir şeylerin potunu kırmıştım. Belli belirsiz tebessüm eden yüzü soldu.
“Beni nasıl biri olarak görüyorsun?”
“Gerçeği söylemek gerekirse yıllar sonra ilk karşılaşmamızda sarhoş olup üstüme bayıldın ve evlilik teklifi reddedilen bir erkeksin. Hem de bu görünüşe sahipken. Bir de yıllardır görüşmediğin bir arkadaşının sahte ilişki teklifini kabul ettin. Sence? Bunlar çok normal hareketler değil. Ama...” Elimdeki sağlık raporunu kaldırdım. “Bu, tüm endişelerimi bitirdi.”
Bu sefer gülmeme o da eşlik etti.
“Sevindim.”
“İnan, ben de.” Kahvemden bir yudum alırken Tarık’a belgeleri uzattım. “Eğer istersen aynı belgeleri ben de hazırlayabilirim. En kötü sağlık raporunu, ha?”
Kafasını sallayarak güldü. İşin şakası bir yana, artık günümüzde bunlar biraz da gerekliydi. Etraf manyaklarla doluydu ve sanırım Tarık da benim kadar deneyimliydi bu konuda.
“Hayır, ben sadece hakkımda kötü şeyler düşünmeni istemedim. Senin bana güvenmen, bu evlilik oyununu oynayabilmemiz için tek ve en önemli şey.”
“Sevgililik oyununu.”
Eliyle kahve fincanını kenara koydu. “Biraz da onu konuşmak için yaptım aslında bunca hazırlığı. Sevgililik yerine evlilik olarak düşünsek. Başta zaten evlilik demiştin.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Ama...”
Nazikçe elini havaya kaldırıp susturdu beni. Ki beni susturmak zordur.
“Biraz mantıklı düşününce bana hak vereceksin. Ailelerimiz bizden evlenmemizi istiyor. Onlara belirsiz birilerini götürmemizi değil. Sevgiliyiz desek bizi zaten evliliğe zorlamayacaklar mı? Hiç dudağını büzme, net zorlayacaklar. Hatırladığım kadarıyla senin ailen de benimkiler gibi geleneksel bir aile. O zaman direkt sahte bir evlilik yapsak işimiz daha kolaylaşmaz mı?”
“Bilemiyorum. Bir evliliği bitirmek, sevgililiği bitirmekten daha zor.”
Elimi nazikçe tuttu. Şu an karşımda yaşının hakkını veren olgun bir adam vardı. Sanırım şaşkınlığım biraz da bu yüzdendi. Bir de bu sabah onu ikna etmek için kullandığım cümlelere benzer cümleler kuruyordu. Biz ne ara rolleri değişmiştik?
“İki ay tanıdığımız ya da teyzelerimizin bulduğu herhangi biriyle evlenmek mi, yoksa geçmişimiz olan ve yanında özgürce hareket edeceğimiz biriyle evlenmek mi?” Artık adama nasıl bakıyorsam ses tonunu yumuşattı. “Hem evlilik gözüyle de bakma. Nişanlanırız sadece. Sevgililiktense nişanlanmak, ailelerimizin bizi rahat bırakmasının kesin çözümü.”
Aslında haklıydı. Geçmişte anneme erkek arkadaşımın olduğu yalanını birkaç defa söylemiştim. O da, “Evlenmeyeceksen çocuğu da kendini de oyalama,” diyerek beni ciddiye almamıştı. Nişanlılık çok daha iyiydi; sevgililik gibi geçici değildi ama evlilik kadar da bağlayıcılığı yoktu.
Gözlerimi kıstım.
“Sen bu kadar istekli değildin. Fikrini değiştiren ne oldu?”
“Annemin yeni bulduğu kızı saymazsak konuşmamızı iyice ölçtüm, biçtim. Seçeneklerimi değerlendirdiğimdeyse senden iyisi yoktu. Senin yanı sıra aileni de biraz tanıyorum. Bence ikimiz de birbirimizi her açıdan karşılıyoruz. Ve en önemlisi, bunun sahte olması.”
Bakışlarından bile eminliği yeterince belli oluyordu. Ben de emindim. Tanıdığımı düşündüğüm Tarık’tan daha farklı bir adamdı karşımdaki ve gözüme daha güvenilir — ve biraz da çekici — geliyordu. Hayatımı hep tek düze ve ailemi mutlu etmek için yaşamıştım. Şimdi ise ailem mutlu olsun diye zorla evlenmek istemiyordum. Birçok insan, zoraki ve mutsuz bir evlilik yaptığı için ev denilen mezarlarda yaşıyordu. En azından Tarık’la kendi hayatlarımızı yaşarken ailelerimiz kendilerince mutlu olacaktı. Nişanlılık numarasını evliliğe varmadan, bir iki yıl içinde bitirmeyi düşünüyordum zaten. O yüzden zarardan çok kârım olacaktı.
“O zaman kahvelerimizi tazeledikten sonra bir sözleşme hazırlamaya ne dersin? Madem işi biraz daha ciddiye bindirdik, kuralları da olmalı.”
“Bence gerek yok.”
“Bence var. Sen kahveleri sipariş et.”
Tarık, garsona seslenip yeni kahveler sipariş ederken çantamdan tükenmez bir kalem çıkardım. Tarık’ın bekâr olduğunu kanıtlayan belgeyi ters çevirip temiz bir A4 kâğıdı elde ettim. En üste başlık olarak ‘Anlaşma – Sahte Evlilik’ yazdım.
“Birinci madde için önerin var mı?”
“Kurallara ihtiyaç duyacağımızı düşünmemiştim. Direkt evleniriz sandım.”
Sanırım erkekler hayatı bu kadar basit ve düz bir çizgide yaşadıkları için bizden daha uzun yaşıyorlardı. Başka açıklaması olamazdı bu hâllerinin. Az önceki konuşmayı yapan o adam değildi sanki; tüm karizması silinip gitmişti.
“Evlenmeyeceğiz, nişanlanacağız. Ve ciddi misin? İleride herhangi bir yanlış anlaşılma olsun istemiyorum. O yüzden bu gerekli.”
“Kâğıda evlilik yazan sensin. Neden ben evlenmek dedikçe rahatsız oluyorsun? Hem ne gerek var?”
