Kayıt Dışı kitap kapağı

6. bölüm / 6

Kayıt Dışı

Bölüm 6-Gidecek bir yer

Vaveyla Yazarı: Elif Nergiz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 6-Gidecek bir yer

Kapının önünden ne kadar süre ayrılmadan durduğumu bilmiyordum. Belki birkaç dakika, belki de çok daha uzun bir süre. Bildiğim tek şey, o kapının ardında artık bana cevap verecek kimsenin olmadığı düşüncesine alışamadığımdı.
Elimi kapı koluna uzatmadım.
Duru’nun odasına daha önce girmiştim. İçeride ne olduğunu, eşyalarının nasıl durduğunu biliyordum. Ama bilmek, oraya her girdiğimde aynı şeyleri hissetmeme engel olmuyordu. Oda hâlâ onun odasıydı. Eşyaları hâlâ oradaydı. Fakat bütün bunlar, onun geri döneceği anlamına gelmiyordu.
İşte en çok da bu düşünce canımı yakıyordu.
Sonunda arkamı döndüm.
Koridordan geçip kendi odama girdim. Kapıyı kapatmadım. Yatağın kenarına oturdum ve ellerimi dizlerimin üzerine bıraktım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Eskiden böyle zamanlarda annemin yanına giderdim. Bazen hiçbir şey anlatmadan yanına otururdum, bazen de başıma gelen en küçük şeyi bile uzun uzun anlatırdım. Annem de dinlerdi.
Şimdi ona anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki…
Ama annem yoktu.
Başımı öne eğdim. Ağlamamak için kendimi tutmaya çalıştım. Sanki biraz daha dayanırsam bir şeyler düzelecekmiş gibi davranıyordum. Oysa gözyaşlarımı tutmak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sadece içimde birikenleri daha da ağırlaştırıyordu.
Yatağa uzandım. Tavana baktım.
Bir zamanlar odam bana dünyanın en güvenli yeri gibi gelirdi. Kapımı kapatır, derslerimi çalışır, bazen kitap okur, bazen de gelecekle ilgili hayaller kurardım. LGS'yi kazanacaktım. İstediğim okula gidecektim. Belki ileride başka bir şehirde okuyacaktım. Annemle babamın gurur duyacağı bir hayat kuracaktım.
Bunların hepsi hâlâ mümkün müydü, bilmiyordum.
Şimdi geleceği düşünmek bile tuhaf geliyordu. Çünkü ben daha dün denebilecek kadar yakın bir zamanda, birkaç gün sonra ailemle birlikte ne yapacağımızı düşünüyordum. Şimdiyse önümdeki günü nasıl geçireceğimi bile kestiremiyordum.
Bir de anneannem vardı.
Onun söylediklerini unutamıyordum. Beni bırakmak istemediğini biliyordum. Bunu söylerken gözlerindeki çaresizliği de görmüştüm. Ama istemekle yapabilmek aynı şey değildi. Ya gerçekten bana bakamazsa? Ya bir gün eşyalarımı toplayıp başka bir yere gitmek zorunda kalırsam?
Kendi evimde kalıp kalamayacağımı düşünüyordum.
İnsan, bir evin kendisine ait olduğunu bilmek için onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşmak zorunda kalmamalıydı.
Gözlerimi kapattım. Bir süre öylece yattım. Ne uyuyabiliyor ne de kalkacak gücü kendimde bulabiliyordum. Ev sessizdi. Bu sessizlik, alıştığım sessizliğe benzemiyordu. Eskiden evde kimse konuşmasa bile birilerinin varlığını hissederdim. Mutfaktan gelen küçük bir ses, koridorda yürüyen birinin ayak sesleri, televizyondan yükselen bir konuşma…
Şimdiyse evin her köşesi bana eksik bir şeyleri hatırlatıyordu.
