1. bölüm / 6
Kayıpların Ormanı1. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 1. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.303 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm3.257 kelime
- 3 3. Bölüm3.294 kelime
- 4 4. Bölüm3.272 kelime
- 5 5. Bölüm2.588 kelime
- 6 6. Bölüm3.524 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnstagram - TikTok: vabell.n
…………
Soğuk tenimi okşuyor, buz tutmuş kalbimi daha da katılaştırıyordu. Dışarıdaki hava sert ama bir kadar da huzur vericiydi. En azından fırtınalı havaları sevenler için. Düşüncelerim kadar donuk olan sokakta ilerlemeye devam ettim. Dün yaşanan fırtına ve neredeyse sel oluşturacak kadar şiddetli yağmurdan sonra kimse dışarı çıkmaya cesaret edememişti. Kasım ayına bile girmemiş olmamıza rağmen hava keskin bir soğuk taşıyordu.
Ceketimin boyun kısmını kaldırıp burnumu içine gömdüm. Ellerim ceplerimdeydi, bu yüzden o kadar üşümemişti. Bu hava şartlarında dışarı çıkmam normal değildi. Ama gel gör ki iki kafadan kardeşim vardı.
Berfin ben. Berfin Çevik. Bir özelliği olmayan basit birisiyim. Genellikle soğukluğumla anılırım. Kolay unutulabilecek bir insanım. Çok konuşmadığımdan sesime aşina olan az kişi var. Onların içinde de yer edindiğimi sanmam.
Yorgun adımlarla yürümeye devam ettim. İlk işimiz, Uras’ın gitarı için alacağı malzemeleri halletmekti. Malzemeler için her zamanki gitar mağazasına gidecektik. Yaklaşık iki senedir bütün ihtiyaçlarını oradan alıyordu. Beş dakikalık bir yürüyüşün ardından kaldırımın kenarına çöküp beni bekleyen Uras ve Elayı görebilmiştim. Uras telefonundan Ela’ya bir şeyler gösterip konuşuyordu. Yüzündeki mutluluğa bakacak olursak gitar hakkında konuşuyordu.
İkiliye yaklaştığım sırada önüme gelen minik taş parçasına tekme attım. Taş gelen darbeyle ileriye doğru sekerek gitti, ardından Ela’nın bacağının yanına düştü. İsmiyle aynı olan Ela gözleriyere düşen taşa ardından onlara yaklaşan bana baktı. Ela hemen oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi ve sarıldı. Geri çekilirken yanağımı öpünce yüzüm buruştu. Sarı dalgalı tutamları tenime sürtüğü için huylandım.
İşaret parmağımla öptüğü yanağımı gösterdim. “Bu hoş değildi.”
Umursamadı beni, kıkırdadı. “Gülü seviyorsan dikenine katlanırsın canım.”
Hemen oturdukları yerin arkasında duran bankı gösterdim. “Burada bank varken sizi yere oturtan sebep neydi?”Dedim çatık kaşlarla.
Yerlerin ne kadar pis olduğunu düşünemiyordum bile. Vargas’ın her yeri özenle temiz tutulurdu ama yine de yere oturmaya gerek yoktu.
Uras önüme geçip işaret parmağını iki kaşımın ortasına bastırdı. “Bank ıslak, bizde kaldırıma oturalım dedik. Ve kaşlarını çatma, erken yaşlanacaksın.”
Kaşlarım havalandı. “Hadi ya,” gülerken, “Erken yaşlansam n’oğlur sanki?” Dedim.
Kolunu omuzuma atıp ilerlemeye başladı. Elayı da diğer kolunun altına alırken, “Erken yaşlanırsan erken ölürsün. Ölürsen üzülmekten harap olurum.” Bu sefer onun kaşları çatıldı, bana bakıp sonra önüne döndü. Bir kaç saniye ya geçti ya geçmedi bir daha baktı. Beni daha çok yanına çekti. “Boş ver. Ölme sen, daha iyi.”
Dediklerini görmezden geldim.“Alacağın şeyin önemli olup olmama olasılığı kaç? Bu hava da bizi dışarıya çıkarmana değecek mi?”
“Elixir elektro gitar teli alacağım.”
“Uras, evde ki telin daha bitmemişti ki. Niye yenisini almaya gidiyoruz?”