Haklıydı. Kâğıda evlilik yazmıştım. Ama biz evlenmeyecektik; o öyle lafın gelişiydi. Dizilerde falan öyle oluyordu. Hem hayatımda her gün sahte evlilik ya da nişanlılık sözleşmesi de hazırlamıyordum. Yine de "evlilik" kelimesinin üstünü karalayıp yerine "nişanlılık" yazdım.
“Gerek var çünkü birbirimizi yıllardır görmüyoruz ve sınırlarımızı bilmiyoruz. Senin normalin benim için tuhaf olabilir ya da tam tersi.”
Omuz silkip arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Sanki az önceki yetişkin hâli gitmiş, eski çocuksu hâliyle karşımda duruyordu. Bu hâlini daha çok tercih ettiğim doğruydu. Çünkü lisedeki Tarık gibi davranması benim daha rahat hareket etmemi sağlıyordu. Yeni Tarık ne kadar güvenilir hissettirse de bana yabancıydı.
“Nasıl mutlu olacaksan öyle yapalım.”
Gülümsedim ve kâğıdın üzerine "Madde 1: Amaç" yazdım.
“Benim aklımda birkaç madde var.”
“Dinliyorum.”
“Madde 1: Amaç. Bu sözleşmenin amacı, aile baskısından kurtulup normal bir hayat sürmektir.”
Garson kahvelerimizi servis ederken Tarık, “Katılıyorum.” dedi. Aldığım gazla garsonun ayrılmasını bekledim ve ikinci maddeyi sundum.
“Madde 2: Fiziksel Sınırlar. Taraflar arasında sadece gerekli durumlarda — aile, sosyal çevre vb. — yanak ve alın öpücükleri kabul edilebilir. Bu sınır ihlal edilemez!”
Tarık, dudaklarının kenarındaki o tanıdık alaycı gülümsemeyle bana baktı.
“Yani birbirimizi öpebiliriz ama sadece yanak ve alından.”
Kafamı salladım. “Fazla mı? Çıkartabilirim.”
Dişlerini göstererek güldü ve kahvesinden bir yudum aldı. “Eksiği var, fazlası yok.”
Zevzek herif.
Tavrını görmezden gelerek devam etmek için boğazımı temizledim.
“Madde 2'ye ekleme yapıyorum. Ailelerin yanında el ele tutuşmak, sarılmak gibi davranışlarda bulunulabilir. Ancak bu davranışların abartıya kaçmaması ve doğal görünmesi esastır.”
Kâğıdın üzerinden bakışlarımı ona çevirdim. Tepkisini merak ettim. Yüzünde hâlâ az önceki alaycı gülümsemesi vardı.
“Fazla resmîsin.”
“Sözleşmelerde resmî bir dil kullanılmalıdır. O yüzden öneride bulunmayacaksan dikkatimi de dağıtma.”
Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. Ben de tekrar kâğıda döndüm. Yazarken sesli bir şekilde de okudum.
“Madde 3: Rolün Sürdürülmesi. Taraflar, nişanlılık süreci boyunca ailelerine ve arkadaşlarına mutlu bir çift izlenimi vermekle yükümlüdür. Buna karşın, kişisel alanlarında tamamen özgürdürler ve bu rol özel hayata taşınmak zorunda değildir.”
“Peki bizi tanımayan insanların yanında nasıl davranacağız?”
Güzel soruydu.
“Nasıl davranmamızı istersin?”
Hafifçe dudağını büktü. Kahvesini masaya bırakıp biraz daha bana yaklaştı.
“Çift gibi. Sen söylediğin yalana inanmazsan kimse sana inanmaz. Hatta şu andan itibaren sevgili gibi davranmalıyız. Çünkü konuyu ailelerimize açtığımızda, ‘Daha dün yalnızdın, nereden çıktı bu?’ diye sorgulayabilirler.”
Kaşlarım havalandı. Bunları düşünecek kadar zeki ve detaycı olması beni etkilemişti.
“Doğru. O zaman bu sabah dediğin gibi birbirimizi biraz tanımamız gerekecek.”
“Sen bu konuda oldukça iddialıydın. Ben de senin kadar olmasa da kendime güveniyorum. O yüzden birlikte birkaç gün geçirmek yeterli olacaktır.”
“Haklısın.” Masanın üzerine bıraktığım kalemi geri elime aldım. “O zaman... Madde 4: Kıskançlık ve Müdahale. Taraflar, birbirlerinin özel ilişkilerine, arkadaş çevresine veya geçmişine dair sorgulama yapamaz. Kıskançlık, rol gereği olmadığı sürece kabul edilmez.”
Yazmaya başlayacakken kafamı delen bakışlarını hissettim. Gözlerimi devirmemek adına savaş verdim.
“Neyi sevmedin?”
“Gerçek gibi davranalım, sevgili olalım diyoruz ama sen dönüp özel ilişki ve arkadaşlar diyorsun.”
Cidden anlamayan gözlerle ona baktım.
“E, ne var bunda? Benim ailem İstanbul'da yaşamıyor. Tahminimce seninkiler de yaşamıyordur. Yaşasa bile senin ayrı bir evin vardır. Bu da yedi yirmi dört dip dibe olmak zorunda değiliz demek. Özetle, kendi hayatlarımıza devam edip kurulu düzenimizi bozmayacağız.”
Kafasını bir sağa, bir sola çevirdi. Sonra da elini ensesine götürüp ovaladı. “Bir de bayıl istersen, Feriha.” dememe ramak kalmıştı. Bu hareketi bir şeyden aşırı rahatsız olduğunda yapardı. Ama ortada rahatsız olunacak bir şey yoktu.
“Yani sen, o zaman biz nişanlandıktan bir ay sonra gelip, ‘Tarık, ben A'dan hoşlanıyorum, ayrılmalıyız.’ diyebilirsin?”
Omuz silktim. “Bunu bana sen de diyebilirsin. Ne var bunda? Sahte bir nişan yapıyoruz, ailelerimiz peşimizi bıraksın diye.”
“O zaman ben en az iki yıl nişanlı kalma zorunluluğu eklemeni istiyorum. Madde 5 olarak. O süreçte de kimsenin karşı cinsle bir ilişkisi olamaz.”
“Oha Tarık, kim iki yıl nişanlı kalır? Abartmıyor musun? Görende millet benim için kuyruk oldu sanacak. Ben o kadar tercih edilen biri değilim.”
