5. bölüm / 6
Kayıpların Ormanı5. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.303 kelime
- 2 2. Bölüm3.257 kelime
- 3 3. Bölüm3.294 kelime
- 4 4. Bölüm3.272 kelime
- 5 5. Bölüm2.588 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm3.524 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
~
Sordum ona, “Bu hayattaki en ağır şey nedir?”
“Özlem,” dedi yaşlılıktan kırışmış ellerini birbirine sardı. “Çok ağır, taşıyamazsın onun yükünü.” Bir süre susup ekledi. “Bir de unutmak. Unutursan ya cenneti yaşarsın ya da cehennem ateşinde kavrulursun.”
~
Hatırlamıyorum... Bir şeyeler var bana unutturan. Hatırlamam gerekenleri hatırlamıyorum. Kardeşimin yüzünü hatırlayamıyorum... Bu bana acı veriyor. Ona ulaşamıyorum. Zihnimde bir uğultu var. Düşüncelerim kana bulanıyor. Biri var sanki, hafızamın yavaş yavaş siliyor. Bileğimde ince ama derin bir kesik varmış gibi acıyor. Çok acıyor... Acıtıyor.
Dün herkes odalarına çekildikten sonra sadece hafızamı düşündüm. Bir sorun vardı, bunu hissediyordum. Ama ne olduğu çözememiştim. Onları bulmak için çok fazla yol düşünmüş, bazılarını gerçekleştirmiştim. Ama elde tutulur bir bilgi yoktu. Çünkü hatırlamıyordum, yüzlerini, seslerini. Bunun gibi bir çok şey.
Okuldan zil sesi yükselince oturduğumuz yerden ayaklandık. Fırtınadan sonra ilk defa hava ısınmıştı. Çok olmasa bile fark edilecek şekilde ısınmıştı. Uraslar, bu fırsatı kaçırmadı. Şu an olduğumuz teneffüs dahil tüm teneffüslerde bahçede oturduk. Aslında bu fırsatı kaçırmayan tek biz değildik. Çoğu öğrenci dışarıdaydı.
Okul içine girmek için yaklaştıkça kalabalık artıyordu. Yanıma bir beden yaklaştı ilk, sonra omzuma kol atıldı. Kolun sahibine bakınca Kadir olduğunu gördüm. “Ne?”
“Coğrafya hocası bana soru sordu. Bende, Berfin’e sorun dedim.”
Kaşlarım çatıldı anlık, burada benim alakam tam olarak neydi? Devam etmesi için sessiz kaldım. Sessizliğim onu rahatlatmış olmalı. Konuşmasına devam etti.
“Hocanın bana olan takıntısını biliyorsun. Beni rahat bırakması için öyle söyledim. Aslında Uras’a, sorun da diyebilirdim. Ama nedensizce ilk senin ismin geldi aklıma, bende söyleyiverdim.” Soluksuz konuşmasını kesmeden dinledim. Coğrafya dersini ne sever ne de sevmezdim. Zaten artık o dersi görmüyordum. Geçen senelerde de böyle bir konuya baktığımda kalıyor, sınavlara ezber yaparak giriyordum.
“Yalnız sorduğu sorunun konumuzla alakası da yok. Adam biraz garip.”
“Konu ne?” Diye sordum Batu’ya, sanki çok biliyormuşum gibi.
“Politikalar falan filan işte. Dersi kaynatmak istedim, haftaya bugün sözüm olsun o zaman kaynat, dedi.” Batu yeni gelmesine rağmen ortama çok çabuk uyum sağlamıştı. Sosyal bir kişiliğe sahipti. Önümüzden geçen dokuzuncu sınıf bir çocuk Batu’ya selam verdi. Bu söylediklerimi kanıtlıyordu.
