6. bölüm / 6
Kayıpların Ormanı6. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 6. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.303 kelime
- 2 2. Bölüm3.257 kelime
- 3 3. Bölüm3.294 kelime
- 4 4. Bölüm3.272 kelime
- 5 5. Bölüm2.588 kelime
- 6 6. Bölüm3.524 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
……….
Sessizlik... Rahatsız edici ya da rahatlatıcı yapıya sahip garip bir kavram. Eğer insanların yalancı dostluğuna kendisini teslim eden sosyal bir kişiyseniz büyük ihtimalle sessizlikten hoşlanmazsınız. Hayatı boyunca insanlarla sohbet edip sessizliği tatmamış bir insana rahatsız edici gelir. Ama yapmacık insanlar yerine, sessizliği tercih etmişseniz rahatlamış hissedersiniz. Ya da sessizliğe mahkum edilmişseniz.
Düşünün, bir masada dört kişisiniz -belki daha fazlası- büyük bir sessizlik sarmış masayı. Üç kişi bu durumdan rahatsız, geriye kalan bir kişi oldukça rahat. Üç kişinin rahatsız olma sebebi nedir? Sessizliği değil insanları tercih etmiş olmaları. Evet, insanları ve sosyal hayatı tercih etmiş olmalarının eksi bir yanı.
Ama ben abimler gibi sosyal hayatı değil, sessizliği tercih edenlerdenim. Bakışlarıyla beni esir almışlardı. Aslında bakma sebepleri dün yoğun bir ortam yaşanmasaydı. Abim dünden sonra benden biraz daha çekiniyordu. Ahmet abimler bu konu hakkında hiç söz etmemişler, susup oturmuşlardı.
“Kahvaltı.” Dedim, gözlerimle masayı gösterip. Ne demek istediğimi anlamadıkları suratıma bakmaya devam etmelerinden belliydi. “Bana bakmayı bırakıp kahvaltı edin.” Çok iştahım yoktu. Sadece ders çalışacağım için zorla kahvaltı yapmıştım. Pazartesi’den itibaren sınavlar başlıyordu, derslere olduğumdan daha fazla yoğunlaşmam gerekiyordu.
Oturduğum yerden kalkıp tezgaha gittim. Kütüphaneye gitme kararı aldığım için kendime kahve yapacaktım. Güçlü bir ağrı kesici de içmem gerekiyordu tabii. Başım zonkluyordu. Evde abimlerin beni rahatsız edeceklerini bildiğimden almıştım kütüphaneye gitme kararını. Dünden sonra beni konuşturmaya ve güldürmeye çalışacaklarını farkındaydım. Bunun yaşanmasını istemiyordum.
Kahveyi ve ağrı kesiciyi evden çıkmadan alsam daha mantıklı olurdu. Bu düşünceyle yönümü değiştirip mutfaktan çıktım. Merdivenleri geçtikten sonra odama ulaştım. İlk sınavlarımız sözel olduğu için biraz daha rahattı. Ama sözel derslerin sınavları bile işkence gibiydi.
Yanımda götüreceklerim için çantamı hazırlayıp yatağımın üzerine koydum. Üzerimi değiştirmek için kıyafet dolabımın önüne geldiğimde telefonuma bildirimler düştü. Sonra bakmayı aklıma not edip dolabımın kapaklarını açtım. Siyah bol bir Jean ve siyah bir swetshirt giydikten sonra, dolaptan uzaklaşıp telefonumu aldım elime.
Gitarist + uykusuz + pollyanna grubundan 8 bildirim
Uras: Günaydınnn
Uras: Bugünkü planlarınıza dahil miyim hanımlar??
Uras: Tabii ki dahilim
Uras: O yüzden ne yapacağınızı söyleyin
Ela: Sınavlara çalışmam lazım ama istemiyorum😔
Ela: Planlarıma dahilsen ders çalışacağız bebeğim
Uras: @Kardeşim❤️ neredesin
Uras: Bak artık mesajlara
Yazdıklarına çok dikkat etmeden okuyup geçtim. Cevapsız bırakmamak adına harflerin üzerinde dolaştı parmaklarım.
Neden bugün erken uyandınız?
Öğlen birde uyanmanız gerekmiyor muydu
Kütüphane’ye gideceğim
Anında çevrim içi oldu ikisi de. Uras bir şeyler yazmaya başlamıştı çoktan.