Dirseklerini masaya koyup kıstığı gözleriyle beni süzdü.
“Sen çoğu insanın sadece tercih edebileceği biri değilsin; ilk tercihi olabilecek bir kadınsın. Sadece farkında değilsin.”
Sanırım bu bir iltifattı. Kendimi biraz geri çekerken bakışlarımı da ondan kaçırdım. Onun için basit bir övgü cümlesiydi. Açıkçası beni şaşırtıcı derecede savunmasız hissettirmişti.
Madde dördü yazdıktan sonra onun istediği maddeyi yazarken sesli okudum.
“Madde 5 Süre ve Bağlayıcılık: Taraflar, nişanlılığın en az bir yıl boyunca devam edeceğini kabul eder. Bu süre zarfında tarafların üçüncü kişilerle duygusal veya romantik bir ilişki kurmaması esastır.”
“İki yıl demiştim. Düzeltir misin?”
Sinirimi bozuyordu. Dişlerimi sıkmamaya çalıştım.
“Şansını zorlama. Aklı başında hiçbir insan iki yıl nişanlı kalmaz. Sana kalsa evlendirirsin de bizi.”
“Neden olmasın!”
Gözlerimi devirdim. İnadına yapıyordu. Ben onu sinirlendirdiğim için o da beni sinirlendirecekti.
“Madde 6 Tartışma Süresi: Taraflar arasındaki tartışmaların on dakikayı geçmemesi gerekir. Gereksiz yere uzayan konuşmalar taraflardan biri tarafından sonlandırılabilir.”
İmamı anlamıştı ve kıvrılan dudakları bundan ne kadar keyif aldığını gösteriyordu. Gizlemeye bile çalışmadı. Kahvesini içerken kafasını salladı.
“Seninle yapılan bir tartışma on dakikada sonlandırılamaz.”
Kaşlarımı çattım.
“Pardon?”
“Gayet açık. Sen kendini haklı çıkarana kadar devam edersin o tartışmaya.”
Alaycı bir şekilde güldüm.
“Lütfen espri işini lisede olduğu gibi Mert’e bırakalım çünkü beceremiyorsun.”
Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken çenesi kasıldı. Yaptığımın etik olmadığını biliyordum. Çünkü Tarık, birisiyle kıyaslanmaktan cidden nefret ederdi. Açıkçası umurumda da değildi. O beni sinir ediyorsa ben onu tımarhanelik etmeliydim. Bu hep böyle olmuştu.
“Madde 7 Kişisel Zaman: Taraflar, hafta sonlarını (izin günlerini) kendi tercihleri doğrultusunda özgürce değerlendirmekte serbesttir. Bu zaman diliminde diğer tarafın müdahale hakkı yoktur.”
Sırtımı sandalyeye yaslarken kollarımı bağladım. Ne yapmaya çalıştığı açıktı. Sessizliğime karşılık tekrar konuştu.
“Ne oldu?”
“Asıl koymak için direttiğin Madde 5’e ne oldu? Nişanlı bir adamsan ‘özgürce değerlendireceğin’ bir zamana neden ihtiyacın olacak?”
“İkimiz için de hafta sonlarını serbest bırakmak istemem, çapkınlığa çıkacağım anlamına gelmiyor.”
Kollarımı çözüp kahveme uzandım.
“Bilemem!”
Çenesi kasıldı. Yine ve yeniden sinirlenmişti. Bu adam her şeye sinirleniyordu. Patlamaya hazır bir volkan gibi yerinde kıpırdandı. Tamam, üst perdeden tavrım ve imalı konuşmalarım sinir bozucuydu ve amaç da buydu ama bu kadar da sinirlenecek bir şey dememiştim.
Çatık kaşlarıyla bana doğru biraz eğildi. Ses tonu da oldukça sertti.
“Az önce biriyle kıyaslandığım yetmiyormuş gibi şimdi de bana hakaret ediyorsun. Ben o kadar aciz bir adam mıyım? Sevdiğim kadını niye aldatayım?”
Yüzü biraz gevşedi. Bakışlarından anlayamadığım hızlı bir ifade geçti.
“Tarık’cığım, sorun da o ya. Ben senin sevdiğin kadın değilim. Biz birbirimizi sevmiyoruz, o yüzden ne istersek yapabiliriz, ailelerimize yakalanmadan. Sadece kendinle çelişiyorsun.”
Birden ayağa kalktı. Şaşkınca baktım.
“Sigara içmeye çıkacağım. On dakika kısa bir süre, onu artırmalıyız.”
Arkasından bakakaldım. Çok mu üstüne gidiyordum? Sanırım bazen limitimi aşan hareketlerde bulunabiliyordum. Yıllardır birbirimizi görmememize rağmen değişmeyen tek şey, bu yersiz ve zamansız kavgalarımızdı. Bunlar ilişkimizi daha inandırıcı kılmaz mıydı ama? Hangi çift yedi yirmi dört güllük gülistanlıktı ki? Ben hiç görmemiştim.
Garsondan bir papatya çayı istedim. Sanırım kahve yanlış seçimdi.
“Şu künyeyi ve poları sakın kimseye verme.”
“Tamam!”
“Bak, biri isterse sen giy ama kimseye verme.”
“Mert, git yeter. Kim isteyecek hem ya?”
Başım ağrıdığı için hocadan izin alıp sınıfta kalmıştım. Beden eğitimine katılmayacaktım. Mert o kadar kafamın etini yemişti ki verdiği poları katlayıp yastık yaptım, künyeyi boynuma takıp uyudum. Salak salak istekleri bitmiyordu şu çocuğun.
Kafamda bir el hissetmemle gözlerimi açtım.
“Tarık?”
“Yat yat, şunu alacağım sadece.”
Sersemce etrafa baktım. Poları elinde görünce geri aldım.
“Ne yapıyorsun? Veremem onu.”
“Neden?”
“Mert, kimseye verme dedi.”
“Ben kimse değilim, ver.”
“Olmaz!”
Eliyle ensesini kaşıdı. Hafifçe tebessüm ediyordu ama bana sinir olduğu yüz metre öteden belliydi. Elimdekini tutup çekti.
