2. bölüm / 6
Kayıpların Ormanı2. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 2. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.303 kelime
- 2 2. Bölüm3.257 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm3.294 kelime
- 4 4. Bölüm3.272 kelime
- 5 5. Bölüm2.588 kelime
- 6 6. Bölüm3.524 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnstagram - TikTok: vabell.n
İyi okumalar🫶🏻
…………
Morluklar… Göz altı morlukları, geceler boyu süren uykusuzluğun acı izleri. Her sabah aynada kendime bakarken, sadece yorgun bir yüz değil, bitmek bilmeyen düşüncelerin, kabusların ve kaygıların kazıdığı derin izleri görüyordum. Göz kapaklarım ağır, nefesim düzensizdi. Sanki uyumayı unutan bir bedene hapsolmuştum. Geceler uzuyor, sabahlar daha da soğuk geliyordu. Uyuyamamak, insanın ruhunu da uykusuz bırakıyordu. Düşüncelerimi susturamıyor, kendimi durduramıyordum. Her güne daha eksik şekilde başlıyordum.
Eksilerek gidiyordum.
Aynada göz altıma bakmayı bırakıp uzaklaştım. Odama girerken adım atmak zor geliyordu. Dışarıda bir gece geçirdiğimden, soğuk hava yüzünden kaslarım tutulmuştu. Bedenimi hareket ettirirken acı verici bir ağrı hissediyordum.
Aşağı kattan bana seslenen abimlere cevap vermedim. Yatağımın üzerinde çalan telefonumu elime alırken başımın ağrısı ne zaman geçer diye düşünüyordum. Arayanın Sibel abla olduğunu görünce cevaplayarak odadan çıktım. Merdivenlerden indiğimde sırada Sibel ablanın sesini duydum.
“Günaydın güzelim, nasılsın?”
“İyiyim abla, sen nasılsın?” Oturma odasına girdiğimde bakışlar bana döndü. Abimin meraklı bakışları üzerimdeyken tekli koltuğa oturdum. Kaslarıma bir ağrı saplanınca yüzüm buruştu istemeden. Hızlı hareket etmiş olmalıydım.
“İyiyim bende, kasabada mısın? Çocuklar seni soruyor da.”
Konuşmasının ardından Asel’in bağıran sesi geldi. “Berfin abla!”
“Kızım bir dur! Çık kenara kızla konuşayım.” Derken sinirliydi Sibel abla.
“Kasabada değilim.”
Başımda Atakan abim belirince boş boş baktım suratına. Kulağını telefonuma yasladı sonra bana baktı. “Ablam mı o?”
Olumlu anlamda salladım kafamı. Elimden çekip aldı telefonu.
“Lan, Sibel. Kızı rahatsız etmesene.” Karşı tarafı dinledi bir süre. “Çocuklarının bakıcısı mı bu kız? Kendin yaptın kendin bak çocuğuna.” Yüzü buruştu, sonra göz devirdi.
Sibel ablamın bunları görmediğinden haberi vardı değil mi?
“He he ayneeeen, aynen canım. Çok konuşma.” Deyip telefonu bana uzattı. Ekranına baktığımda aramanın sonlandığını gördüm.
“Senin telefonun yok mu?”
“Var.”
“İyi,” dedim baskı yaparak. “Benim telefonumu meşgul etme.”
“Kusura bakma canığım.” Sesini incelterek konuşmasına yüzümü buruşturdum. Kaç yaşına gelmiş adamdı yine de saçma hareketleri vardı.
“Gece nerede kaldın.”
Karşı koltuktan konuşan abimle, gözlerim kapandı. Baş parmağım ve işaret parmağımla göz pınarlarımı sıktım. Beni sinir ediyordu. Fazlasıyla. “Seni ilgilendirmez.”
“Berfin, bir soru sordum, düzgünce cevap ver.”
“Seni ilgilendirmediğini söyledim.”
Benden zorla cevap alamazdı ama hep ısrar ederdi. Ben etrafı sıkı sıkıya kapalı bir kutuydum. Ne kadar zorlasalar da içimde ne sakladığımı göremezlerdi. İnsanların gözlerinin içine bakınca anlıyordum. Beni anlamak için çabalamıyorlardı bile, sadece bilmek istiyorlardı. Oysa bilmekle anlamak arasında koca bir uçurum vardı. Ve ben o uçurumun kenarında tek başıma duruyordum.