Uras: Hangi kütüphane
Uras: Eloş bizde gidelim orada çalışırız
Ela: Tamamm
Ela: Beş dakikaya çıkıyorum evden
Devlet kütüphanesi
Ben çıkıyorum gelirsiniz siz
Beni onaylayan bir kaç şey söylediklerinde telefonu cebime atıp çantamı aldım. Montumu aşağıda girişte duruyordu, ama zaten almayacaktım yanıma. Hava son günlerde daha iyiydi. Üşüsem çok sorun olmazdı zaten.
Odamdan çıkıp aşağı kata indim. Mutfaktan abimlerin sohbet etme sesleri geliyordu. Ben gittikten sonra sessiz ortam dağılmış olmalıydı. Ayak seslerimi duyduklarında sustular. Yanlarına gideceğimi sandıkları için konuşmaya başladım. “Ben çıktım!”
“Nereye?” Diyen abimin sesini duydum ayakkabılarımı elime alırken.
“Kütüphane. Uras ve Ela gelecekler.”
Kısa bir açıklamada bulundum. Ela ve Uras’ın geleceğini bilmese burada sorguya çekilirdim. Cevap alamazdı ama benim zamanımda giderdi.
Adım sesleri duyar duymaz dikleştim. Abim soru sormak için geliyordu. Ayakkabım bilekli olmasaydı daha hızlı olabilirdim. Yine de çoktan giymiş kapıyı açarak çıkmıştım evden. Arkamdan seslendiğini net bir şekilde duydum. Minik bir bakış atmaktan fazlasını yapmadım. Evden çıkıp bana yetişmesin diye de koşarak siteden çıktım.
Yeterince uzaklaştığım da nefes nefese kalmıştım. Koşmak kötü bir tercihti. Başımın ağrısını arttırdı. Bu evden kahve ve ağrı kesici almadan çıktığımı hatırlattı. Bunun yaşanmamasını isterdim. Kütüphane de kahve almak için bir makine olması sorunumu azaltmıştı. Ağrı kesiciyi de yol üstü bir eczaneden alabilirdim.
Unutkanlık üstümdeydi. Üstüne uykusuzluk ve baş ağrısı eklenince daha da zorlaşıyordu işler. Kendimi uzun süreliğine kapatmam lazımdı. En az bir yıl uyumam gerekirdi bedenimi dinlendirmek için. Ama bu sadece bedenim için geçerli bir süreydi. Sinir sistemimi dinlendirmek için ne kadar süre gerekliydi bilmiyorum. Bir yıldan uzun süre olduğu kesindi sadece.
Laboratuvar ortamına kapatılıp uzun süre çıkmak istemiyordum. Üzerimde beni yıllarca uyutacak deneyler yapabilirlerdi. Şu sıralar şikayetçi olduğum hafıza sorununu belki de gerçekleştirmeliydiler. Bütün yaşanmışlıklar silinse ve yeni bir hayata başlasam daha iyi olabilirdi.
Hayatına kısa süreliğine de olsa dahil olduğum insanlardan, benim var olduğum bölümü silerlerse bütün problemler ortadan kaybolurdu. Aslında bunun için hafıza silinmesine gerek yoktu. Ölsem büyük ihtimal insanlar beni kısa sürede unuturlardı.
Silik bir varlıktan ibaret olmak bunu gerektirirdi. Unutulmayı. Biraz can acıtıcı duruyordu. Ama acıya karşı bağışıklığınız varsa bu kolay gelirdi. Ya da siz öyle zannederdiniz.
Kafelerin ve küçük eğlence merkezlerinin olduğu caddenin sonuna gelince sola döndüm. Bu cadde de genellikle eğitimi ilgilendiren mağazalar vardı. Bunun sebebi caddenin sonunda Kütüphane olmasıydı. Ara yerlerde minik pastaneler ve sahafçılar vardı. Önünden geçip gittiğim güzel bir kitapçı, dükkanın önüne yerleştirmiş olduğu çiçekleri suluyordu. Aynı zamanda kahverengi saksılara bulaşan toprakları siliyordu. Çiçeklere bu kadar özenli bakması hoşuma gitti. Güzel bir manzaraydı. Cebimde boş yere duran telefonu çıkardım. Çiçeklerle ilgilenen amcanın fotoğrafını çekip telefonu cebime geri koymak için aşağıya indirdim. Cebime koymadan çalmasıyla yeniden görüş açıma getirdim. Arayanın Ela olduğunu görünce cevapladım.
“Alo, Berfin?”
“Efendim.” Dedim, arkadan gelen gülme seslerini anlamaya çalışarak.
“Neredesin? Biz geldik, seni bekliyoruz.” Ela’nın sesi kahkaha atmak ister gibi çıkıyordu. Gülmemek için kendisini tutuyordu.