“Versene kızım şunu, yemeyeceğim ya.” Eliyle boynumdaki künyeyi tuttu. “Hem bu ne? Sevgilisi misin sen bu çocuğun? Kolyesini takmışsın, polarını almışsın. Hayırdır?”
Sinirden ayağa kalktım.
“Ne saçmalıyorsun sen ya? Salak salak konuşup sinirimi bozuyorsun. Ver şunu!”
Elinde tuttuğu poların eteğini çekip aldım. Aptal! Ne anlardı kendisi arkadaşlıktan, yardımdan?
Koskoca sınıfta onunla tek kalmamak için koridora çıktım. O sırada Mert geliyordu. Poları göğsüne vurup verdim ve künyeyi de boynumdan çıkarıp uzattım.
“Bir daha eşyalarına sahip çıkması için birini tut, hizmetçin değilim senin.” Sınıf kapısından bizi izleyen Tarık’ı gösterdim. “Bir de şunu al başımdan.”
Adımlarımı yere vura vura uzaklaştım, şaşkınca bana bakan Mert'i umursamadan.
Kaç dal içmişti ya da paketi mi yemişti emin değilim ama masaya yaklaştığı gibi sigara kokusu kapladı etrafı. Aşırı rahatsız ediciydi. Bir türlü alışamıyordum şu kokuya ve alışmak da istemiyordum. Belli belirsiz nefesimi tuttum. En azından yoğunluk azalana kadar ara ara nefes alacaktım.
“Rahatsız mı oldun?”
İmalı mıydı yoksa gerçekten düşündüğü için mi soruyordu, emin olamadım.
“Yok, sorun değil.”
Sandalyesini benden biraz uzaklaştırdı. Sonra kendi tarafındaki camı biraz indirdi. Gözlerini bir iki kere kaçırdıktan sonra, “Sadece annemler fazla detaycı, yalanımız açığa çıksın istemiyorum. Amacım seninle didişmek değil. Kalbini kırdıysam özür dilerim,” dedi, sesi yumuşamıştı.
“Seni anlıyorum. Sen de beni anla lütfen. Ben de bu işlerde çok yeniyim. Daha önce bir erkek arkadaşım bile olmadı, fazlasıyla bireysel yaşamaya alışık bir insanım.”
Oturuşunu dikleştirdi. Sandalyesini tekrar yaklaştırdı.
“Hiç sevgilin… olmadı yani?”
O kadar tepkisiz bakıyordu ki açıklama gereği hissettim.
“Evet! Tek başıma gayet mutluyum. Zaten hayatımda bir kişinin daha stresini ve sorumluluğunu kaldırabilecek kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. O yüzden sana o kadar tercih edilen biri değilim dedim. Seni yarı yolda bırakmam. Endişelenme.”
Masaya iyice yaklaşıp elimi tuttu. O tutana kadar ellerimin soğuk olduğunu fark etmemiştim. Şaşkınca ellerimize, sonra da gözlerine baktım. Acınacak bir şey dememiştim. Zaten bakışlarında da öyle bir ima yoktu. Aksine biraz cüretkârdı.
“Sen her şeyi kaldırabilecek güçte bir kadınsın ama yanında ben varken hiçbir şeyi tek başına sırtlamak zorunda değilsin. Hatta bu süreçte senin yüklerini de taşırım. Ve endişelenmiyorum, beni yarı yolda bırakmayacağını bilecek kadar tanıyorum seni.”
Ellerimiz artık aynı sıcaklıktaydı. Belki de beni biraz sıcak bastı. Ne diyeceğimi bilemez bir hâlde suratına baktım. Kendinden emin ses tonu beni etkilemişti. Yıllardır birbirini görmeyen iki insan için bu laflar çok… samimiydi. Bu durum beni içten içe biraz tedirgin ediyordu sanırım.
Gözüm tekrar tenimi yavaşça ve aynı tempoyla okşayan baş parmağına kaydı. Saçımı düzeltme bahanesiyle nazikçe elimi çektim.
“Teşekkür ederim.”
O da kendini çekerek eski oturma pozisyonuna geçti ama gözleri beni tartar hâldeydi.
Masanın üzerindeki kalemi elime aldım. Gereksiz duygusal konuşmalar yapmak istemiyordum. Beni geriyordu.
“Senin sunduğun madde 5'i düşününce aklıma yeni bir madde geldi.”
“Dinliyorum.”
“Madde 8: Nişanlılık Süresi ve Fesih Hakkı: Taraflar, nişanlılık süresi boyunca kurulan ilişkiyi sürdürmekle yükümlüdür. Ancak taraflardan biri, bu düzenin sürdürülemez olduğuna kanaat getirirse söz konusu anlaşmayı tek taraflı olarak sona erdirebilir.”
İkimiz de mimiksiz bir şekilde duruyorduk. Tarık'tan bir onay bekliyordum. Cebinden sigara paketini çıkartıp bir dalı dudaklarına götürdü.
“Burada içemezsin.”
“Sorun değil, cezasını öderim.”
Çakmağıyla sigarasını yakacakken uzanıp sigarasını dudaklarının arasından çekip aldım.
“Böyle bir durumun içinde kalmak istemiyorum. Çalışanları zor duruma sokmanı da istemiyorum. Çok içmek istiyorsan konuşmamıza dışarıda devam edelim.”
Sigarayı tuttuğum elimi tuttu.
“Sen nasıl huzurlu hissedeceksen onu yapalım.”
Bu cümlenin sadece sigaraya istinaden söylenmediğini biliyordum. Elini nazikçe, adeta tenimi okşarcasına çekti ve sigarasını aldı. Geri paketine koyarken onu izledim. Ne yapmam gerektiğini bilemedim.
“Benim aklıma gelen bunlar. Eklemek istediğin bir şey var mı?”
Maddelerin yazılı olduğu kâğıda uzandı. Eline alıp baştan sona hepsini dikkatlice inceledi. Neden bilmiyorum ama yaydığı enerji yüzünden patronuma hesap veriyormuş gibi gerildim. Ne ara ve neden bu duruma geldiğimizi anlamadım.
Sesi ciddi olmasına rağmen biraz da espriliydi.
“Bazı maddeler birbiriyle çelişiyor olsa da iki amatöre göre gayet profesyonel bir iş ortaya çıkardık.”
“Kesinlikle.”
Gözlerini gözlerime kenetledi. Oturuşunda bile bir ağırlık hissettim. Had bildirir gibiydi.