Bana inanamıyormuş gibi baktı.“Kızım senin haberin var mı o teli bulması ne kadar zor?”
Uras için bunlar çok önemli olduğundan fazla itiraz etmedim. Hevesinin kaçmasını istemezdim.“Tamam, başka ne alacağız?”
Düşünüp alacaklarını sıraladı. “Sap yağı, guitar polish ve yeni bir pena.”
Bundan sonra gitar mağazasına kadar hiç konuşmadım. Ela ve Uras çoğu konuda sohbet edip gülüştüler. Mağazanın önüne gelince Uras kapıyı açıp geçmemizi bekledi, biz geçtikten sonra kendisi de girdi.
“Hasan abi, Elixir geldi mi?”
Kasadan bize bakan adam Uras’ı görünce gülümsedi. “Geldi, az önce yerleştirdim yerine.”
Uras aldığı haberle sevinirken, “Aslansın be abi.” Deyip, ikinci kata çıkmak için merdivenlere yöneldi. Arkasından bizde giderken Hasan abi başını eğerek bize selam verdi. Nezaketen başımı eğerek bende selam verdim. Ela önden gittiğinden görmemişti.
İkinci kata çıkınca hemen elektro gitarlar için olan bölüme gittik. Ezbere bildiğimiz telden Uras üç paket alıp Ela’nın getirmiş olduğu sepetin içine attı. Diğer malzemeleri almak için reyon değiştirdik. Bizim dışımızda tek tük insan vardı mağaza da. Normalde burası dolup taşardı ama havadan dolayı kimse gelmemiş olmalıydı.
Uras eline aldığı iki tane penayı sepete koydu. “Bizim kafeye geçelim buradan. Eve gitmek istemiyorum canım sıkılıyor, annemlerde yok.”
Derin bir nefes verdim ellerimiceketimin cebinden çıkartırken,"Tamam," deyip kişilerimden Mustafa abiyi buldum. "Arayayım bir Mustafa abiyi."
Bakışları bana döndü Ela'nın "Niye arıyorsun?"
"Havadan dolayı kimse çıkmamışdışarıya, çoğu dükkan kapalı. Belki Mustafa abi de açmamıştır bugün kafeyi."
Bir şey demeden döndü önüne. Yavaş yavaş başka reyonlara yöneldik. Bu sırada Mustafa abiyi aramıştım. Aramızda kısa bir diyalog geçti.Kafede buz bittiği için onu almayagidecektim. Zaman kaybetmemek için Ela ve Uras'ı gitar mağazasında bırakıp ayrıldım yanlarından.
Boşlukta sürüklendiğimi hissettiğim birgün tanışmıştık Mustafa abiyle. ifadesiz suratımla yürüyordum yine, etrafta çok fazla insan vardı. Onlar benim aksime mutluydular. ilerledikçe sıkıntılı yüz ifadesiyle boşluğa bakan birisini gördüm. Umursamadım ilk, ama çok yalnız gelmişti o zaman gözüme. Bir derdi vardı belliydi, sıkıntısını anlardım çoğu zaman insanların.
Yanına gittim sonra, kafenin önünde dağılmış masa takımları vardı. Nasıl olduğunu sormadım yakın değildim o kadar. Elim bir masaya gitti, çekiştirdim kafenin içerisine doğru. Mustafa abinin bakışları bana dönmüştü o sıra. Anlam veremeyerek bakıyordu. Omuz silkmiştim 'Kimsin bilmiyorum, umurumda da değil. Senin de işine gelir bunları içeriye taşımam. Kalkta yardım et' demiştim emrivaki yaparcasına.
Kısa bir an tereddüt etti sonra burukbir tebessümle yerinden kalktı ve bana katıldı. O gün fazla konuşmadık. Ama bir gün sonra Uras'la Ela'yı da alıp tekrar gittim. O zaman bakışları daha sicaktı, minnettardı sanki. işte o günden beri, vakit buldukça Mustafa abinin kafesine gidiyorduk.
Yoldan geçen tek tuk arabalar vardı.Hızları normalin üzerindeydi yol boşolduğundan. Ceketimin kapüşonunu kafama geçirirken soğuktan akan burnumu çektim. Havanın soğukluğu yüzümü kesen bir bıçak sertliğindeydi. Marketlerin olduğu caddeyeyaklaşmıştım. Yanımdan hızla geçip giden bir araba kırmızı ışıktan dolayı yavaşladı. Bir tane araba da hiç umursamadan geçip gitti. Çünkü yeşil ışığın yanmasına on saniye kalmıştı.