Bir süre sonra kapının hafifçe tıklatıldığını duydum.
“Hilal?”
Anneannemin sesiydi.
Hemen doğruldum. Sesimi toparlamaya çalışarak cevap verdim.
“Efendim, anneanne?”
“Uyuyor musun kızım?”
“Hayır.”
Kapım biraz daha açıldı. Anneannem içeri girdi. Yüzü yorgundu. Sanki birkaç saat içinde olduğundan daha yaşlı görünmeye başlamıştı. Kapının yanında durup bana baktı
Yanıma geldi ve yatağın kenarına oturdu. Bir süre konuşmadı. Ben de konuşmadım. İkimiz de birbirimize söyleyecek şeylerimiz olduğunu biliyorduk ama hangisinden başlayacağımızı bilmiyorduk.
“Biraz olsun bir şeyler yemelisin,” dedi sonunda. “Böyle kendini daha kötü hissedersin.”
“Sonra yerim.”
Anneannem itiraz etmedi. Elini omzuma koydu. O an, onun da benim kadar çaresiz olduğunu düşündüm. Benden büyük olduğu için her şeyi çözebileceğini sanmıştım belki de. Oysa o da annesini, yani kendi kızını kaybetmişti. Benim acımı dindirmeye çalışırken kendi acısını nereye koyacağını bilmiyor olabilirdi.
Anneanne,” dedim.
“Efendim?”
Bir an duraksadım.
“Sen iyi misin?”
Soruyu sorduğum anda yüzündeki ifade değişti. Gözlerini kaçırdı. Bana iyi olduğunu söylemesini bekledim. Büyüklerin yaptığı gibi, ne kadar zor olursa olsun her şeyin üstesinden geleceklerini anlatmasını istedim.
Ama anneannem yalnızca başını eğdi.
“İyi olmaya çalışıyorum kızım.”
Bu cevap, duymayı beklediğim cevaptan daha ağırdı.
Elini tuttum. Parmakları benimkilerin arasında küçücük kalmıştı. Çocukluğumdan beri bana sarılan, başımı okşayan, hasta olduğumda başucumda bekleyen ellerdi bunlar. Şimdi ben onun elini tutuyordum. Onu teselli edebilecek bir söz bulmaya çalışıyordum.
Bulamadım.
“Ben sana yük olmak istemiyorum,” dedim sonunda.
Anneannem başını hızla kaldırdı.
“Öyle konuşma.”
“Ama…”
“Hayır, Hilal. Bunu söylemeni istemiyorum.”
Sesi sert çıkmıştı. Hemen ardından yüzündeki sertlik dağıldı. Elimi iki avucunun arasına aldı.
“Sen benim torunumsun. Bana yük değilsin.”
Gözlerim doldu. Bakışlarımı kaçırdım.
“Peki ya sana bakamazsan?”
Anneannem sustu.
İşte korktuğum şey buydu. Sorunun cevabını duymaktan korkuyordum ama sormadan da duramıyordum.
“Ben de bilmiyorum,” dedi bir süre sonra. “Her şeyi nasıl yapacağımı bilmiyorum. Ama bir yol bulmak için uğraşacağım.”
Başımı salladım. Onun bana yalan söylemesini istemiyordum. Bana her şeyin kolay olacağını söylemesini de istemiyordum. Yalnızca yanımda kalmasını istiyordum.
Bunu söyleyemedim.
Çünkü bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi dile getirmesi bile zor oluyordu.
Anneannem bir süre daha yanımda oturdu. Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Biraz dinlen. Ben mutfağa geçiyorum. Acıkırsan seslenirsin.”
“Tamam.”
Kapıya doğru yürüdü ama çıkmadan önce durdu.
“Hilal?”
Başımı kaldırdım.
“Duru’nun odasına girmek zorunda değilsin. Ne zaman hazır hissedersen o zaman girersin.”
Boğazım düğümlendi.
“Ya hiç hazır hissetmezsem?”
Anneannem cevap veremedi. Yalnızca bana baktı. Ardından yanıma gelip alnımdan öptü ve odadan çıktı.Kapı arkasından kapandığında yeniden yalnız kaldım.