“Şu andan itibaren sevgiliyiz.”
İstemeden belli belirsiz yutkundum. Hafifçe gülümsedim.
“Öyle sanırım. Bakalım nasıl olacak, neler yaşayacağız.”
Gülümsedi ama hiç de masum durmuyordu.
“Bana istediğin gibi hitap edebilirsin. Temas ederken de utanıp çekinmene gerek yok. Göstereceğin yakınlık beni rahatsız etmez.” Duymazdan gelmişti beni. “Çünkü maddeler doğrultusunda ben sana yaklaşmaktan çekinmeyeceğim.”
Bu… bir tehdit miydi? Gözleri o kadar kendinden emindi ki bir an için ne söyleyeceğimi bilemedim. İçimde tuhaf bir karmaşa belirmişti. Korkmalı mıydım, yoksa bu özgüvenin ardındaki gerçek niyeti mi anlamaya çalışmalıydım? Tarık'ın sesi, her zamanki alaycı tonundan uzak ve fazlasıyla ciddiydi.
“O... zaman imzalayalım mı?” dedim, biraz temkinli bir sesle.
“Olur. Notere gitmemiz gerekiyor mu?”
Kıkırdamasını duyana kadar idrak edememiştim şaka yaptığını. Yalandan gülümsedim. Şu on dakika tüm ayarlarımla oynamıştı. Nasıl yaptığı hakkında da bir fikrim yoktu ama… şu sağlık belgesini e-Devlet'ten ya da e-Nabız'dan, artık nereden bakılıyorsa, tekrar göstermesini isteyecektim. Herhangi bir psikolojik sorunu olmadığını teyit etmek için.
Masanın üzerinde telefonum çalmaya başladı.
“İzninle.”
“Tabii.”
“Alo?”
“Nasılsın Seda, rahatsız etmiyorum umarım.”
Yüzümdeki tebessüm gerçeğe dönüp genişlerken Tarık'ın gözlerine bakıyordum.
“İyiyim, teşekkür ederim Musa. Ne rahatsızlığı? Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim, sağ ol. Sana bu akşam müsait misin diye soracaktım. Yarın bir iş gezisine çıkacağım ve sözleştiğimiz akşam yemeğini yiyelim istedim. Bir haftaya yakın şehir dışında kalmam gerekiyor, dönene kadar gitmiş olursan üzülürüm.”
Kenetlenen gözlerimizi ayırarak saate baktım. Daha dörttü. Annemlerin benimle bir planı da yok gibi duruyordu.
“Tabii, müsaitim. Harika olur.”
“O zaman seni sekiz gibi alırım.”
“Tamam. Akşam görüşürüz.”
Tarık'ın kaşları havalanırken Musa, “Görüşürüz,” dedi.
Telefonu masaya bırakırken önümdeki kâğıdın altına adımı ve soyadımı yazarak imzaladım. Tarık'ın hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum. Kâğıdı ona uzatırken daha fazla dayanamadı.
“Planın var sanırım.”
Hızlıca adını soyadını yazıp imzaladığı kâğıdı önüme koydu.
“Evet, arkadaşımla akşam yemeği için sözleştik.”
“Çok yakın mısın bu arkadaşınla?”
Histerik bir şekilde güldüm. Ciddi miydi?
“Bu kadar hızlı adapte olmanı beklemiyordum.”
Yukarı kıvrılan dudakları oldukça kendinden emin duruyordu. Ceketinin cebinden çıkardığı siyah saten kutuyu bana uzatırken, “Ben senden bekliyorum ama,” dedi.
Kutuyu elime aldım. Açtığımda içinde gayet zarif bir tektaş yüzük vardı. Ortasında büyük bir elmas, sağında ve solunda iki adet küçük elmas bulunan şık bir yüzüktü.
Buna gerek var mıydı? Ne demeye bu kadar hazırlıklıydı bu çocuk? Sahte bir şey yapıyorduk sonuçta, bunlara gerek yoktu. Yoktu değil mi? Kutuya ve ona boş boş baktığımı fark edince elimdeki kutuyu aldı ve yüzüğü yerinden çıkarttı. Masanın üzerinde kendi hâlinde duran elimi sıkıca kavrayarak kendine çekti. Teni tenime değdiği an gerildim. Ortam bir anda neden değişmişti? Tarık, boş yüzük parmağımı yavaşça baş parmağıyla okşadı. Karnımın kasılmasının yanı sıra vücudum da kaskatıydı.
“Adettendir,” diyerek parmağıma yüzüğü yavaşça geçirip takmaya çalıştı. Çalıştı çünkü yüzük olmadı. Atmosfer aniden değişti. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Karşımda ne yapacağını bilmeden nazikçe yüzüğü itmeye çalışıyordu; yüzük girmesine girerdi ama bir daha zor çıkardı. Çabasına karşı tutamadım kendimi, bir kahkaha attım. Az önceki otoriter tavrına tezatlık olacak bir mahcubiyetle elimi daha sert kavramış, hâlâ yüzüğü parmağıma takmaya çalışıyordu. Elimi nazikçe çekip yüzüğü çıkardım.
“Sanırım önceki sahibi benden zayıftı.”
Kaşları çatılır gibi oldu ama toparladı.
“Sanırım öyleydi. Onu hesap edemedim galiba.”
Mahcup bir şekilde bana bakan Tarık'a tebessüm ettim. Elimi boynuma götürdüm ama kolye takmadığımı fark ettim. Yüzüğü kutusuna geri koyacakken Tarık hızlıca boynundaki zinciri çıkarıp bana uzattı. Sanırım ne yapacağımı anlamıştı.
Elimi bir sağa bir sola salladım.
“Gerek yok, evde hallederim.”
“Sorun değil.”
“İkisi de oldukça değerli madenler, o yüzden gerek yok. Bu yüzüğe de gerek yoktu gerçi.”
Elimdeki yüzüğü alıp zincire geçirdi. Bakışları benimle buluştu.
“Sevgilim…” Kaşlarım havalandı. “…ve müstakbel nişanlım. Bunların hepsine gerek var.”
Şaşkınlığım sesime yansımıştı.
“Neden?”
Ayağa kalktı. Gözlerimle onu takip ederken arkama geçti.