“Ben sayısalım,” dedim, dik dik bakarak. “Haberin yoksa, söyleyeyim bilgilen.” Batu, konudan konuya atladığı için sorunun konusunu net olarak bilmiyordum. Yapacak bir şey yoktu. Bir şeyler gevelerdim. Boş derslerimize girerdi coğrafya hocamız. Eğlenceli bir kişiliğe sahip olduğu için herkes onu severdi. Bugün bir boş dersimiz vardı.
“Yaparsın sen ya,” omuzuma peş peşe vurdu, Kadir. “Aslansın sen, aslan.”
Gitmesi için elimi salladım. Uras neredeydi? Gelip Kadir’i benden uzaklaştırmalıydı. Kardeş kıskançlığına girmiş olması lazımdı.
Yokluğunu hissedince bakındım etrafıma. Bulamayınca, “Elalar nerede?” Diye sordum Batu’ya. O da yeni farkına varmış gibi arkasına baktı. Sonra omuz silkip yoluna devam etti. Ben de umursamadan ilerledim. Çıkarlardı elbet bir yerlerden.
Son ve boş ders olduğu için mutluydum ama coğrafya hocası bana soru soracak olduğu içinde mutsuzdum. Sözel dersler neden bu kadar sıkıcıydı.
Kalabalıktan zar zor kurtulup sınıfa ulaşmıştım. Sırama geçtiğim de Derin ve Alp kapıda belirmişlerdi. Gülüp, şakalaşırken geliyorlardı sıralarına. Aslında bakarsak Uras ve ben de öyleydim. Sadece ben duygularımı dışa yansıtmıyordum. Yine de onlara karşı önyargılarım vardı. Neden bilmiyordum, sadece vardı işte. Her şey zamana bağlıydı. Zaman geçer sen insanları tanırsın, insanlar seni.
Sonra da ortadan kaybolurlar, işte bu kadar... Birisini ya da birilerini kaybetmek o kadar zor değildi. Bir saniye... Belki de bir uykuya bağlıydı her şey. Saf ve masum bir uykuya...
Önümde ki yerlerine geçtiklerinde, sınıf kapısında coğrafya hocası belirdi. Tek isteğim soru saçmalığına girmemesiydi. Her zaman ki umursamaz ama aceleci tavrıyla geçti öğretmen masasına. Sınıfta sessizlik oluşurken, gözleri her bir sırada gezinip üzerimde durdu.
Eliyle beni işaret etti. “İsmin ne?”
“Berfin.” Dedim, dümdüz sesimle.
“Kadir’in dediği Berfin mi?”
Olumlu anlamda salladım kafamı. Gözleri benden ayrılıp sınıfı izledi yine. Sonra yeniden beni buldu. “Sen, soruma cevap ver.” Soruyu sormasını bekledim. “Kuzgun ve kurt arasında nasıl bir ilişki vardır?”
Sebebini bilmediğim bir kramp girdi mideme. Rahatsız edici bakışlardan dolayı olmalıydı. “Kurt avcı, kuzgun yol göstericidir,” dedim, mideme giren krampı görmezden gelemeye çalışırken. “Kuzgun, insan sesi dahil yirmiden fazla sesi taklit edebilir. Kurt ulumasını taklit ederek avın yerini söyler,” Tüm sınıf bana bakıyordu. Açık olmak gerekirse bu rahatsız ediciydi. Sosyal anksiyetem yoktu ama gözlerin üzerimde olmasını hoş karşılamıyordum. “Sonuç olarak aralarında iyi bir bağ vardır.”
Arkama yaslanırken, arkasını dönerek beni dikkatle dinleyen Alp ile göz göze geldik. Çektim gözlerimi, kahve gözlerinden. Benim aksime o gözlerini çekmedi. Bir süre daha baktı.