“Siz?” Sesim sorgular bir tonda çıkmıştı. “Kim var yanınızda?” İkisi dışında başkaları olduğunun farkındaydım. Tanımadığım ses tonları duyuyordum. Karşıya geçmek için yaya yoluna yaklaşınca bir araba durarak bana yol verdi.
“Şey,” bekledi biraz. “Batular da var.”
Karşıdan karşıya geçerken duyduğum şeyle kaşlarım çatıldı. Bana yol veren kişiye baş selamı vermeyi unutmadım. Kütüphanenin, iki yana açılmış siyah demir kapılarını gördüm.
“Anladım.”
Ela cevap vermeden çağrıyı sonlandırdım. Açık olan demir kapıdan itibaren başlayan taş yola adımımı attım. Yolun sonunda Kütüphane’nin içerisine girmemiz için olan merdivenler vardı. Aynı zamanda yolun kenarlarına siyah lambalar koymuşlardı.Kütüphane geceleri de açık olduğundan gerekliydi.
Tarihi bir bina olduğu için fazla gösterişli ama asil bir görüntü sunuyordu. Ön cephesinde, gri taşlardan örülmüş sivri kuleler yer alıyordu. En yüksek kulenin ortasında, hemen koyu kahve kapının üzerinde büyük bir saat vardı. Kuleler sağa ve sola gittikçe kısalıyordu.
Ortada, kütüphane’nin kalbine açılan bir avlu vardı. Avlunun ortasında temiz bir süs havuzu ve bir kaç heykel vardı. Süs havuzuna uzanan taş yolların etrafını girişe olduğu gibi çimler çevriliyordu.
Arka cephesinde ise, vakit geçirmek için yapılan oturma alanları vardı. Güneşli günlerde insanlar ya çimler de ya da oturma yerlerinde zaman geçiriyorlardı.
Siyah demir kapıdan geçip taş yola girdiğim zaman, Kütüphane’nin girişinde duran Urasları buldu gözlerim. Yanlarında Ela’nın dediği gibi Batular vardı. Derin bir nefes aldım bu görüntü karşısında. Bana bulaşmadıkları sürece idare edebilirdim bence. Ya da edemezdim, bilmiyorum.
Seri ama yorgun adımlarımla yanlarına yaklaştım. Gülme seslerini net bir hâl aldı. Sohbetleri iyiydi sanırım. Komik bir şey de konuşuyor olabilirlerdi. Önüne geldiğim gri, dikdörtgen haline getirilmiş taş merdivenleri çıkarken önümden gelen insanlarla temas etmemeye çalıştım.
Benim varlığımı fark eden Uraslar gelmelerini durdurmuş beni bekliyorlardı. Son basamağı da çıkınca Ela’nın yanında ki boşluğa geçtim. Beklemek yerine içeriye geçip yer tutmaları daha mantıklıydı. Sabahın erken saatlerinde ve sınav senesinde olan kişiler yer kapmak için erken geliyorlardı.
“Tamamlandığımıza göre içeriye geçelim.” Diyen Uras’ı ben dışında herkes sesli şekilde onayladı.
Onlar önden giderken ben biraz daha arkalarından ilerlemeyi tercih ettim. Bir adım önümde olan Uras yanıma yaklaşıp eğildi biraz. “Özür dilerim. Sana sormadan çağırdık. Sorun olur mu?”
“Sonra konuşuruz.” Amacım geçiştirmekti. Önemli olan zaten çağırmadan önce bana sormalarıydı. Sormadıklarına göre de sonradan sormalarının bir önemi yoktu. Sadece bazı durumlar hakkında konuşmamız lazımdı.
🖤
“Pişt,” Omuzuma gelen temasla soluma baktım. Bana yaklaşarak yeniden odağımı bozma derdindeydi. “Sıkılmadın mı? Üç saattir aynı yerde oturuyoruz.”
Elimdeki kalemi içli bir nefes vererek bıraktım. “Bartu sus.“
“Batu.”
“Ne?”
“İsmim diyorum, Batu.”
Alnımı ovalayıp diğer masadaki insanlara baktım. Bazıları yanımda oturan çocuğun sesinden dolayı bizim masaya bakıyordu. Rahatsızlık vermemek adına sesimi kıstım. “Neyse ne, sus artık. Beni bölüp durmanı geçtim insanlar rahatsız oluyor. Sus ve ders çalış.”
Cidden beni bölmesini geçmiştim. Diğer kişileri de bölüp duruyorduk. Geldiğimizde saat sekiz buçuk gibi bir şeydi. Ve şu an saat on bir buçuktu sanırsam. Yaklaşık üç saatin yüzde altmışlık kısmı Batu denen çocuğu başımdan kovma çabalarıyla geçmişti. Doğru düzgün derse çalışamamıştım. Bu durum baş ağrımı gittikçe tetiklemişti.