“Cevabımı vermediğin sürece susmayacağım, biliyorsun. Nerede olduğunu söyle susayım.”
“Uras’laydım.” Yalan sayılmazdı, sonuçta Uras yanıma gelmişti. Benim eve gittiğimi düşünüyordu ama gitmemiştim. Yeniden çay bahçesine dönmüştüm. Orada da yalnız değildim, bedenen. Çocuk benden bir süre sonra yeniden gelmişti.
“Başlayacağım Uras’ına.”
Oturduğum yerden kalkarken keskin bakışlarımı yüzüne çevirdim. Sesimi çıkarmadan kalktım oturduğum yerden. Ardından çıktım oturma odasından.
Arkamdan bir şeyler dedi ama duymadım. Açıkçası umurumda değildi. Mutfağa girip kahve yaptım hızlıca, beklemeden odama çıktım.
Yatağıma oturup telefonu cebimden çıkardım. Biraz sosyal medyada gezindim, bu sırada kahvem neredeyse bitecekti. Kitap okumak istedim ama kalkıp kitaplığımdan kitap almak çok zahmetli gelmişti. Üşendiğimden boş verip sosyal medyaya bakmaya devam ettim.
Sessiz sakin bir şekilde takılırken odamın kapısı sertçe açıldı. Bakışlarım ekrandan kopup kapıyı buldu. Abimi görünce kaşlarımı çattım.
“Hazırlan, denize gidiyoruz.”
“Gelmeyeceğim.”
“Uras ve Ela gelecek.” Deyince düşündüm biraz. Merak ettiğim şey bu havada denizde ne yapacaklarıydı. Sadece iki gün önce olan fırtınayı unutmuş olmalılardı. Ayrıca hiç kalkıp bir yere gidesim yoktu, her tarafım ağrıyordu. “Bu havada denize girilmez.”
“Girmeyeceğiz, piknik yapacağız.”
Hemen yeni bir bahane ürettim. “Piknik için malzemeler hazır değil.”
“Ben hazırladım.”
Yeniden itiraz edecektim ki bakışları ve benden önce konuşması durdurdu beni. “O denize gidilecek güzelim. İtiraz etmeye çalışma, kalk giyin. Bahçede bekliyoruz seni.”
“Off.”
“Oflama.”
“Çıkar mısın?” Sabırsızca konuşmamla ters bir bakış atıp çıktı. Gerçekten gitmek istemiyordum, Ela ve Uras’ın çenesini çekeceğimiz bilmesem gitmezdim. Ayrıca daha bir saat önce Uras’a laf eden abim niye şimdi Uras’ı çağırıyordu? Dengesizin tekiydi.
Belki de asıl dengesiz bendim. Ne hissettiğimi bile bilmezdim çoğu zaman. Yorgun muyum, kırgın mıyım? Uyumaktan korkar hale gelmiştim, uyanmaktan da.
Sanki kendimi bile ikna edemediğim bir sessizliğin içerisinde sıkışıp kalmıştım. Ne yana dönsem çıkmaz, ne yapsam eksik hissediyordum.
Yetersizdim. Ne yapsam yetmiyordu, kendime bile yetemiyordum. İçimde kemikleşmiş bir yetersizlik duygusu vardı. Yetersizliğin yanında koskoca bir kaybolmuşmuşum içerisindeydim. Geçmişimi bile hatırlamakta güçlük çekiyordum. Kendime de yabancıydım artık. Aynada gördüğüm sureti tanıyamıyor, taşıdığım yükün neden bende olduğunu bile bilmiyordum. Ve ben, bu yarım hâlimle bile fazla geliyordum kendime. Kendimi bile taşıyamazken, kimsenin beni taşımasını bekleyemezdim.