Bir çocuk girdi görüş açıma, arkasından da bir erkek bir de kız ilerliyordu. Çocuğun aynı yolda duraksamadan yürüyeceğini fark edince hızla yanına doğru ilerledim.Kaldırımdan inip bir kaç adım atmıştı kikolundan tutup kaldırıma geri çektim.Kaldırıma çıktığı anda önümüzden biraraba hızla geçip gitti.
Çocuğun kaşları çatılmış, gözleri az önce geçip giden araba ile benim üzerimde gidip geliyordu. Elimi kolundan çektiğimde tersçe baktı. "Ne yapıyorsun?"
Elimi cebime geri koydum. Boş gözlerle yüzüme baktım. "Burada yeşil ışık yanmadan on saniye önce karşıya geçilmez," gözlerimle yolu gösterdim."Yoksa az önce olduğu gibi çarpılmaihtimaliniz artar." Dedim sakinlikle.
Hâlâ çatık kaşlarla bakıyordu bana.Kahve gözleri üzerimde dolaşırken, "Bu seni ne kadar ilgilendirir?" Eli kahve swetshirt'ün kapüşonunu gidip çıkardı kafasından.
Kahverengi onun bir parçası gibigözüküyordu. Omuz silkerek olan biteni izleyen diğer iki kişiye de baktım"Burada yaşayıp yaşamadığınızıbilmiyorum. Belki de kuralı bilmiyordunuz. Uyarmak istedim," Kahve çocuğa baktım. "Siz de bir dahakine dikkat edersiniz. İyi günler."
"İnsanlara 'siz' diye mi hitapediyorsun?"
Arkamı dönmüştüm ama bana yönelikkonuşması beni durdurdu. Bakışlarım arkama çevirdim. "Tanımadığım insanlara sanki önceden samimiymişiz gibi 'sen' diye hitap etmiyorum." Gözlerim beni ve çocuğu izleyen ikiliye kaydı. Durumu daha yeni yeni kavramış gözüküyorlardı. Yeniden çocuğa baktım. "Sizin aksinize."
Cevap vermesini beklemeden ayrıldımyanlarından. Arkamdan farklı bir erkek sesi geldi, diğer erkek konuşmuştu büyük ihtimal.Vargas'ın kendine has kuralları vardı.Kimine mantıksız gelirdi, kimine ise alışılmış bir düzen gibi. Kırmızı ışıkta, yeşile on saniye kalana kadar kimse geçemezdi mesela. Ne kadar saçma görünse de bazen bir şehir, kurallarıyla kim olduğunu hatırlatırdı insana.
Bakıldığında iyiydi. Benliğini unutmuş birisine kim olduğunu hatırlatmak...
Ama düşününce, bundan daha zalim bir şey de olamazdı. İnsan unuttuğu anda huzur bulur, hatırlamaksa o huzuru yok eden bir güç olurdu. Yarayı kabuk tutarken kazımak gibi. Acıyacağını bile bile o kabuğu kaldırmak...
Sağımda kalan rasgele bir büfeyegirdim. Marketler diğer cadde de kaldığı için oraya gitmeye üşeniyordum. Kasanın arkasında oturan abi beni gördüğünde başımı eğerek selam verdim. Hemen yan tarafımda duran buzluktan üç tane buz paketi alıp ödemesini yaptım. Zaman kaybetmeden büfeden çıkıp kafeye ilerledim. Zaten Uras ve Ela da oraya gelecekti.
🖤
"Ne yapıyorsunuz siz?"
Bahçe kapısını açarken çimlerinüzerinde oturan abimler dikkatimi çekti. Bu soğukta üstlerinde kısa kolluyla bahçede oturmaları saçmalığın zirvesiydi. Kapıyı kapattığım sırada Atakan abim oturduğu yerden kalktı.
"Yok, ben daha fazla dayanamam.Hipotermi geçirmek istemiyorum, hadi eyvallah." Deyip, koşarak merdivenlere ilerledi. Dört merdiveni atlayarak geçti, aralık bırakılmış kapıdan içeriye süzüldü. Geriye Ahmet abim ve abim kaldı.