Bu sefer öncekine nazaran kısık sesle konuştu. “Ama Berfin canım sıkıldı. Onu da geçtim popom ağrıdı oturmaktan.”
Dirseğimi masaya koyup alnımı avuç içime yasladım. Hayır yani bu çocuğa sıcakta davranmıyordum. Ne diye benimle konuşmaya çalışıyordu?
“Batu, sussana oğlum. Bir rahat bırakmadın kızı.” Diyen kahverengili çocuğa içimden teşekkür ettim. Batu anca arkadaşından aldığı uyarıyla susuyordu çünkü. Kahve içmek istediğim için oturduğum yerden ayaklandım. Birazda Batu etkeni vardı tabii. “Kahve alıp geleceğim.” Arkamı dönüp ilerlemeye başladım. Onların isteyip istemediklerini sorabilirdim ama fazladan bardak taşımak istemezdim.
Ders çalışan kişilerin yanından sessizce geçip gittim. Bütün masalar doluydu olduğumuz katta. Diğer katlarında dolu olduğuna emindim. Ders çalışma alanından çıkar çıkmaz kahve çekirdeğinin kokusu burnuma doldu. Buranın sevdiğim yanlarından birisi kahvelerin taze olmasıydı.
Kahve alınan yerde bir kişi dışında kimse yoktu. Çocuk makinenin hemen yanında duran masaya iki bardak koymuş bir şeylerle uğraşıyordu. Muhatap olmak isteyeceğim son şeydi ama cüsseli bedeni makineyi az çok kapatıyordu. “Çekilir misiniz?”
Kafası sanki sesimi duymayı bekliyormuşçasına konuşmamı bitirmeden arkaya döndü. Bedenini kenara çekerken yönünü bana çevirdi. Çocuğun yüzü bir yerden tanıdık gelmişti ama çıkaramadım. Belki de birisine benzetmiştim, bilmiyorum. Siyah makinenin ekranına uzandı elim.
“Pardon...Yanlış anlamazsan eğer bu kahveyi sana verebilir miyim?” Önüme büyük boy bir kahve uzatıldı. Burnuma dolan sert kokusuyla acı olduğunu anladım. Neden böyle bir teklifte bulunduğunu anlamadığım için anlamsızca baktım yüzüne.
Boş elini kaldırıp alnına gelen bir tutam saçını geriye taradı. “Ben bir tane almıştım ama makine bozuk galiba durmadı, biraz fazla akıttı. İki tane almış oldum haliyle.”
Makinenin bozuk olması şaşırtıcıydı. Genellikle böyle sorunlar ilk dakikasından çözülürdü. “Şekerli mi?”
“Hayır, şekersiz ve acı.”
Elindeki beyaz bardağı alırken, “Sağ ol.” Dedim ve arkamı döndüm.
“Ha, bir de,” Deyince durmak zorunda kaldım. Yeniden ona döndüm. Elinde tutmuş olduğu gri metalik bir renkle kaplı ilaç tabletini bana uzatmıştı. “İhtiyacın var gibi duruyor. Ağrı kesici.”
Bu çocuk kimdi bilmiyorum ama beni kurtarıyordu. Gerçekten iyi bir ağrı kesiciye ihtiyacım vardı. Ve görüyordum ki elinde tuttuğu ilaç yeterince iyiydi. Bekletmeden aldım elinden. “Bu kadar belli olduğunu düşünmemiştim.”
Gülümsediğinde siması biraz daha belirginleşti. "Alnını ovaladın ondan anladım yani.”
Bunu yaptığımın farkında değildim.
Çocuk gerçekten tanıdık geliyordu. Yine de kim olduğunu bilmiyordum. Baş selamı verip arkamı dönerek uzaklaştım yanından. Beyaz masaların arasından ses çıkarmadan geçip oturduğumuz masaya ilerledim yine. Gerçi insanlar o kadar odaklanmış gözüküyorlardı ki beni gördüklerinden bile şüpheliydim.
Oturduğumuz masada göz gezdirince sadece Alp denen çocuğun kaldığını gördüm. Ona kendi içimde Alp diyordum. Çünkü Akın ismini söylemek için bir harf daha eklemem gerekiyordu. Ve ben o bir harfi eklemeye üşeniyordum. Batu’nun buradan uzaklaşmış olması çok iyi bir durumdu. Sandalyeme yerleşip ağrı kesiciyi içtim. Kısa sürede etki edeceğine inanıyordum.