Hoca, bu konu hakkında bilgi sahibi olmamı beklemiyordu sanırım. Yüzündeki şaşkın ifadesi bunu açıklıyordu. Ben de kendimden bunu beklemiyordum. Nereden öğrendiğimi bile bilmiyordum. İşin garip tarafı ben hayvanlarla alakalı kitap veya dergi okumamıştım. Belgesel izlemezdim zaten, televizyona elimi sürmezdim. Başıma bir ağrı saplandı. Midemde ki kramp varlığını biraz daha belli etti.
“Nereden biliyorsun sen bunları? İlgin var mı böyle konulara? Okulun yarısı cevap vermemişti bu soruya.”
Daha fazla uzatmak istemedim. Bir an önce köşeme çekilmek istedim. “Dergide okumuştum.”
İyi düşün Berfin. Seni rahatsız ediyor. Bir şey var bunda. Kötü, zihnine kötü. Etkiliyor seni, geçmişi var bunun. Hatırla.
Tatmin olmuş bir bakış attı. Önündeki defteri kendisine çekerken kalem istedi. Benden uzaklaşan ilgi ile rahatladım. İçim de garip bir his yer edindi ama. Rahatsız ediyordu beni. Yerimde kıpırdandım istemeden. Bu konun beni rahatsız noktası vardı. Ben her ne kadar hatırlamasam da...
🖤
Ayağım, önüme gelen minik taş parçasına vuruyor. Bana göre yumuşak, taşa göre sert bir vuruş. Taş, gelen şiddetin etkisiyle ileriye savruluyor. Benim boşlukta savrulmama benziyor bu. İçimde ince bir acı baş gösterisi yapıyor yine. Bir boşluktan ibaret olmam canımı yakıyor sanırım.
Eve yaklaştıkça bisiklet süren çocukların topluluğu artıyordu. Diğer sitenin çocukları, bizim sitenin çocuklarını kaldırım kenarına oturarak bekliyorlardı. Yanımdan hızla bir kaç bisikletli çocuk geçip gitti.
Evle aramda beş altı metrelik bir mesafe kaldığında bisiklet süren çocukların topluluğu arttı. Aralarından bir tanesi bisikletiyle yanlayarak önümde durdu. Benden bağımsız dudaklarım kıvrıldı.
Önümdeki çocuğa bakınca siması biraz tanıdık geldi. Daha önce de sokakta bir yerde görmüş olmalıydım.
“N’aber güzellik, bayadır görüşemedik.” Dedikten, sonra göz kırptı bana.
Çapkınlığından dolayı dudaklarımdan minik bir kıkırtı döküldü. Hayır, daha sekiz yaşlarında olan bir çocuk bu kadar çapkın olamazdı. “Buyur yakışıklı?” Cevap alınca poz kesmeyi bırakıp indi bisikletinden. Yanıma yüzündeki tatlı gülümsemeyle yaklaştı.
“Hatırladın mı beni?” Ses tonu ve bakışları masumdu. Ben de çok büyük sayılmazdım, ama çocukları güvenli bir yere saklamak isterdim hep.
Onu, hayatımda ilk kez gördüğümü söyleyebilirdim. Üzüleceğini tahmin ettiğim için bunu söylemek istemedim. Alt dudağımı üzgünce büzdüm.“Hatırlayamadım. Ne yapacağız şimdi?”
Yüzü düştü, az önce parmak ucunu tutan eli, elimi umutsuzca bırakıp boynunu büktü. “Tüh, beni hatırlarsın sanmıştım.”
Elim, oldukça yumuşak görünen kahve saçlarına karıştı. “Tamam, ismi söyle artık unutmayayım ben, seni.”
Sözlerim üzerine kafasını eğdiği yerden kaldırıp parıldayan gözlerle baktı.
Masum, çok masum. Kırılmasın kalbi. Unutma onu, Berfin. Unutulmaktan korkan bir çocuğu unutma. Hayal kırıklığı olma ona.
“Gerçekten mi? Önceden de ‘Unutmam ben seni’ demiştin, ama bak unutmuşsun. Hani sen unutulmayı sevmiyordun?”