“Ahmet, ben ölsem kalkmam birader.Sen kalk bitsin bu iş." Dedi abim.
Hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışırken eve girmiş olan Atakan abimi gördüm.Pencereden dışarıya bakıyordu, üzerine koyu yeşil bir swetshirt giymişti. Elinde ise siyah kupalarımdan birisini tutuyordu. Sıcak çikolata yapmış olmalıydı.
Ahmet abim, abimin sözlerini duyar duymaz yerden kalkıp eve ilerledi. Arkasına bakmadan, "Senin fazladan üç dakika daha durman lazım unutma." Dedi.
Abim bir kaç küfür etti ama görmezden geldim. Gözleri ayakta duran beni bulunca sustu. Bir yandan kızarmış olan burnunu çekerken kafasıyla evi gösterdi. "Gir abim eve."
Derin bir nefes verip üzerimdeki - ondan aldığım- swetshirt'ü çıkardım.Altımda içlik olduğundan bunuyaparken oldukça rahattım. Siyah swet'i abimin üzerine attım. "Al giy, hasta olursan ben bakmam."
Hemen üzerine giyerken ben merakettiğim soruyu sordum. "Ne iddiasınagirdiniz yine?"
"Atakan denen yüzünden. Gaza getirdi şerefsiz, bahçede kısa kolluyla kim daha uzun süre durursa ödül kazanacak diye."
"Ödül ne?"
"On bin."
Kaşlarım havalandı. "İyiymiş," eve doğru ilerledim. "İki dakika otuz iki saniyen kaldı bu arada." Dedim kapıyı itip içeri girerken.Evin sıcaklığı anında vücuduma yayıldı.Ayakkabılarımı kenara koyup mutfağa geçtim.Atakan abim tahmin ettiğim gibi abimin sıcak çikolatalarından yapmıştı.Aynısını Ahmet abimde yapmış, abimin üstlerinden birisini giymişti. Beni gördüklerinde gülümsediler.
Tebessümle karşılık verip dolaptan bir kupa çıkardım ve abime sıcak çikolata yapmaya başladım.
"On bin için hasta olmaya mı kararverdiniz?"
"Üniversite öğrencisiyiz abim, para lazım. Ben dayanırım sandım da dayanamadım. Gitti durduk yere beş bin." Diyerek yakındı Atakan abim.
Arkadan bir vurma sesi geldi ardındanAtakan abim inledi. "Senin yüzündenoluyor hep bunlar. Ne güzel sohbet ediyorduk. Sen ver parayı Ali'ye, sonuçta bu iddiayı başlatan sensin." Diye konuştu Ahmet abim.
Olduğum yerde göz devirdim. İkili arasında bir kavga başlamıştı. Sıcak çikolata hazır olduğunda masaya bıraktım. Tam bu sırada evin kapısı kapandı, ardından mutfağın girişinde abim belirdi. Kollarını sıvazlıyordu."Arttırın lan dereceyi, dondum."
Masaya koyduğum sıcak çikolatayı alıp uzattım. Anında alıp içmeye başladı.Yeni bir kupa çıkarıp kendime kahveyapmaya koyuldum. Dışarıdan geldiğimden üşümüştüm.
"Ne zaman evlerinize gidersiniz?" Diyesordum Atakan ve Ahmet abime.Kardeş değildik, kuzenim oluyorlardı.Daha dogrusu annemin kuzenlerioluyordu ama biz öz kuzen gibi yakındık.
"Ahmet, bu evde istenmiyoruz."
"Üç gündür burada kalıyorsunuz abi."Dedim. Yalan yok hoşuma gitmiyor degildi. Belli etmesem de eğleniyordum onlarla. Ama çok ses çıkarıyorlardı, bir de kahve kupaların iki de bir yok oluyordu. O can sıkıcıydı.
"Doğru söylüyor kız." Dedi abim.
"Eviniz yok mu? Ben sizi beslemek zorunda mıyım?"
"Öyle olsun Ali bey, bir daha istesende gelmeyiz." Derken şaka yapıyordu Ahmet abim. Bizimde şaka yaptığımızı biliyordu. Haftanın en az dört günü görüşmeseler olmazdı.