Üzerime klasik, siyah bluzlerden birisini geçirdim. Eşofmanım rahat olduğu için değiştirme gereksiniminde bulunmadan telefonumu alıp odadan çıktım. Aşağı iner inmez vestiyerden montumu aldım. Hızla ayakkabılarımı ayağıma geçirerek evden çıktım. Bahçenin önünde iki tane araba vardı. Bir arabaya sığamayacağımız için iki arabayla gidecektik.
Bende arabaya yerleşince evden ayrıldık. Ela ve Uraslar’ın evleri aynı sitede Karşı karşıya olması bize avantaj sağlıyordu. İki kişi için ayrı yerlere gitmemize gerek kalmıyordu. Evlerinin olduğu sokağa girince hemen gözüm kaldırımda duran ikiliyi buldu. Ela saçları gibi sarı tonlarında giyinirken, Uras gri tonlarına bulanmıştı. Ela’nın bu kadar neşe saçan birisi olması bizim grubu dengeliyordu aslında. Benim pasifliğim onun aktifliği sayesinde dengelenirken, Uras ne pasif ne de aktif olarak tam orta da duruyordu. Aslında benim ve Uras arasında kıyaslama yapılırsa bayağı aktif kalıyordu. Önlerinde durunca arabaya bindiler. Uras benim arkama geçerken Ela, abimin arkasına geçti.
“Selam!” Mutlu çıkan sesi artık alışıldık bir durumdu. Uras, Ela gibi selam verince abim onlara cevap verdi. “Hoş geldiniz abim.”
“Sizden hoş geldin yok mu, Berfin hanımcım?”
Ela’nın sorduğu soruyla bedenimi arkaya çevirdim. Doğru bir karar olmasa gerek bel bölgemde acı hissettim. Acımı belli etmemeye çalışarak eski konumuma döndüm yavaşça. Bir acı daha hissetmek istemezdim. “Üşendim.”
“Ayıp oluyor.”
Uras’ın ayıplar sesini duyunca geçiştirircesine elimi havada salladım. “Alıştın artık be, Uras.”
Arkadan sesler yükseldi, dinlemedim. Akıp giden yolu izledim. Kısa süre içerisinde denize gelmiştik zaten. Burada ağaç ve oturacak bank olunca rahat oluyordu. Bir çok yer vardı ama nedense burası daha hoş geliyordu bize. Yani abimlere öyle geliyordu, bence piknik için ormana gidebilirdik.
Ellerimize malzemeleri tutuşturdular. Kendilerine kamp sandalyelerinden aldılar. Bank vardı ama ne olur ne olmaz diye kamp sandalyesi de alıyorlardı. Ben zaten kamp sandalyesine otururdum çünkü daha rahattı.
Poşetleri yanına gelmiş olduğun bankın üzerine bıraktım. Ahmet abimin elindeki siyah kamp sandalyesini alıp kurdum. Yerime yerleştiğimde oldukça rahattım. Yerimde gittikçe yayılıp montumun kapüşonunu kafama geçirdim. Kafam geriye giderken gözlerim kapandı. Başımın ağrısı şiddetlenirken neden evde ağrı kesici içmediğimi sorguladım.
Ela onlara yardım etmediğim için bana söyleniyordu ama dikkate aldığım söylenemezdi. Dalgalar kıyıya vurdukça çıkardığı ses güzel bir atmosfer yaratıyordu. Yine de bir ormanın yerini tutmuyordu.
Orman, sadece ağaçlardan ve topraktan ibaret değildi benim için. Toprağın kokusu, ağaçların uzun dalları, hepsi bir bütündü. Şehrin gürültüsünden, insanların bakışlarından, gereksiz konuşmalardan uzaktı. Orman benim için düşündüğümden daha fazlasıydı.
Belki de diğer yarımı ormanda son kez gördüğümdendi. Orada evimi kaybettiğimdendi bu düşkünlüğüm. Nerede kaybettiysem yine orada bulacaktım.
Ya da evimi kaybettiğim gibi kendimi de kaybedecektim. Kayıp...Öyle bir acı veriyordu ki insana, nefes aldığında dahi acıtıyordu. Susup kalıyordu insan, kendisine dahi sesi çıkmıyordu. İnsan en çok kendine susunca kırılıyormuş meğer.