Sözleri içimi sızlattı. Kalbimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Çoktan bir hayal kırıklığı olmuşum. Moralimin düştüğünü belli etmedim.“Tamam, bir daha unutmayacağım. İsmin ne?”
Umutla gülümseyip yeniden elimi tuttu. “Kuzey. İki ismim var ama sen Kuzey olanını kullan.”
Zoraki gülümsemem yerinde dururken “Hmm,” diye mırıldandım. “Diğer ismin neymiş bakalım?”
“Alp, ama bence Kuzey daha güzel.”
Kaşlarımı kaldırıp düşünüyormuş gibi bir hâl aldım. İsmini sevmemesinin bir sebebi vardır elbet.
“Bence Alp ismi de çok güzel. Hatta anlamı harika. Sen niye sevmiyorsun?”
Biraz düşündü. Omuz silkti ilk önce. “Bilmem, hiç kimse bana Alp demiyor. Annem de, Kuzey diyor hep.” Gözlerin de oluşan minik merak kırıntılarıyla, “Anlamı ne ki?” Diye sordu.
“Kahraman, yiğitler yiğidi demek. Sen çok güzel bir kahraman olursun.” Gözüne gelen bir tutam saçımı geriye ittim. Çocukların saçları niye hep güzeldi? İnsanın durmadan dokunası geliyordu içinden. Sözlerim onu hem şaşırtmış hem de ilgisini çekti.
“Kahraman olamam, çünkü onlar gerçek değildir. Masallara inanmıyorum.”
“Asker, asker olursan kahraman olursun.” Ama sen unutulmaktan biraz fazla korkuyorsun be çocuk. Küçük ben gibi. “Ama asker olursan unutulursun.”
Bakışlarında bir çelişki gördüm. Bir şeyleri tartıyordu sanırım içinde. Sonra arkasını dönüp arkadaşlarına baktı. “Emre, asker olursam beni unutur musun?”
Güvendiği biri var, ne güzel…
Senin de güvendiğin birileri vardı, Berfin. Artık hiçbiri yok.
Emre sinirli bir bakış attı arkadaşına. “Unutmam tabi. Kardeşiz biz, unuttun mu?” Sesi o kadar samimiydi ki ben bile güvenmiştim. Aralarındaki bağ gerçekten güzeldi. Bu bağın bozulmamasını isterdim.
Kuzey, aldığı cevapla memnuniyet içerisinde bana döndü. “Emre unutmazmış beni. Sen unutur musun ki?”
Gözlerindeki masumiyet beni bu kadar incitmemeliydi. Çocuklar beni ciddi manada etkiliyordu. Buruk ama güzel bir gülümsemeyle baktım yüzüne. “Unutmam. En çok ben hatırlarım seni.”
Gözleri parıl parıldı şimdi. “Söz mü?”
Sanırım ben masum değildim. Kimse Söz vermemişti bana. Söz verselerdi keşke bana da... Benim de gözlerim böyle parıl parıl olurdu belki.
Başımı olumlu anlamda salladım, “Söz. Asker sözü.”
Bakışlarındaki güveni görünce kendimi sorguladım. Ne yapmıştım da bana güveniyordu? Nasıl tanışmıştık mesela? Onun için bu kadar önemliysem içinde güzel bir yer edinmiş olmalıydım.
"Ben de seni unutmam. Söz, asker sözü." Dedikten sonra arkasını dönüp indiği bisiklete geri bindi. Yanımdan geçerken bisikletin demirinde takılı olan zili çaldı. Arkalarından el sallayıp önüme döndüm.
Burnumun direği sızladı. Gereksiz bir acı hissediyordum içimde. Doğru diyordu bir kere. Korkardım ben unutulmaktan. Küçükken korkardım.