Çocuğun siması gerçekten tanıdık geldiğinden kim olduğunu hatırlamak için biraz düşündüm. Çok zaman geçmeden, marketin önünde ‘sesin güzelmiş’ diyen kişi olduğunu hatırladım. O gün terslediğimi hatırlıyordum az çok. Bir anda karşıma çıkıp iltifat edince rahatsız olmuş olmalıydım. Ya da genel olarak birileriyle konuşmayı sevmediğim için öyle davranmışımdır.
Test kitabımı açıp odaklanamadığımdan çözemediğim soruyla göz göze geldim. İstemsiz bir göz devirme gerçekleşti. Soruya gıcık olma ihtimalim çok saçmaydı. Tek yapmam gereken umursamamaktı. O da şu an gerçekleşmiyordu.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Gelen sesi cevaplamak için bakışlarım kitaptan karşımda oturan Alp’e çevrildi. Sesimi çıkarmadan sadece başımı olumlu anlamda sallayarak onayladım.
“Biz geldiğimiz için rahatsız oldun mu?” Hiç tereddütsüz sormuştu. Sesi soru sorar gibi değilde bildiği bir şeyin doğruluğunu test etmek istercesine çıkmıştı.
İnsanları kırma, abim. Yalan da söyleme. Kendini, insanları kırmadan ifade et.
Kısık bir nefes verip toparlandım olduğum yerde. Çoktan benim üzerimde olan kahveleri hedef aldım. “Geleceğinizi bilmiyordum,” doğruydu. Bu yalan olmazdı. “Ondan dolayı. Haberim olsaydı rahatsız olmazdım.” Geleceğinizi bilseydim burada olmazdım çünkü.
Kafasını sallarken, “Anladım.” Diye mırıldandı. İlgimi üzerinden çekip teste yönlendirdim.
🖤
Uras
“Nereden gitmemiz gerekiyor?”
İnce nahif bir ses. Bu kızın sesi fazla nahif. Sadece sesi de değil. Tahminimce, hatta çoğu kişinin tahminince kendisi de nahif. Sesi çekingendi bir tık. Sadece ikimiz kaldığımızdandı belki de. Beş dakika önce Ela ve Batu kütüphanenin bahçesine çıkmak için gitmişlerdi yanımızdan. Derin’in istediği kitabı bulmak içinse ben kalmıştım yanında.
“Sağ tarafa gidelim, klasikler orada kalıyor.” Derken elimle yönü de gösterdim. Kitap dolu rafların arasından geçiyorduk. Derin etrafı incelemek için yavaş yürüyordu. Bana da ayak uydurmak kalıyordu haliyle.
Kütüphaneye ilk geldiğimiz zamana nazaran durgunluk vardı üzerimde. Berfin’den dolayı böyleydi. Derinleri çağırırken Berfin aklıma bile gelmemişti. Ve Berfin yanımıza geldiği ilk andan beri rahatsız olduğunu hissediyordum. Mesela masadan ayrılmadan önce ‘kahve alacağım’ deyip cevabımızı beklemeden gitmesinden belliydi rahatsız olduğu.
Üstelik kütüphaneye bizi çağıran Berfin’ken ona söylemeden bir başkasını davet etmem sanırsam bencilce olmuştu. Ama o an bunu yaparken aklımın ucundan geçmemişti.
“Dikkat!” Diyerek atıldım ileriye. Derin’in kolunu canını acıtmayacak şekilde tutarken kenara çektim bedenini. Etrafa bakmaya odaklandığından önündeki rafı görmemişti.
Kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı, ama uzun sürmedi bu. Gökyüzüyle eş değer gözleri bana döndü. “Teşekkür ederim.”
Tebessüm edip almak istediği kitabın bulunduğu bölüme döndüm. “William Shakespeare’in kitapları şurada,” elimle arada kalan kahverengi rafı gösterdim. “Romeo Ve Juliet, istiyorsun değil mi?”
“Evet. Daha önce geldin mi bu bölüme?”
Olumlu anlamda salladım kafamı, rafın önüne geldiğimizde. “Dokuzuncu sınıfta bir araştırma için gelmiştim,” zevk almadığımı düşününce yüzüm buruştu. “Güzel bir deneyim değildi.”
Kısık gülüşünü duydum. “Niye?”
“Puanımı yükseltmek için proje ödevi almıştım. Zorunlu olan bir şeydi.”
“Anladım.”