“Çünkü ailelerimiz somut bir şey görmeden bize inanmazlar. Bu yüzük şimdilik onlara bir sus payı.”
Ensemde hissettiğim parmakları, klipsi taktığı gibi tenimi okşarcasına uzaklaştı. İçimdeki ürpertiyi bastırarak yerine oturan Tarık'a baktım.
Haklıydı, haklı olmasına ama benim kafamı kurcalayan şeyler neden başka şeylerdi? Mesela eski yüzüğü bana vermesi demek, gerçekten de evlilik teklifi ettiği kızın özel bir değerinin olmadığı anlamını mı taşıyordu? Bu benim işime gelirdi ama kafamda da bir soru işareti asılı bırakmıştı. Gerçi duygusunun olmaması işleri kolaylaştırıyordu.
Bakışları yüzükteydi ve bir şeyler düşündüğü açıkça belliydi. Şevval'i mi düşünüyordu? Asıl yüzüğün sahibini.
Elim istemsizce boynumdaki yüzüğe kaydı. Başkasına ait bir şeyi ne kadar da kolay sahiplenmiştim. Düşen yüzümü hızlıca toparladım. Tarık'ın yanlış anlamasını istemiyordum.
“Eve gittiğimde zinciri değiştirir, sonraki buluşmamızda veririm sana.”
“Sonraki buluşmamızda yeni bir yüzük almalıyız. Zincir sende kalsın. Sana daha çok yakıştı.”
Tebessüm ettim.
“Yeni bir yüzüğe gerek yok. Sen de beğendin madem, böyle kalsın.”
“Olmaz öyle. Sonuçta bu yüzük parmağında olmalı.”
“Öyle bir zorunluluk yok bence. Hem artık çoğu kadın böyle kullanıyor yüzüklerini. Masrafa gerek yok. Yeni yüzük alsak bunu ne yapacaksın? Gerçekten evlenmiyoruz ya.”
“Ama…”
“Aması maması yok. Nişan yüzüklerini alırken parmaklarımıza uygun alırız, olur biter. Belki bahane olur, birkaç kilo fazlam vardı, veririm.”
Bakışları yüzümü tararken gülümsememi artırdım. Bu konuda ciddiydim. Bu yüzüğe bile gerek yoktu ama haklıydı, ailelerimiz için gerekliydi. Tarık benim aksime daha planlı ve gerçekçi yaklaşıyordu her şeye. Oldukça şaşırtıcıydı ama kabullenmiştim ve Tarık'a ayak uyduracaktım. Onu fuzuli bir masrafa sokmadan.
“Niye öyle gülümsüyorsun?” Sesi memnuniyetsizliğini ele veriyordu. Bu garip kasvetten ve inatlaşmadan çıkmanın tek yolu konuyu değiştirmekti. Neyse ki Tarık dikkati çabuk dağılan bir adamdı.
“Niye gülümsemeyeyim? Sonunda sevgilim ve müstakbel bir nişanlım var. E, tektaşımı da aldım. Her genç kızın hayali değil mi? Geriye bugün arkadaşıma belli başlı dedikodular verip sırtımı yaslayıp olup biteni izlemek kalıyor.”
Tahmin ettiğim gibi kaşları havalandı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Yüzüğü unutmuştu.
“Sevgilin! Müstakbel nişanlın! Tam da görmek istediğim adaptasyon.”
“Sen demedin mi herkesi inandırmalıyız diye? Madem öyle sana ayak uyduracağım ve elimden geleni yapacağım. Gerçi sana daha çok iş düşüyor. Başına bela olacağım gibi.”
İkimiz de güldük. Umarım ileride bu gülüşmeler pişmanlığa dönüşmezdi. Tarık da ben de sağı solu belli olmayan insanlardık ama bana güven verdiğini de inkâr edemezdim. İşi batırırsam yanımda olacağı kesindi. Ne kadar kedi köpek gibi birbirimizi yesek de belki de eğlencesi ve gerçekliği veren buydu.
Telefonuma bir bildirim düştü. Bakışlarımı Tarık'tan ayırıp telefona döndüm. Musa mesaj atmıştı.
Gönderen: Musa
“Geçmişi keyifle yâd edelim diye Necmi Babanın Yeri'ne rezervasyon yaptırdım.”
Gülümseyerek hızlıca geri döndüm.
Gönderilen: Musa
“Konuştuğumuz gibi bu sefer hesap benden. Yoksa bozuşuruz.”
Mesajı gönderip telefonu çantama attım.
“Kalkalım mı?”
Sandalyeye daha da kuruldu.
“Neden?”
“E, hazırlanmam lazım. Musa ile yemeğe çıkacağım.”
“Daha konuşmadığımız şeyler var.”
Masanın üzerindeki kâğıtları topluyordum.
“Ne gibi?”
Biraz düşündü.
“Ailelerimize ne zaman söylemeliyiz, ne zamandan beri bir ilişkimiz var mesela… şey…”
“Ney?”
Cevap veremeyince daha fazla köşeye sıkıştırmak istemedim. İkimiz için de çok yoğun bir gündü. Bugünlük kotamı doldurmuştum. Bunları sindirip kalan detayları yarın konuşabilirdik. Ama Tarık bunu kabul etmeyeceği için onu oyalamak ve başımdan şimdilik atmak adına bir şeyler geveledim.
“Bunları yolda konuşup düşünürüz, olur mu?”
İsteksizce beni onaylarken ayağa kalktık. Kâğıtları çantama koymuştum. Masada bir şey unutmadığımdan emin olmak için son kez kontrol ettim. Kasaya doğru ilerlerken belimden nazikçe tutup beni çıkışa doğru yönlendirdi.
“Tarık, hesabı ödemedik.”
“Sorun yok. Şimdi direkt eve mi bırakayım seni yoksa uğramak istediğin bir yer var mı?”
Şaşkınca ona bakıyordum. Böyle bir hareketten etkilenmiş olamazdım, değil mi?
“Zahmet olmazsa eve bırakabilirsin.”
“Nerede buluşacağınız belli mi?”
Ben de gerçek bir nezaket sanmıştım bu tavrı. Ağzımdan laf almaya çalıştığı içinmiş. Gözlerimi kısarak ona baktım ama fark etmedi onu ayıpladığımı.
“Evet, geçmişi keyifle yâd edebileceğimiz bir yere.”