Kahvemi alıp yanlarına oturdum. Abim gerçekten üşümüş olmalı ki titriyordu.Kısa kollu giymese bu kadar üşümezlerdi. Benim gibi beyaz teni kızarmış, yeşil gözleri titreşiyordu. Kahve saçları kabarıktı."Telefonum nerede benim? Getirin telefonumu. ibanı mı atayım da parayı gönderin."
"Sen unutmadin mi onu?"
Sert bakışlarını Atakan abime dikti"Atakan, götüm dondu lan. Unutur muyum, gönderin bana paramı." Derken oldukça ciddiydi abim.
"İbandan olmaz."
"Tamam, peşin verin. Ben her türlü seçeneğe açığım."
itiraz edecekleri sırada daha fazlakonuşmamaları ben girdim söze. "Bu konuyu ben yokken tartışın lütfen." Eğer şimdi başlarlarsa asla susmazlardı. Konuyuçözemediklerinde ise benim yanıma gelip tartışırlardı. Bunun yaşanmasını istemiyordum.
"Tamam, konuşacağız bunu sonra," deyip bana döndü abim. "Sen ne yaptın?"
Kahvemden bir yudum aldım "Uras' ıngitarı için gerekli malzemeleri aldık.Sonra da kafeye gittik."
Yüzünü buruşturdu. "Sensiz hareketedemiyor mu? Bu soğukta çıkarmış dışarıya."
Ters bir bakış attım. "Dşarıda otururken sorun yoktu. Uras çıkınca mı hava aklına geldi."
"Aman," dedi alınmış bir ses tonuyla."Sakın yedirme Uras'ını."
"Yedirmem tabii."
"Benim değilde Uras'ın kardeşi sanki.Ne lan bu Uras sevgisi? Bir bitmedi gitti."
"Uras' ın öz kardeşim olmasını isterdim, senin degil." Kırıcı olmalıydı sözlerim.Bir şey diyemedi sadece yutkundu.Susan tek abim değildi, Atakan abimlerde sessizliğe gömülmüştü. Doğruydu dediklerim, Uras'ın gerçek kardeşim olmasını isterdim. Tenlerimiz, gözlerimiz aynıydı. Sadece Uras'ın saçları siyaha çok yakındı. Yüz hatlarımız çok benzediği için de ikiz gibi görünüyorduk.
"Ben odama çıkayım, daha kalın bir şeyler giyerim," Deyip ayaklandı."Biraz uzansam iyi olacak. İsterseniz sizde uyuyun sonra akşam yemeğini hazırlarız." Mutfaktan çıkıp gitti.
Ayaklanmak üzere olan Atakan abimlere baktım. Keskin bakışlarımı gördüklerinde durdular. Gözlerimle sandalyeleri gösterdim. "Siz ikiniz, oturun." Dediğimi yapıp oturdular. "Yataklarınız niye toplanık değil?"
"Yukarıya çıkmadın bile, nereden gördün odaları?"
Omuz silkerken kahvenin sonyudumunu aldım. "Sabah çıkarken dağınıktı, siz sonradan toplamadığınıza göre."
Oturduğum yerden kalktım ve kupayıtezgaha bıraktım. "Üstümü değiştireceğim, o zamana kadar yatağınızı toplayın," çok emir verircesine konuştuğumda duraksadım. Arkamı dönüp beni izleyen gözlere baktım. "Lütfen."
Bu daha nazik olmuştu. Benim ne kadar takıntılı olduğumu bildiklerinden tepki göstermiyorlardı. Zaten benden çekiniyor bile olabilirlerdi. Sevgimi ya da samimiyetimi göstermezdim çünkü. Üst kata çıktığımda odama yöneldim.Kapımı açıp girecekken banyodan kızarmış gözlerle çıkan abimi gördüm. Bakışlarımız kesiştiğinde ikimizdeduraksadık. Bana kırgın olduğunu belli edecek şekilde bakarken ben oldukça boş bakıyordum. Umrumda olmadığını biliyordu zaten, ben bunu yüzüne çarptıkça üzülüyor olmalıydı.
Odama girmeden hemen önce,"Uyandığında markete gidip makarnave sevdiğin sostan al." Daha fazlaaçıklama yapmadan odama girdim. En son gördüğüm şey yüzündeki yer edinen minik bir tebessümdü.