Gözlerim aralandı, yeşillerim mavi denizi buldu. Şiddetle gelen dalga yerdeki taşlara çarpıyordu. Dövüyordu sanki onları.
Sohbet eden gruba döndü bakışlarım. Abimin dediği komik şeyler Ela’ya kahkaha attırıyordu. Uras, Ela’ya bakıp güldüğünü görünce mutlu bir ifade oluşuyordu suratında. Ahmet ve Atakan abim en çok eğlenenlerdi. Her zaman neşe doluydular zaten, her şartta eğlenip gülebilirlerdi. Ben sadece izliyordum. Etrafımda yaşanan mutlu anlara seyirci kalıyordum. Oysa oradaki mutlu anın içinde bende vardım ama oraya ait olmadığımı, içten içe hissediyordum.
Benim ailem çok başka yerdeydi.
Uras’ın bakışları bana döndüğünde yüzündeki mutluluk silindi anbean. Yerini üzgün bir ifade aldı. Sakince baktım gözlerine, onun yeşilleri biraz kederli bakıyordu ama bana. Elinin yanında duran termosu alıp içindeki sıvıyı döktü bir bardağa. Akan koyu kahve sıvıyı görünce gülümsedim. Kahve almak aklıma gelmemişti. Ama onun aklına gelmiş gibiydi.
Bana uzattığında yavaşça aldım elinden. “Teşekkür ederim.”
Bir şey demeyip göz kırptı sadece. Konuşmak istemediğimi anlamış olmalıydı. Denizi izlerken yudumladım kahvemi. Boğazımdan akıp giden acı sıvı iyi gelmişti. Alışkanlıktan olsa gerek vücudumun dinlendiğini hissettim. Güneş yüzüme vurunca yüzümü buruşturup gölgeye geçtim. Güneşten nefret ediyordum.
Atakan abim, gülümseyerek saçma konularından birisini açtı. “Ya şunu hep merak ediyorum. Ruh diye bir şey varsa, sizce insanın ruhu nasıl görünüyordur? Hani cidden görebilsek, nasıl olurdu?”
Ela hemen atıldı, gülerek. “Umuyorum ki benimki pembe olurdu. Üstünde de parlak, simli yıldızlar falan olsun.”
Uras güldü. “Senin ruhun unicorn gibidir zaten, Ela.” Ela kahkahayla güldü, neşesi etrafa yayıldı. İstemsizce bende tebessüm ettim. Gülüşü cidden güzeldi.
“Berfin’in ruhu simsiyahtır kesin, böyle ölü görünümlü falan.” Bana yönelttiği cümle ile boş boş baktım Atakan abime.
Kahvenin son yudumlarını alırken konuştum, “Ruhlar ölüdür zaten abi.”
“Seninki ayrı ölüdür abim,” aydınlanmış gibi sesi yükseldi. “Bir şey diyeyim mi benim ruhum feci havalıdır.”
Sırtımı sandalyeden ayırıp bardağı bankın masasına bıraktım. “Daha çok para kazanmak için iddiaya girip, sonra da o iddiayı ilk kaybeden kişi olarak beş bin lirasını kaybeden ezik bir ruhun vardır abi,” alttan bir bakış attım. “Merak etme sen.”
Kaşları dediklerimle havalandı, işaret parmağını dudaklarına götürerek susmamı işaret etti. İş işten çoktan geçtiği için abimin bakışları ikiliye döndü. Muhtemelen parasını vermemişlerdi ve abim o karmaşa içinde çoktan bunu unutmuştu. Tahmin ettiğim gibi oldu ve abim ikisine de hesap sormaya ardından Atakan abime dediğim ‘ezik ruh’ kavramıyla dalga geçmeye başladı. Abime diğerleri eklendiğinde Atakan abim tek başına kalmıştı. Belli etmemeye çalışıyordu ama Atakan abimde gülüyordu. Kendini beğenmiş, egolu kişiliğinin altında sadece insanları mutlu etmeyi seven birisi yatıyordu.