Derin’e öncelik verme amacıyla adımlarımı yavaşlatmış ve bir adım arkasına geçmiştim. Bu hareketimi fark etti ya da etmedi, bilmiyorum. Ama dudaklarında ki tebessümü buna bağlıyorum. Karşıdan gelen kişi Derin’i görmezden gelerek ona çarptı. Çarpmanın etkisiyle dengesini kaybedince omuzların tutarak yeniden dengesini sağlamasına yardımcı oldum. İkimizde çarpan kişiye döndük. Simsiyah giyinmiş, kafasına da şapka takmıştı. Kim kapalı bir alanda şapka takardı ki?
Sanki suçlu Derinmiş gibi keskin bakışlarını üzerine dikmişti. “Biraz dikkatli olursanız.” Diyerek vurguladım kelimeleri.
Bakışları bana çevrildi. Derin’e baktığı şekilde baktı. Bir şey demeden arkasını döndü. Döndüğü sırada boynundan sallanan gümüş bir kolye gördüm.Ucunda bir simge vardı ama hemen döndüğünde görmemiştim.
Adamı boş verip Derin’e baktım. “İyi misin?”
“İyiyim, sorun yok.” Deyip adamın gittiği yöne bakmaya devam etti. “Korkunç bir tipi var. Gece sokakta görsem polise haber veririm.”
“Öyle.” Doğruydu. Tekin birisine benzemiyordu. Böyle birisinin kütüphanede olması şaşırtıcıydı. Bir kere adamın varlığı rahatsız ediciydi.
Kitapların dış yüzeylerin incelerken dudakları hareket etmeye başladı. İsimlerini okuyordu sanırım. Daha kolay bulması için ben de kitapların isimlerine baktım. Bir süre ikimizde sessiz kalıp kitabı aradık. En sonunda gözüme Romeo Ve Juliet ismi ilişince elimi uzatıp üst raftan kitabı aldım.
Derin’e uzattığım an aldı elimden. Aramızda kitapla ilgili kısa bir sohbet geçtikten sonra rafın önünden ayrıldık. Kitabın biz de olduğuna dair kayıt yaptırmak içinse kayıt alanına gittik. Derin’in kütüphane kartı olmadığı için benim kartımla kayıt yaptırdık. Kütüphaneye girmek için karta gerek yoktu ama kitap almak için gerek vardı.
“Bana kart çıkarta bilirmiyiz?”
“Çıkartırız ama,” elimle etraftaki insanları gösterdim. Çok fazla vardı. “Hafta içi okul çıkışı gelip çıkartalım. Hafta sonu olduğu için çok uzun sürer.”
Kafasını sallayarak onayladı. “Bir şey soracağım,” konuşmasına devam etmesi için sessiz kaldım. “Berfin bizden rahatsız oldu sanırım?”
Berfin’in rahatsızlığını tek fark eden ben değildim sanırım. Gözlerimi etrafta dolaştırıp Derin’e döndüm yeniden. “Sizin geleceğinizi haber vermeyi unuttum. Ondan dolayı rahatsız oldu.” Kısmen doğruydu. Geleceklerini haber versem bu kadar rahatsız olmaz gibiydi. Daha doğrusu gelmez gibiydi.
“Anladım.” Dedi, hiç inanmamış bir ses tonuyla. Ya da ben inanmadığını düşündüm. Oturduğumuz masaya gidene kadar konuşmadık. Masaya gittiğimizde Ela ve Batu çoktan gelmiş yerlerini geçmiş olarak gördük.
Bir de Berfin’in kaşları çatılmış, huzursuz bakışlarının etrafta gezindiğini. Belli bir noktada bakışları duruyor sonra yeniden etrafa çevriliyordu. Baktığı yere dönüp baktığımdaysa Derin’e çarpan adam olduğunu gördüm.
“Bu adam gitmemiş mi?” Derin’in sorusu Berfin’in dikkatini üzerine çekmesini sağladı.
“Bir şey mi oldu?”
Bakışları fazla dikkatli olduğundan Derin’i germişti. Cevap vermeyince ben verme kararı aldım. “Kitap bakarken Derin’e çarptı. Çok önemli bir şey değil.”
“Biz de avluya çıkarken aynı şeyi yaşadık. Ela’ya omuz atıp gitti.” Batu’nun söyledikleri Berfin’in boğazını temizleyip olduğu yerde dikleşmesine sebep oldu. Benim ise Ela’ya bakmama.
“İyi misin?” Kafasını salladı hemen.
“Sorun yok.”
“Eşyalarınızı toplayın gidelim.”
“Niye ki? Biraz daha duralım.”
Sert bir bakış attı Berfin, Batu’ya. “Kalmak mı istiyorsun?” kendisine gelen soruyu onayladı, Batu. Berfin bakışlarındaki sertliği değiştirmeden bakmaya devam etti. “Güzel, siz kalmak istiyorsanız kalabilirsiniz. Biz gideceğiz.” Kalemlerini toparlayıp kalemliğine koydu hızla. Test kitaplarını ve defterlerini kapatıp çantasına yerleştirmeye başladı.