Kafasını sallarken, “Geçmişi keyifle yâd edeceğiniz yer.” diye tekrarladı beni.
Başımı onaylarcasına salladım. Bir şey demeden kapımı açtı.
“Teşekkür ederim.”
Gerçekten anı anını tutmuyordu. İkizler burcu muydu Tarık? Hangi ay doğduğunu hatırlamıyordum. Günü 21 ya da 12 miydi? Bilemiyorum. Bunları da öğrenmem gerekiyordu. Kafamın içinde not defteri sekmesini açıp yazdım bunu. Listeye eklenecek çok şey vardı. Gerçi Tarık'ın dediği gibi zamanla öğrenilecek şeylerdi bunlar. Önceliğimiz yavaş yavaş çevremizin kulağına ilişkimizi duyurmaktı. Ben buna ilk adımı atacaktım, Tarık'ın da atması gerekiyordu.
“Bu akşam işin var mı?”
“Hayır, yok.”
“O zaman Mert'le bir akşam yemeği yiyin.”
Aydınlanan yüzü soldu.
“Neden?”
“Yakınsınız değil mi Mert'le?”
“Liseden beri kesmedik arkadaşlığımızı.”
“Harika! Bu akşam Mert'i yemeğe çıkartıp bizden söz et o zaman.”
Arabayı kenara çekti.
“Yapamam!”
“Neden?”
Sorum karşısında donup kaldı. Ben ona şaşırmış ve sorgular bir şekilde bakarken o göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Kem küm etmesi dışında doğru düzgün cümle kuramıyordu. Az önce ortamı yöneten adam değildi sanki. Net İkizlerdi.
“Nedeni yok. Mert'e neden bahsedelim durduk yere ilişkimizden?”
Ciddi miydi?
“Tarık, yavaş yavaş insanlara bunu söylemeliyiz. Bu adamla yakın değil misin sen?”
“Yakınım ama bu kadar erken bilmesine gerek yok. Biraz zamana yaymamız lazım.”
“Tarık, ne saçmalıyorsun Allah aşkına? Sanki karını bırak da beni al diyormuşum gibi absürt tepkiler veriyorsun.”
Kemerini çıkartıp bana doğru döndü.
“Bilmediğin şeyler olabilir.”
Gerçekten sıkkın bir ifadeyle bakıyordu yüzüme. Ben de kemerimi çıkartıp ona döndüm. Bu tepkiler çok onluk durmuyordu. Tahmin ettiğim şey olamazdı değil mi? Yok canım, olsa fark ederdim. Sonuçta lisede o kadar zaman geçirmiştik. E, bunların kız arkadaşları da olmuştu. Kendimce kontrol etmem gerekiyordu.
Oturduğum yerden biraz doğrulup Tarık'a yaklaştım. Öne eğik başını ellerimle tutup kendime çektim. Aramızda bir nefeslik mesafe bırakmıştım. Bakışları yüzümü şaşkınca tararken sesimi yumuşattım. Baş parmağımla yanağını okşarken nefesini tutmuştu adeta.
“Aslında liseden beri birbirimize olan ilgimizi şimdi fark ediyorum.”
Yutkundu. Gözlerinin içi titriyordu.
“S-Seda!”
Yanağını okşadığım parmağımı dudağının üzerine örttüm. Gözleri dudaklarıma kaydıktan sonra yavaşça kapanıp açıldı. Susmuştu.
“Şimdi eminim birbirimize olan sevgimizden…” Gözlerimi kıstım. “Çok mu klişe oldu?”
Afallamıştı. “Ne?”
“Bunlar Mert için ortak yalanımız olsun diyecektim ama çok klişe oldu.”
Az önceki bakışlarının yerini belli belirsiz bir kırgınlık alırken, “Mert'e bu cümleleri kuramam.” dedi.
Sanırım tahminimde haklıydım. Zaten yakışıklı erkeklerin çoğunun tercihi bu yöndeydi. Lafı dolandırmaya gerek yoktu.
“Gay misiniz?”
Gözlerini devirip dudağının üzerinde belli belirsiz tuttuğum baş parmağımı ısırdı. Hızlıca elimi çekip omuzuna sertçe vurdum.
“Ne yapıyorsun?”
“Seni uyandırıyorum. Ben de diyorum ki bu bana niye böyle yaklaşıyor.”
Parmağımı elimle ovuştururken ters ters ona baktım.
“Kötü bir şey demedim ya. Sabahtan beri kendini naza çekip duruyorsun diyemem diye. İki ayda da birine evlenme teklifi etmişsin zaten. Herhâlde gayler beni de paravan olarak kullanacaklar diye düşündüm.”
Gözlerini kısıp beni ayıplarcasına baktı. “Zihninin içi bazen çok tuhaf olabiliyor.”
“Gay değil misiniz?”
Sesi biraz sinirli çıktı. “Sence gay miyim?”
Omuz silktim. “Benim her aşka saygım var. Hem çok da inanasım gelmedi sana.”
Hızlıca üzerime doğru eğildi. Geri kaçacakken eliyle ensemi tutup kafasını kafama yaklaştırdı. Az önceki gibi bir nefeslik mesafe vardı aramızda ama bu sefer şaşkınca izleyen taraf bendim. Tane tane, hafif öfke sezdiğim sesinin nefesi dudaklarıma çarpıyordu.
“Gay olmadığıma dair illa bir kanıt mı istiyorsun?”
İstemeden yutkundum. Omzuna vurup kendimden iterken, “Salak salak konuşma.” dedim.
Benden uzaklaşırken gülüyordu. “Kişisel alanımı ilk ihlal eden sendin.”
Haklıydı. Gözlerimi devirip sırtımı koltuğa yasladım. Ama onun anlamadığı şey Mert'in cidden burada önemli olduğuydu, en az ailelerimiz kadar. O yüzden her şeyi düşünüyordum. Beni bunun için suçlayamazdı. Ağzıma metalik bir tat gelince fark ettim dudak etimi yediğimi. Stres anında istemeden yaptığım bir şeydi. Ne demeye Mert'le bu kadar yakınlardı ki? Hem üçlü bir gruptuk, beni dışlayıp on iki yıl boyunca güllük gülistanlık bir hayat yaşamaları da çok kırıcıydı. Tek problem ben miydim? Tek yaptığım onları sevip değer vermekti. Gördüğüm muamele, on iki yıl sonra sözleşmeli nişanlılık! Onu bile ben teklif etmiştim.