Biraz daha kavga edip şakaştılar, ben de gözlerimi kapatıp yeniden dinlenmeye geçtim. Başımın ağrısı sesten dolayı artsa da bir şey demedim. Hepsi buraya eğlenmeye gelmişti ve ben onların eğlencelerini bozacak değildim. Hareketlendiklerini hissettim. Omzuma bir el uzanınca gözlerim, el bana değmeden rlandı. Elin sahibi Uras’tı, göz göze geldiğimiz de rahatladım.
“İyi misin?” Dedi yanıma diz çökerken.
“İyiyim, sadece yorgunum,” elimle kafamı işaret ettim. “Biraz da başım ağrıyor.”
“Tüh ya,” derken yakınıyordu. “Yanıma alsaydım keşke ağrı kesiciyi.” Yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi. “Sen dinlen, ben biraz voleybol oynayıp geleyim.” Arkamdan geçerken kollarını boynuma sardı. Kapüşonumuj üzerinde baskı hissettiğinde Uras’ın başımı öptüğünü anladım.
“Uras! Yılışıklık yapma, gel buraya!” Abimin uzaktan bağıran sesini duyunca biraz geriye çekildi.
“Sanırım gitmem gerekiyor.” Deyip kollarını çekti Uras. Gülümseyerek baktım yüzüne. Konuşmak istemeyince göz kırptım, gülümseyip uzaklaştı.
Gözlerim kapandı, yeniden eski pozisyonuma döndüm. Abimler uzakta olunca ses azalmıştı bu da baş ağrıma az da olsa iyi gelmişti.
Sessiz geçen dakikaların ardından telefonum titremeye başladı. İlk titreşimde umursamadım, ama ikinci, üçüncü art arda gelen bildirim sesleri, beni rahatsız etmeyi başardı. Başımı kaldırmadan elimi telefona uzattım. Sessize alacaktım ki, ekranda beliren fotoğraf bildirimlerini gördüm.
Parmaklarım bir anda buz keserken telaşl bildirimleri açtım. Bilinmeyen bir numaraydı. Benim, abimlerin, oturduğum yerin fotoğrafları. Hepsi uzaktan, gizlenmiş bir bakışın açısından çekilmişti. Olduğum yerde doğruldum panikle. Kalbimin hızı, baş ağrımı arttıracak kadar sert atmaya başladı. Gözlerimi ne fotoğraflardan alabildim ne de mesajlardan çıkabildim.
Etrafta yankılanan çığlık sesiyle kulaklarım çınladı. Olduğu yerden anınd kalktım, voleybol sahasına döndü bakışlarım. Yoktu, abimler yoktu. Arkamı döndüm hemen, Ela ve Ahmet abimi denize bakarlarken gördüm. Yanlarına koşarak ilerledim. Kaşlarımda keskin bir acı vardı ama umursamadım. Yaklaştıkça, sudan nefes nefes çıkan Uras’ı gördüm, sırılsıklamdı ve titriyordu. Yanlarında durduğumda Uras’ın vücudunu inceledim dikkatlice. “İyi misin?”
“Berfin döndüm,” dişleri soğuktan titriyordu.
Denizden yeni çıkan abim ve Atakan abimi gördüm bu sefer. Onlarda sırılsıklamdı. “Ne yapıyorsunuz siz? Bu soğukta ne işiniz var?” Sinirli sesimle ben baktılar. Denize girmeleri umrumda değildi. Onlara bir şey oldu sanmıştım.
Abimin kötü bakışları Uras’ı buldu. “Şunun yüzünden, denize atacaktık. Bizi de çekti beraber düştük.”
Abimin sözleri beni daha çok sinirlendiriyor ve geriyordu. Bu kadar düşüncesiz olamazdı. Uras’ın kolundan tutarak ilerlettim. Bakışlarımı bir yandan etrafta dolaştırdım. “Çocuk musunuz abi? Yürüyün, toplayalım eşyaları eve gidelim.”
“Gitmeyelim, arabada yedek kıyafet var. Üzerimizi değiştiririz şimdi.”
Abimin şu iki günde yaptığı her hareket be fazlasıyla zorladığı için yüzüne bile bakmak istemedim. “Yoruldum, başım çatlıyor. Ayrıca Uras sıcak bir ortamd bulunursa daha iyi olur.”