Bu diğer insanlar için boş, bir anlamı olmayan cümleydi. Ama içini açarsak benim, abimin çok sevdiği o sostan nefret etmeme rağmen abim için o makarnadan yaptığımı anlardık. Şu da bur gerçekti ki ben nefret ettiğim şeylerle yakınlık içerisinde bulunmazdım. Başkaları için boş bir cümleydi belki. Ama detayına inince, onun en sevdiği sostan nefret etmeme rağmen o makarnayı yaptığım anlaşılıyordu.
Ve ben... nefret ettiğim bir şeye, kimse için katlanmazdım.
Odamda yaklaşık bir saat zaman geçirdim. Bu süre zarfında sesler kesilmiş suskunluğa bürünmüştü ev.
Sonra canım sıkıldığı için abimi markete yollamıştım, makarna alsın diye. Az önce de Ahmet ve Atakan abimleri uyandırmıştım. Gece uyumuyor, sabah uyuyorlardı. Çoğu derslerine ya gitmiyorlar ya da geç kalıyorlardı. Şu an ise mutfakta makarna için gerekli malzemeleri hazırlıyordum ama kafam şişmişti. Bunun sebebi Ahmet abimlerdi, hiç durmadan konuşuyor susmak bilmiyorlardı.
Evin zili çalınca şükrederek mutfaktan çıktım ve kapıya gittim. Zile bir kere daha basılınca göz devirdim. Abim elinde poşetlerle kapı perzavanına yaslanmış şekilde duruyordu. Ben kapıyı açınca gülümsemiş ve hızla içeri girmişti. Kapıyı kapatmak üzereyken yolda, yavaş adımlarla ilerleyen adama takıldı gözüm. Siyah giyimi bütün vücudumu kaplıyor, ona karanlık bir hava katıyordu. Yüzü maske diyebileceğim garip şeyle kapatılmıştı, buradan bakılınca sadece gözleri açıktaydı.
Belindeki oarlak metali buldu gözlerim. Yanında silah taşıyordu, gözleri gözlerimle çakıştı. Bedeni artık yan durmuyor ve bana bakıyordu. Yavaş, tedirgin edici bir hareketti. Gözleri altı saniyenin ardından bende ayrıldı, evin üzerinde dolaştı. Garip bir histi. Sadece bakmıyor, sanki evin her bir cephesini işaretliyordu. Ellerine ilişti bu sefer bakışlarım. Siyah bir eldiven vardı. Dikkatli bakınca üzerinde beyaz bir işleme olduğunu görebiliyordum. Sembol ya da her değildi, bir hayvan figürü gibiydi. Bakmış olduğum elini garip bir hızla cebine soktu.
Bakışlarım boşluğa düştü bu hareketiyle. İçmde oluşan rahatsızlık hissiyle geri çekildim. Adama tekrardan bakamadan kapıyı kapattım. Nefesimde kesiklik oluştu, zorlukla yutkundum. Mideme giren kırampla zihnimde bulanık bir uğurlu hissettim. Neden yaptım bilmiyorum, kapıyı iki kere kilitledim. Derin bir nefes alıp mutfağa ilerledim. Kendimi rahatlatmak amacıyla ‘Polistir’ diyerek düşüncelerimi geçiştirdim.
Polis olmadığını biliyorum. O bakış normal değil, polis bakışı değil. Evi gözetleyen bir tehlike… Beni isteyen bir tehlike.
🖤
“Berfin, şunu da al abim.”
Uzattığı montu elinden sinirle çekip aldım. Neydi bu ilgi merak? Gözümü boyamak için hâlâ neyin çabasına giriyordu? Eski yerini falan mı almak istiyordu? İmkansızdı.
“Aramalarıma cevap ver, nerede olduğuna dair mesaj at,” cebinden tekefonunu çıkardı. “Hatta bana şimdi-“
“Çok mu umrunda?” Sert sesim konuşmasını böldü. Dünüre uğramış gözleri bana dönünce şaşkınlıkla baktı.
“O ne demek? Tabi ki umrumdasın. Sen benim canım-“
“Bırak ya,” dedim siyah montumu giyerken. “Neyini dinliyorsun ben senin.” Bunu kısık bir sesle söylemiştim, en azından ben öyle sanıyordum.
“Bencillik yaptığının farkında mısın?” Dediklerine göz devirdim. Ben onun için işkence edilmeye bile razıyken o, bana bencil diyordu. Komikti.