Adımlarımı hızlandırıp eve yöneldim. Şimdi sokak bomboştu.Cebimden evin anahtarını çıkarttım. Kapıyı açıp içeriye girdim. Dengem kaybolur gibi olunca sendeledim.
“Gerçekten mi? Önceden de ‘Unutmam ben seni’ demiştin ama bak unutmuşsun. Hani sen unutulmayı sevmiyordun?”
Hayır, hatırlama o sözü unut.
hayır,
hayır,
geri alıyorum,
unutma, hiçbir şeyi unutma. Hatırlamıyorsun sonra.
Ayakkabılarımı çıkartırken zorlandım. Midemde bir bulantı, ardından Başımda bir dönme hissettim. Destek alma ihtiyacıyla kapının koluna tutundum. Görüş alanım gittikçe kararırken kulaklarımda oluşan uğultu etkisini arttırdı.
"Abi, beni unutmazsınız değil mi? Annemler hep beni unutuyor, siz unutmayın beni."
Güldü hafifçe. "Unutmayız abim biz seni. Merak etme ben bırakmam seni burada," Yanında oturan bedeni gösterdi. “Benden önce o unutmaz.”
O kadar güzel güldü ki bana o kadar değer verdiler ki kendi ailemden bile çok sevdim onları. Verdiği güven öz abimin Ali değilde o olduğunu sanmama neden oldu. Gerçek ailen biziz deseler abimi tek kalemde silip atabilecek gibiydim. Ama tek kalemde silip atamadım.
Ben abimi tek kalemde silip atamadım ama o, beni bir biblo uğruna tek kalemde parçalara ayırdı. Tek seferde silip attı beni.
Yazık etti bana, çok yazık etti…
Nefeslerim kesik kesikti. Gözlerime çöken sis geriye çekilirken uğultulu sesler işitiyordum. Koluma sarılan elleri hissettim, bedenim sarsıldı ardından. Başım sarsılmanın etkisiyle biraz daha döndü.
Sesler gittikçe netleştiğinde, “Berfin, bana bak.” Dediğini duydum abimin. Sesinde hissedilen bir telaş ve endişe vardı.
“Sarsma bedenini.” Dedi Ahmet abim. Bence de sarsmamalıydı.
Gözlerimdeki sis yavaş yavaş geriye çekildi. Renkler yerine gelince nesneleri ayırt edebildim. Abimler başıma toplanmış bana bakıyorlardı.
“İyi misin?”
Cevap vermedim bir süre abime. Soluklandım. Boğazımın kuruluğu canımı acıttı. “Su verir misin?” diyebildim zorlukla. Bir bardak uzatıldı kısa süre içerisinde. Aldığım gibi içtim suyu. Kuruluk gidince rahatlamıştı boğazım. Sadece başımda büyük bir ağırlık vardı.
“Daha iyi misin?”
Kafamı salladım sadece. Konuşmak istemiyordum. Bugün gerçekten berbattı. Kolumu tuttu abim. “Kalk bir hastaneye gidelim.”
“Yok,” dedim, kısık sesimle. “Öğlen bir şey yemedim. Açlıktan oldu, iyiyim.”
Değilim. Hiç iyi değilim, abi. Sarıp sarmalar mısın beni? Yardım eder misin bana? İyileşmemi sağlar mısın? Yoksa, yine çöpmüşüm gibi atar mısın beni bir kenara?
Kolumu tutan elini ittim. Yerden destek alarak kalkmaya çalıştım ama zordu. Atakan abim elini uzatınca ondan destek alarak kalkabildim. “Ben biraz dinlensem iyi olur.” Cevap vermediler. Ben de bir şey duymak istemiyordum zaten.
Çok şey duymak istiyorum aslında. Beni iyi hissettirecek şeyler duymak istiyorum.Söyler misiniz bana güzel şeyler? Hiç sanmıyorum.