Bir süre sonra yataktan kalkıp masama gittim. Üzerinde yarım kalmış ders kitaplarım vardı. Birkaç gün önce çözmeye çalıştığım sorular, kenarına notlar aldığım defterim, kalem kutum… Hepsi yerli yerindeydi.
Defterimi açtım.
Sayfanın üst tarafında kendi yazımla bir tarih vardı. Altında da çözmeye çalıştığım sorular. Birinin yanına küçük bir yıldız çizmiş, tekrar bakmam gerektiğini not etmiştim.
Parmağımı yıldızın üzerinde gezdirdim.
O gün bu soruyla uğraşırken en büyük derdim cevabı bulamamaktı. Şimdi o kadar küçük bir mesele gibi geliyordu ki…
Defteri kapattım.
Ders çalışmam gerektiğini biliyordum. Sınavım, okulum, geleceğim vardı. Ama bunların hepsi sanki başka birine aitmiş gibi uzakta duruyordu. Birkaç gün önceki Hilal hâlâ o masada oturuyor, soruları çözmeye çalışıyordu. Ben ise onun yerine geçmiş ama nasıl yaşayacağını bilmeyen biriydim.
Pencereye yaklaştım. Dışarıda hava yavaş yavaş kararıyordu. Camın önünde durup sokağa baktım. Her şey normal görünüyordu. İnsanlar evlerine dönüyor, arabalar geçiyor, uzaktan çocuk sesleri duyuluyordu.
Dünya, benim başıma gelenleri umursamadan devam ediyordu.
Buna kızmak istedim.
İnsanlar nasıl yürüyebiliyor, nasıl konuşabiliyor, nasıl gülümseyebiliyordu? Benim içimde her şey durmuşken onlar nasıl normal hayatlarına devam edebiliyordu?
Sonra kendime kızdım. Onların benim yaşadıklarımı bilmesi gerekmiyordu. Hiç kimse, sırf ben acı çekiyorum diye hayatını durdurmak zorunda değildi.
Yine de bu düşünce yalnızlığımı azaltmadı.
Pencerenin önünden ayrıldım. Koridora çıktığımda mutfaktan tabak sesleri geliyordu. Anneannem bir şeyler hazırlıyordu. Yanına gitmeyi düşündüm ama gözüm istemsizce Duru’nun kapısına kaydı.
Daha önce o odaya girmiştim. İçindeki her eşyanın bana ne hissettirdiğini de biliyordum. Yine de kapalı kapının önünden geçmek kolay değildi. Sanki kapının ardındaki sessizlik, evin geri kalanından daha ağırdı.
Bir süre kapıya baktım.
İçeri girmek istemediğimden değildi yalnızca. İçeri girmenin bana hiçbir cevap vermeyeceğini biliyordum. Eşyaları oradaydı ama Duru yoktu. Bir odaya bakarak bir insanın nerede olduğunu öğrenemezdim
Elimi kapı koluna uzatmadım.
Bugün değil.
Kendime bunu söyledim.
Bugün değilse yarın mıydı? Yoksa başka bir gün mü? Bilmiyordum. Kendime bir tarih vermek istemedim. Çünkü artık hiçbir şeyin ne zaman olacağını bilmiyordum.
Mutfaktan anneannemin sesi geldi.
“Hilal, yemek hazır kızım.”
“Geliyorum.”
Masaya oturduğumda önümde bir tabak yemek vardı. Anneannem karşıma geçti. İkimiz de bir süre sessizce oturduk. Çatalımı elime aldım ama yemek yiyemedim.
Anneannem bunu fark etti. Yine de ısrar etmedi. Kendi tabağına baktı, sonra bana.
“Yarın bazı işlerle ilgilenmemiz gerekecek,” dedi dikkatlice.
Çatalımı bıraktım.
“Ne işi?”
Bazı evraklar var. Onları halletmemiz gerekiyor.”
Başımı salladım. Ne tür evraklar olduğunu sormadım. Şu anda bilmek istemiyordum. Birilerinin benden bir şeyler isteyeceği, bir yerlere gitmem gerekeceği düşüncesi bile yorucuydu.
“Benim de gelmem gerekiyor mu?”
“Gereken yerlerde beraber gideriz.”