Ela ile kısa bir bakışma geçti aramızda. Berfin’e bir şey olduğu kesindi, bu yüzden itiraz etmeden çantalarımızı toparlamaya başladık. “Bence de gidelim. Zaten çok kalabalık olacak birazdan burası. Rahat olmaz yani.” Diyerek ortamı toparlamaya çalıştım.
Akın’ın, “Biz de gidelim, abimler erken gelecek bugün.” Diyerek fark etmeden de olsa beni desteklemesi biraz da olsa rahatlatmıştı. Berfin’in sert tavrını az olsa arka plana atmayı sağlamıştı bu konuşması.
🖤
Berfin
Ayağa kalkıp çantamı sırtıma taktım. Uras ve Ela’nın bana zorluk çıkarmaması iyi bir durumdu. Bakışlarım benden uzakta ama karşımda duran adamı buldu. Bakışlarının esirindeydim. Bu beni korkutmuyordu, korktuğum şey kardeşlerime zarar verme ihtimaliydi. Uras ve Ela’yı canım pahasına korurdum. Ve şu an da onu yapıyordum.
Alp ve arkadaşlarının hızlı olmaları gerekiyordu. Ama hareketleri olduğundan daha yavaş geliyordu gözüme. Sebebi bulunduğum şartlar mıydı yoksa onlar gerçekten yavaş mı hareket ediyorlardı? Umurumda değildi. “Biraz hızlı olun.” Gözlerim Ela’yla kesişti. Kurduğum cümlenin emir verici olduğunun farkına o zaman vardım. “Pardon, hızlı olur musunuz, diyecektim.”
“Tamam. Çıkalım artık.” Bir omuzuna çantasını takmış olan Alp işimi kolaylaştırdı. Arkadaşları beni umursamasalar bile onun sözünü dinlerlerdi. Yani, öyle olduğunu umut ediyordum en azından. Üzerimdeki yoğun bakışları hissetmem omuzlarıma yük bindiriyordu. Ama o yükü taşıyamayacağımı hissetmem, adamın bize doğru adımlıyor oluşundan dolayıydı. Diğerleri olmasaydı çoktan kütüphaneden ayrılmış Uraslar’ın sitesine gelmiş olacaktık. Olduğum yerde durmayı bırakıp hızla Ela ve Uras’ın yanına gittim. İkisinin de kollarından tutarak sürüklemeye başladım. Gözlerim bir yandan başka birisi olup olmadığına bakıyor, diğer yandan ise arkamı gözetlemeye çalışıyordum.
“Berfin, ne yapıyorsun?” Ela’nın kızgın sesini duydum ama umursamadan çekiştirmeye devam ettim. “Berfin, sana diyorum.” Adımlarını durdurdu. Bakışlarım arkamızı kontrol etmek için geriye döndü. İki şey gördüm; birincisi Derinler’in sorgulayıcı bakışları, ikincisi de adamın bize doğru gelmesi.
Şu an bir kurtarıcıya ihtiyacım var. Gerçek bir kurtarıcıya. Bana yardım edecek, sorunlarımı azaltacak birisine. Çok ihtiyacım var…
Derin bir nefes çektim sakinleşmek adına. Strese girip her şeyi batırabilirdim. Ela’nın kolunda duran elimin baskısını arttırıp Ela’ya baktım. “Sus ve ilerle. Sizi sürüklüyorsam bir nedeni vardır. Durup dururken bunu yapacak değilim.”
“Sen, iyi misin?” Arkamdan gelen sese kulak vermedim. Adam neredeyse yanımıza gelmişti. Sadece üç masa vardı aramızda. Bir adım daha atacakken önüne birisi geçti. Bana bakmaya o kadar odaklanmıştı ki önüne geçen kişiyi fark bile etmedi. Önüne geçen çocukla çarpıştıkları an ağzından bir inleme kaçtı. Çıkardığı ses biz dahil herkesin onlara bakmasına neden oldu. Siyah giysileri, üzerine dökülen sıcak kahveden dolayı yer yer daha koyu bir renge bürünmüştü. Canının ne kadar açığını tahmin edebiliyordum çünkü kıyafetlerinden duman çıkıyordu.
Çarpan kişiye baktığımdaysa bana kahve ve ağrı kesici veren çocuk olduğunu gördüm. İçimden ona gerçekten minnet duyduğumu hissediyordum. Adam kendisine çarpan kişiye bakmak için kafasını çocuğa çevirdi. Bu hareketi benim aklımı başıma getirdi. Ela ve Uras’ın kollarındaki baskıyı arttırarak bakışlarının bana dönmesini sağladım. “Çıkalım artık şuradan.”