Ölü gibi geçip gittim Atakan abimin yanından. Merdivenin demirlerinden destek alarak çıktım yukarıya. Tükenmiş gibi hissediyordum. Fazlaydı bu bana. Bu yükü taşımak zormuş. Yıllarca taşımak daha zormuş. Odama girip kapattım kapıyı. Üzerimi değiştirmem gerekiyordu. Yatağa kirli kıyafetlerle girmemem lazımdı. Siyah dolabımın kapağını açtım bakışlarım yerdeyken. Bilerek bakmamıştım aynasına. Tükenmiş halimi görmek istemezdim. Ona dayanamazdım, ağlardım belki.
Siyah pijama takımlarından birisini alıp giydim. Okul kıyafetlerimi hiç umursamadan tıktım dolaba. Ayakta durmak beni daha bitkin hale getiriyordu. Yatağıma gelince yorganı kaldırıp girdim hemen altına. Kafamı da kapatacak şekilde örttüm üzerimi.Bacaklarımı karnıma çekip kollarımı etrafıma sardım.
Kendi kendimi sardım.
Gözlerimde sulanma hissi oluşunca sıktım bedenimi. Ağlamamam gerekirdi. Ağlarsam her şey daha da zorlaşırdı. Gücümün bittiğini hisseder dayanamazdım.
Neredesiniz abi? Tam şu an gelseniz. Olmaz mı? Beynimin içinde ki siz yetmiyor bana. Siliksiniz çok... Bir kere görsem sizi, o bile yeter bana.
Sol gözümden biriken yaş akıp gitti. Devamı gelmesin diye sildim hemen. İşe yaramadı. Daha hızlı geldi diğer yaşlar. Çok hızlıydı bir kere. Durduramıyordum. Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Sesim çıkmasın diye elim kapandı ağzımın üzerine. Sıkı sıkı bastırdım dudaklarımı. Duymayayım diye. Ağladığımı duyarsam yıkılırım.
Sorun yok. Her şeyi halledeceğim. O yüzden sorun yok. Ağlamıyorum zaten ben. Gözüme toz kaçtığı için sulanmıştı sadece. O kadar... Titrek bir nefes çıktı dudaklarımın arasından. Gözüm yeniden sulandığında dudaklarım titredi. Ağlama isteğimi durduramamak beni daha kötü etkiliyordu. Hıçkırıklarım artınca ağzımın üzerindeki elimin baskısını arttırdım. İstemiyordum işte ağlamak. Ne diye susmuyordum? Yorgundum, evet. Ama sorun bu değildi. Her yorgun olan ağlar mı ki?
Odanın kapısına vuruldu yavaş. İsmim seslenildi sonra. “Berfin, müsait misin?”
Atakan abimdi gelen. Ses etmedim ağlıyorum diye. Benden ses gelmeyince gider sandım ama gitmedi. Kapım açıldı aksine. Açmamalıydı, hıçkırıklarımı duyardı. Öyle de oldu. “Berfin, bak bakayım bir bana.”
Yorganın üzerinden koluma bir baskı hissettim. Kafamdaki yorgan geriye çekildi. Etrafım biraz aydınlandı. “Ağladın mı sen? Niye ağladın?”
Yüzümü yastığa gömdüm. “Ağlamadım.”
“Ağlamışsın sesinden belli. Söyle bana ne oldu da ağladın?”
Kolumdaki teması gitsin diye kenara kaydım yatakta. “Yalnız bırak beni.” İstemiyordum yanımda, gitmeliydi. Onlar yoksa kimseye de gerek yoktu. Onlar gerçekten yoktu...
Bu düşünce duygularımı alt üst etti. Diğerlerinden daha sesli oldu bu seferki hıçkırmam. Yastığa gömülüydü yüzüm ama sesim çok çıkmıştı.
“Berfin, bana söylesene ne olduğunu. Hadi kalk anlat.”