“Ali sus.” Atakan abimin uyrısını ciddiye almadı.
“Neyin tribi bu? Annemin seni istememesinin sinirini benden mi çıkarıyorsun?”
Merdivenlerden inip bahçeye geçecekken olduğum yerde kaldım. Bunu söylenil olamazdı, olmamalıydı. Konu onlar değildi, hiçbir zaman konu onlar olmamıştı. Abim bunun farkında bile değildi.
İsteksiz bir şekilde abime baktım. “Yazık sana.”
Gözlerim evin kapısında bizi izleyen annemi buldu. Beni sevmediğini belli eden yeşil gözleri üzerimdeydi. İnce kollarını göğüsünde birleştirmiş, kapının perzavanın da yer edinmişti sırtı. Onun hem gözlerine hem de yüzüne bakmaktan nefret ediyordum.
Çünkü annemin gözlerini de yüzünü de ben taşıyordum. Bana nefretle bakan yeşillerini ben ona yansıtıyorum. Ben bir aynayım o ise aynada kendisine nefretle bakan bir kadın.
“Berfin, gel hadi bize gidelim abim. Biraz da gezeriz etrafta, sonra getiririm ben seni eve.” Kolumu tutan Atakan abime yandan bir bakış attım.
Cevap verme gereksiniminde bulunmadım. Zaten beni yerime annem cevap verdi.
“Atakan, gel buraya. Burada kalacaktınız zaten. Şu gidiyor diye rahatınızı bozmayın,” Bakışları beni buldu. “Bugün burada kalacağımıza göre eve gelmesine gerek yok.”
Kolumu çekip kurtardım Atakan abimden. Sesimi çıkarmadan uzaklaştım yanların. Bahçeden de hızla çıkarak siteden ayrıldım. Olmayan huzurumun kaçma süresi annem gelene kadardı. Evden beni ilk defa kovmuyordu.
Beni hiç bir zaman istemediğini biliyordum. Saklama gereksiniminde bulunmazdı da, direkt yüzüme vurardı. Ben de sesimi çıkarmaz, görmezden gelirdim.
Sokakta geç saatlere kadar kaldığım için yoldan geçenler bana garip bakışlar atıp dururlardı. Garipti zaten, hangi anne daha on birinci sınıfa giden çocuğunu evden kovardı ki?
Boğazımda yakıcı bir his oluşunca yutkunmaya çalıştım. Başarılı olamadığım için çabamın boşa olduğunu da anlayıp yoluma devam ettim.
Güldüm kendi kendime. Ne kadar da kolay konuşmuştu öyle… O da herkes gibiydi işte. Bilmediği yaralarımı kurcalayacak kadar pervasız, kıracak kadarda yakındı. En çok da buna kırıldım. Abim dediğim birinin, aslında benden hiçbir şey anlamamış olmasına. Gerisi umurumda bile değil.
Bazen insan, en çok sevdiklerine incinir ya. Onlardan gelen söz, yabancının bıçağından daha derine saplanır. Alıştığımı sanıyordum, saplanan bıçağın daha az acıtacağını sanıyordum. Yanılmış olmalıydım. Birisinin seni anlamamasına alışılmıyordu. Kendini ne kadar güçlü sansan da, bir anda boğazına oturan o yumru, nefesini kesiyordu.
Nefesimi verirken terkedilmiş çay bahçesine girdim. Adımlarım ezbere bildiği, sarmaşıklar arasında kalmış kamelya’ya ilerledi. Etrafına dolan sarmaşıklar sayesinde dikkatli bakılmadığı sürece belli olmazdı.
Sarkan sarmaşığı kenara iteledim. Boş kamelya’ya gidip hemen oturdum. Üzerine basmış olduğum mermerden tok bir ses çıktı. Benim dışımda kimse duyamazdı bu sesi. Buranın varlığından çoğu kişi bir haberdi. Buraya gelme sebebim o kadar soğuk olmamasıydı. Etrafını sarmalayan sarmaşıklar soğu engelliyordu. Yazları serin, kışları da ılık olurdu.