Yemeğime baktım. Birkaç lokma almaya çalıştım. Anneannem de sessizce yemeğini yemeye devam etti. Onun yüzündeki yorgunluğu görüyordum. Bazen gözlerini kapatıyor, sanki başı ağrıyormuş gibi şakaklarına dokunuyordu.
“Dinleneceğim.”
“Gerçekten mi?”
Bu kez hafifçe gülümsedi.
“Gerçekten.”
O gülümsemeye karşılık vermeye çalıştım ama yüzümde nasıl bir ifade oluştuğunu bilmiyordum.
Yemekten sonra tabakları kaldırmasına yardım etmek istedim. Önce kabul etmedi. Sonra birlikte mutfağı toparladık. Küçük işler yapıyorduk; tabakları yerlerine koyuyor, masayı siliyor, kalan yemekleri kaldırıyorduk. Bunların hiçbirinin içimizdeki eksikliği gidermediğini ikimiz de biliyorduk. Ama en azından ellerimiz meşgulken düşüncelerimiz biraz olsun yavaşlıyordu.
Gece olduğunda odama döndüm.
Yatağıma uzandım ama ışığı kapatmadım. Karanlıkta kalmak istemiyordum. Bir süre duvarı izledim. Sonra telefonumu elime aldım. Ekranda hiçbir şey yoktu. Arayabileceğim, bana her şeyin eskisi gibi olacağını söyleyebilecek birini düşünmeye çalıştım.
Aklıma annem geldi.
Onu arayamayacağımı biliyordum. Yine de parmaklarım telefonun üzerinde hareketsiz kaldı.
Telefonu bıraktım.
Yastığımı kendime çektim ve yüzümü ona gömdüm. Sessizce ağlamaya başladım. Bu kez kendimi durdurmaya çalışmadım. Kimseye güçlü görünmek zorunda değildim. Odada yalnızdım ve kimseye iyi olduğumu kanıtlamam gerekmiyordu.
Annemin sesini hatırlamaya çalıştım. Bana seslenişini, bir şey anlatırken arada sorduğu soruları, bazen aynı şeyi iki kez söyleyince verdiği tepkiyi…
Babamın gülüşünü düşündüm.
Sonra Duru’yu.
Onunla en son konuştuğumuz anı hatırlamaya çalıştım. Aklıma gelen her ayrıntıya tutunmak istiyordum. Sesine, yüzüne, bana bakışına… Sanki hatırlamayı bırakırsam onu ikinci kez kaybedecektim.
Gözlerimi kapattım.
Yarın ne olacağını bilmiyordum. Anneannemin bana bakıp bakamayacağını, bu evde ne kadar kalabileceğimi, hayatımın nasıl devam edeceğini bilmiyordum.
Bildiklerim çok azdı.
Annemle babam yoktu.
Duru yoktu.
Anneannem yanımdaydı ama onun da gücü sınırsız değildi.
Ve ben, bütün bunların arasında nasıl ayakta kalacağımı öğrenmek zorundaydım.
Yorganı üzerime çektim. Uyuyabilirsem birkaç saatliğine düşünmeyi bırakabilecektim. Belki sabah uyandığımda her şey yine aynı olacaktı. Belki de yeni bir sorunla karşılaşacaktım. Bunu düşünmek istemedim.
Işığı kapatmadan önce kapıya son kez baktım. Duru’nun odası koridorun öteki ucundaydı. Kapısı kapalıydı. Onun arkasında ne olduğunu bilmeden uyumak zorundaydım.
İçimden, kimsenin duymayacağı kadar sessiz bir sesle konuştum.
Ben hâlâ buradayım, Duru.
Cevap gelmedi.
Gözlerimi kapattım.
O gece uyuyup uyumadığımı bile hatırlamıyorum. Yalnızca sabaha karşı bir ara, evin içinden gelen belli belirsiz bir sesle gözlerimi açtığımı hatırlıyorum. Bir kapı kapanmıştı sanırım. Ardından yeniden sessizlik olmuştu.
Başımı yastığa çevirdim.
Yeni bir gün başlayacaktı.
Ama ben henüz dünkü günün içinden çıkamamıştım.

🌙

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.