Koluma dokununca dayanamadım bağırdım. “Git başımdan, git!İstemiyorum! Rahat bırakın beni!” Yorganımı tutup kafamı kapattım yine. Gelmesinlerdi yanıma. Ben hallederim bir şekilde. Zorluyorlar beni. Daha çok ağlayasım geliyor sonra.
“Berfin, ne oldu güzelim?” Abimin sesi doldu kulaklarıma. O da mı gelmişti? Eskiden rahatlatırdı beni. Şimdi hiç rahat değildim ama.
Bu dediğimde yalan, abimin varlığını hissetmek bile rahatlatıyor aslında.
Yorgan çekildi yine. Yüzüme serinlik geldi. Yorganın altında nefesim yüzünden terlemiştim biraz. Kollarımdan tutulup çekilmemle sırtım yataktan ayrıldı. Abimin bir eli kolumdan tutarak dengemi sağladı, diğer eli yüzüme gelen saçlarımı geriye iteledi.
“Niye üzülmüş benim kardeşim?”
“Ağlamıyorum ki ben! Toz kaçtı gözüme.” Ne olduğunu anlamadan ağlamam şiddetlendi.
“Tamam, bir şey yok. Sarılayım mı sana? Rahatlarsın.” Cevabımı beklemeden kolları arasına aldı beni. Başım göğsüne yaslandığında sırtımı sıvazlamaya başladı.
“Ama,” dedim içli içli. “Sen artık beni rahatlatmıyorsun ki.”
Sırtımı sıvazlayan eli durdu. Gerilen bedenini hissettim. Yabancılaşmıştı abimin kolları bana. Kaç yıl olmuştu beni sarmayalı? Çok olmuş. Dokuz yıl olmuş... Unutmuş beni kolları. Başkalarına alışmış. Ona güven veriyor belli ki. Güvensiz kalmışım ben. Yarım bırakılmışım.
~
Acımdı.
Koca bir yarığımdı.
Kalbime işleyen.
Unutmuşsa kolları beni sarmayı,
Acı bırakmışsa bana,
Durmamalıydı yanımda-
Kalbimde.
Yoksa bana merhameti-
Sevgisi
Hissettirmemeli varlığını.
~
Kim acıtmış küçük kızın kalbini?
Kimse-
Abisi
Kim üzebilir küçük kızı?
Kimse-
Abisi
Kim çok görmüş ona sevgiyi?
Kimse-
Abisi
Kendisinde yerin olmadığını hissettirmişse biri,
Kalma,
git diyorsa,
kalmayı değil, gitmeyi dene.
~
“Özür dilerim.” Eli ensemden daha çok kendisine çekti beni. Sesi de titrek çıkmıştı sanki. “Kim rahatlatıyorsa seni, o kişi gibi düşün beni. Tamam mı abim?”
Düşünemem abi. Hatırlamıyorum ki yüzlerini. Hangi günahımın cezasını kesiyorlar bana? Hangi günah bu kadar ağır ki? Çok değil mi bu ceza bana? Sevilmeyen birisi olduğumdan mı? Onlar seviyor ama beni. Yani seviyorlar sanırım...
Ağladım. Çok ağladım. Canım çok acımış demek ki. Çok acıtmışlar beni ondan. Sizi acıtmamışlar ama, çok güzel gülmenizden belli. Bir de özletmişler beni. İçime işlemişler. Onun acısı var daha çok. Ağırmış özlemek. Yükü fazlaymış. Bir Dünya’yı koysan omuzlarıma bu kadar ağır olmaz. Ama özlemek, iki omzun taşıyamayacağı yükteymiş. Benim haddime değilmiş. Hiç değilmiş…
……..
Bölümler biraz geç geliyor ama bu aralar çok yoğunum, kusura bakmayınnn
Bir de kitap şu anda 2024 yılında geçiyor, kafanız karışmasın. İlerleyen bölğmlerde tarihler yer alacak.
Görüşürüzzzzzz
Bölüm etkileşimi