Son kez adama ve çocuğa baktılar. Ardından çıkmak için ders çalışma alanının kapısına ilerledik. Çıkmadan hemen önce gördüğüm şey, çocuğun, adamı kolundan tutarak kenara çekmeye çalışması ardından dönüp bize bakmasıydı. O anladı mı bilmiyorum ama ben gözlerimde minnet duygusunun yer edindiğini biliyordum. Hız kaybetmeden kütüphaneden ayrıldık. Derinler eve gitmek için ayrıldılar yanımızdan.
“Neden böyle davranıyorsun?” Ela’nın sesini bir anda yanımda duyunca dalgın olduğumu fark ettim. Ana caddeyi geçmiş onların evlerine doğru giden bir ara sokağa gelmiştik. Zaman, olayın etkisiyle bu kadar hızlı geçmiş olmalıydı. “Nasıl davranıyorum?”
“Berfin,” dedi hayret edercesine, “davranışlarının farkında değil misin? Tamam, onların gelmesinden rahatsız oldun. Bütün gün boyunca rahatsızlığını da gösterdin. Ama kütüphaneden çıkacağımız da niye bizi çekiştirip insanları arkada bırakıyorsun?”
Ela konuşmaya devam edecekti ama araya Uras girdi. “Ela, sakin ol.”
“Ben zaten sakinim. Sadece başka arkadaşlarımızı da yanımız da getirmemizin neden sorun olduğunu anlamak istiyorum.” Tam bu nokta da Uras bana baktı. En azından birisi nedenini anlamış gibiydi. Ela’nın bazenleri bu denli saçmalaması benim sabrımı tüketiyordu.
Oldukça sakin bir tavırla baktım Ela’ya. “Öncelikle başka arkadaşlarınızla beraber olmanız beni rahatsız etmez. O ortamda ben varsam ve benim sadece sizi çağırdığım bir yerde beraberseniz rahatsız eder.”
Hayatın neden bu kadar zor olduğunu anlamıyordum. Onlar en yakınşarımdı, ama rahatsızlığımı bile anlamıyor, görmezden geliyorlardı. Hayatta yaşamaya değer bir şey yoktu.
“Benim dışarıya çıkmayı sevmediğimi biliyorsunuz. Dışarıya çıkıyorsam ya bir sorunum vardır ya da siz çağırmışsınızdır. Ki dışarıya beni siz çağırmadınız.” Anlayıp anlamadığını tespit etmek için ikisinin de yüzüne baktım sırayla. Ne hoş ki az çok anlamış gibilerdi. Daha fazla konuşmak istemediğimden kısa kestim. “Sizi evlerinize bırakayım. Eve gitmek istiyorum.”
Cevap vermelerini beklemedim. Zaten onlar da herhangi bir karşılıkta bulunmadılar. Kısa sürede evlerinin önüne geldik. Kısa bir veda cümlesi kurup arkamı döndüm onlara. Zaten Uras’ın annesi camdan bakıyordu. Burada onlara bir şey yapamazlardı. Yol boyu etrafı kolaçan etmekten yorulmuştum. Dışarıya çıkmak bir azap gibi geliyordu.
Yıllar sonra ne yaşandı ne bitti bilmiyorum ama iyi şeyler olduğunu düşünmüyordum. Beni uzun süre rahat bırakıp sonrasında yeniden rahatsız edecek ne yaşandı gerçekten bilmiyorum. Açık konuşmak gerekirse bilmekte istemiyorum. Kütüphanede ve yolda yaşadığım gerginliği yıllar önce yaşıyordum. Hiç rahat bırakmazlar, rahat bıraktıkları zamanlarda ise kabuslarıma gelirlerdi. Bu durum beni büyük bir şekilde etkiliyordu. Öyle ki artık nadir uyuduğum zamanlarda gördüğüm kabusları dahi hatırlayamaz olmuştur.
Keşke tek hatırlamadığım şey kabuslarım olsaydı. Dediğim gibi, hayat yaşanmaya değer değildi. Önce elinizdekileri bir bir çekip alır, bunu yaparken de hiç ses etmezdi. Seni ıssız, soğuk bir ormana hapsederdi. En ağır darbesini ise üzerindeki bütün giysileri alıp seni o soğuğa maruz bırakarak vururdu. Tamamen tükendiğinde ise 'Neden ayakta değilsin?' diyerek seni yargılardı.
Bölüm etkileşimi