Bir Eylül gecesi bulmuştum burayı. Annemler gelmişti yine eve, sorun çıkarmış beni göndermişti. Yine evden bir hışımla çıkmış, tek başıma gezmiştim sokaklarda. Dalgınlıktan ne kadar uzaklaştığımı fark etmeden buraya kadar gelmiştim. Değişik bir havası vardı, huzur verici gözüküyordu. Huzur verici değildi, sadece öyle gözüküyordu. Terk edilmiş olmasına rağmen.
Şaşırtıcı olan bir yanı vardı. İçi fazlasıyla temizdi. İlk bulduğum zamanlar çok olmasada, tozlu ve yer yer kurumuş çamurlarla kaplıydı. Diğer gelişlerimde ise temizlenmiş görünüyordu. Benim dışımda birisi daha gelmiş olmalıydı.
Ayak sesleri duyunca bakışlarım kırılmış mermerden çekildi. Sarmaşıkların arasında kalan küçük boşluktan dışarı baktım. Ayakta arkası dönük, siyah ceketinin kapüşonunu kafasına geçirmiş şekilde duran kişiyi görünce bakışlarım yeniden yere değdi.
Bir de bu vardı. Birkaç seferdir hep karşılaşır olmuştuk. Ne zaman buraya gelsem benden bir dakika sonra burada bitiyordu. Kim olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu. Kendi kendine takılıyordu. Onun hakkında merak ettiğim tek şey vardı; neden burada olduğu. Ya sokakta yaşayan birisiydi ya da aile sorunları vardı. İlk karşılaştığımız gün tedirgin olmuştum. Bir şey yapmayacağını anladığımdaysa azda olsa rahatlamıştım. Yine de diken üzerindeydim.
İki kişiydik burada, kim olduğumuzu bile bilmeden aynı yerde duran iki yabancı. Birimiz evden kovulmuştu, diğerininse neden burada olduğu belli değildi. Belki Onunda gidecek yeri yoktu. Belki de sadece kaçıyordu. Ne adını bilirdim, ne de hikayesini. Bildiğim tek şey ikimizinde geceleri ev yerine sokakta kalmayı seçmemizdi. Daha doğrusu mecbur olduğumuz, en azından benim için.
Telefonumdan gelen sesle dişlerimi sıktım. Sadece sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyordum. Kimin aradığına bakmadan açtım telefonu. Abim aramıştı yüksek ihtimalle. “Ne var?”
“Berfin?” Diyordu hiç beklemediğim Uras’ın sesi. “İyi misin? Mesaj atıyorum bakmıyorsun. Sesin niye öyle senin, bir şey mi oldu?”
Uras’ın sesini duyunca pişman oldum. Abim sanıp sert çıkışmıştım. “İyiyim, sadece abim sandım seni.”
“Ne oldu? Bir şey mi yaptı sana?”
“Hayır, sadece biraz sinirlendim. O kadar. Sen niye aradın?”
“Neredesin sen?”
Sorusuyla Rahatsızca kıpırdandım. Konuşmak istemiyordum, yalan atmak hiç istemiyordum. “Öyle dolaşıyorum etrafta.”
“Nerede olduğunu söyler misin? Evde canım sıkılıyor, bize gel diyecektim zaten. Bari dışarı da dolaşalım.”
Arkadan annesinin -yani Zeynep teyzemin- fısıldyan sesini duyunca kaşlarım çatıldı. Hayır, canı sıkılmıyordu. Beni evlerine götürmekti amacı. Derin bir soluk bıraktım, “Bizim parktayım, biraz oturup kalkacağım. Gelme boşuna, geçerim bel dakikaya eve.”
Fısıldaşma seslerini duydum arkadan. Sanırım babası’da -Hakan amcam- yanlarındaydı. “Tamam, beş dakikaya geliyorum yanına.”
Vazgeçmeyeceğini bildiğimden itiraz etmek için uğraşmadım. “Peki gel, biraz oturup dağılırız evlere.”
Bir şeyler söyledi ama dinlemedim. Telefonu cevap vermeden kapattım. Bu biraz kırıcıydı ama onların alışmış oldukları bir durumdu. Oturduğum yerden kalkarken bastığım yerlere dikkat ediyordum. Hava kararmaya başladığı için etraf zor görünüyordu.
…….
Herkese merhaba burada yeni bir yazarım. Umarım kitaplarımı seversiniz. Görüşmek üzere🫶🏻
Bölüm etkileşimi