Tutamadım kendimi. “Mert zor bir bölüm oyunumuz için. Fazlasıyla da akıllı bir çocuk. Annemleri, Musa'yı vesaireyi kandırmak kolay. Mert çok zor olacak. Keşke gay olsaydın.”
Oflayan Tarık'a baktım. “Mert'i takma kafana.” dedi.
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“Herkesin bir görevi yok mu? Eğer Mert'i bana bıraktıysan, bu işi oldu bil.”
Gözleri dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerimle buluştu.
“Fazla kafa yorma. Tamam mı?”
“Tamam.”
Mecbur tamamdı. Tarık tekrar yola çıkarken kafamın içindr birbirine dolanmış tilkilerimin kuyruklarını çözmeye çalışıyordum. Gevşek buğday tipli bir çocuk tüm planı bozacaktı. Diğer gevşek kumral çocuk da bana rahat olmamı söylüyordu. Şu an oturup ağlasam yeriydi. Tarık'ın Mert'e söylemesinden sonra mı Musa'yla buluşsaydım? Eğer Mert yalanımıza inanmazsa Musa'ya bu konuyu hiç açmazdım.
“Kaç gibi buluşursunuz?”
“Bilmem, arayıp sorayım mı?”
Kafamla onayladım. O da hemen Mert'i aradı. İkinci çalışta telefonu açtı.
“Alo.”
“Hayatım, sen miydin?”
Kaşlarım havalanırken Tarık gayet tepkisizdi.
“Akşam yemeğe çıkalım mı?”
“Sorun ne, aşkım?”
İstemeden genizden gelen bir kıkırdama sesi çıkardım. Tarık ters ters bana bakıp telefona döndü.
“Si…” Boğazını temizledi. “Başlatma aşkına, bir şey hakkında konuşmamız lazım.”
Sesi uzaktan geliyordu.
“Üzgünüm, sevgilimle özel bir konu hakkında konuşacağım, izninizle hanımlar.” Birden ciddileşti. “Hayırdır, bir sorun mu var?”
“Yok ya. Sadece bilmeni istediğim bir mesele var, onun hakkında konuşalım dedim. Kaç gibi müsaitsin?”
“Kalbi kırılmış bir erkeğin teselli süresi birkaç saattir. Buradaki hanımlarla görüşmem bir iki saate biter, akşam yedi sekiz gibi buluşalım.”
“Tamam.”
Dramatik bir şekilde bağırdı.
“Ayrılamazsın benden…”
Tarık telefonu kapatmıştı. Ağzım açık bir şekilde ona bakıyordum. O biraz mahcuptu. Düşünmeden dudaklarımdan akıp gitti cümle:
“Sen böyle biri değilsin, değil mi?”
“Sence? Böyle biri olsam annemin bulduğu görücü usulü kıza ikinci ayda evlilik teklifi eder miydim? Ya da geçmişteki lise arkadaşımın sahte ilişki teklifini kabul eder miydim?”
İlk örnek yeterliydi. Beni araya neden katıyordu? Mert her zamanki çapkın Mert'ti. Ürkütücü herif! Onun yüzünden bir de strese giriyordum ama haklıydım. Böyle çakal insanlar her şeyin kokusunu alırdı.
“Aklına kötü bir şey gelmesin. Sadece ilgi görmeyi seviyor, biliyorsun. Lisede de böyleydi. Tabiatında var.”
“Yine de hoş değil. Gelecekteki eşine üzülüyorum. Bir de anlamadığım şekilde sen bu çocuğa bizi söylemekten çekiniyorsun. Herifteki rahatlığa bak.”
Duymamazlıktan geldi.
“Evin önüne kadar mı bırakayım?”
“Evin önüne biraz yanaş. Belli belirsiz arabanı görsünler ki varlığından haberleri olmaya başlasın.”
Gözümü ondan ayırmadım. Tamam, bugün cidden çok yoğun geçiyordu. İkimiz de aşırı yorulmuştuk ama duymazdan mı geliyordu beni yeniden? Arabayı kenara çekene kadar diktim gözlerimi yüzüne.
“Ne oldu?”
“Konu hoşuna gitmeyince duymazdan mı geliyorsun, yeni huyun mu bu?”
“O nereden çıktı?”
“Aptalı oynama, Tarık. İkidir yapıyorsun bunu. Hoşuma gitmemeye başladı.”
Tam inmek için kapıyı açacaktım, kapıları kilitledi. Ona dönüp ne yaptığını sorarcasına baktım.
“Ne diyeceğimi bilemediğim için cevap vermiyorum. Neden bir ima arıyorsun her hareketimde?”
“İma aramak değil bu. Aynısını ben sana yapsam sen de rahatsız olursun.”
“Olmam!”
“İllaki olursun.”
Kaşları havalandı. “Sana laf anlatmak gerçekten mesai gerektiriyor Seda.”
“Abartma Tarık, insanlık namına empati yeteneğini geliştirmen için rehber olmaya çalışıyorum sana.”
Gözlerini devirip kapı kilidini açtı. “Ciddiyetle dikkate alacağım, Miss Empati.”
Bu sefer cevap vermeyen bendim. İnip kapıyı biraz sertçe kapattım. İç dünyasında ne yaşıyordu bu çocuk?
Eve girdiğimde kimse yoktu. Boşu boşuna kapının önüne kadar getirtmiştim Tarık’ı. Çantamdaki telefonumu ve belgeleri çıkarıp odama geçtim. Saat daha altıydı. Sözleşmeyi hazırladığımız kâğıdı katlayıp başucumdaki kitabın arasına sıkıştırdım. Kimse kitaplarıma habersiz dokunmazdı. Diğer dosyalanmışları da çekmeceme koydum. Artık güzel bir duş alabilirdim.
ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ•̫͡•ʕ•̫͡•ʔ•̫͡•ʔ
Merhaba arkadaşlar, beğeni ve yorum aldığım hâlde bunların görünmeme nedenini anlamıyorum. Destek ekibine yazdım; umarım en kısa sürede çözülür ve o güzel yorumlarınızı okuyabilirim. Desteğiniz için teşekkür ederim! Peki, bu bölümü nasıl buldunuz? 🌻