Üzerimdeki montu çıkarıp Uras’ın omuzlarına koydum. Hemen kendisine sardı montu. Benim vücut ısımla ısınmıştı önceden. Tamamen vücudunu kapatmıyordu ama belli bir kısmını kapatmıştı. Biz önden ilerlerken abimler arkadan geliyordu. Bankın olduğu yere gelince ıslanmış olan üçlüyü ısınmaları için arabaya gönderdik.
Eşyaları toplarken oldukça gergindim. Hiç durmadan etrafa bakıp kontrol ediyordum. İçim huzursuzlukla dolup taşıyordu. Eşyaları kısa sürede toplayarak arabaya yerleştirdik. Bagaja elimde kalan son kamp sandalyelerini de yerleştirirken anlık duraksadım. İzlenme hissi dört bir yanımı sardı, elim havada asılı kaldı. Dikleşerek etrafa baktım.
Ağaçların sık olduğu bölgede bir siluet gördüm. Anlık olan bir şeydi. Az önce ağaçların arasında olan beden şimdi yerinde yoktu. Hızlıydı, çok hızlıydı.
Ensemdeki ince sızıyı geçirmek adına boynumu oynattım. Bu sefer boğazımdaki yumru zorladı beni. Bagaj kapağını çatparak kapattım ve kendimi arabaya attım.
🖤
“Çarşambaya kadar tatil yapmışlar, iki gün okula gitsek ne olacak? Bütün hafta tatil yapsalardı daha mantıklıydı.”
Uras’ın söylenmelerini görmezden gelmeye çalıştım. Haftanın ilk günündeydik ve dün denizden sonra evlere dağılmıştık. Ardından akşam sekiz de okulun sitesinde üç gün tatil olacağı hakkında duyuru yapılmıştı.
“Bence de, zaten çoğu kişi iki gün için okula gelmez.” Ela’nın konuşmasının ardından Uras’ın hapşırma sesi geldi.
Evet Uras üşütmüştü, dün denizden çıktıklarında abim yanlışlıkla klimayı soğuğa ayarlamıştı. Bunu fark edemeyecek kadar donmuşlardı. Merdivenlerden öksürük sesi gelince abimin geldiğini anladım.
“Sınav haftası yaklaşıyor, iki gün bile olsa konu anlatırlar.” Dediklerimi ikisi de onaylamadı. Hâlâ okula gitmeme derdindeydiler. Kettle’dan yükselen ses suyun kaynadığını belirtti. Sıcak suyu, içi kahve dolu olan kupama döktüm. Bu sırada abim dağınık görüntüsüyle yanıma gelmişti.
“Berfin, benim boğazıma ne iyi gelir? Çok ağrıyor.” Şişmiş ve kızarmış gözleri, ne kadar kötü hasta olduğunu göstergesiydi. Bağışıklık sisteminin bu kadar zayıf olması abim için iyi değildi. Her kış en az üç kez hastalanırdı.
Elimi alnına yaslayıp vücut sıcaklığına baktım. Fazla sıcak olduğuna kanaat getirince üzerindeki kazağı işaret ettim. “Şunu çıkar, ateşin var. Git daha ince bir şey giy.”
Bir anda öksürüğü gelince hazırlıksız yakalanıp yüzüme doğru öksürdü. Yüzüm anında buruştu, elimle yüzümde bir şey olmamasına rağmen sildim. Eliyle ağzını kapatıp öksürmeye kaldığı yerden devam etti. Ela ve Uras’ın sohbetleri arasında hapşırma sesi geldi. En azından birisi sadece hapşırıyordu.
“Peçete al yanına, ona öksür.” Dolaptan ıhlamur çıkardım. Boğazına iyi gelirdi. Abim beni dinleyip yukarıya çıkarken ben ıhlamur yapıyordum.
“Ali abi daha kötüymüş.”
“Bağışıklık sistemi güçlü değil.” Diyerek Ela’nın dediklerini onayladım.
“Atakan abi nasıl?”
“O da hasta.” Atakan abim tam bir faciadan ibaretti. O klimayı çalıştırmayı akıl edememiş soğuk arabada oturmuştu. Araların da en iyi olan Uras’tı.
“Bizim kafeye gidelim mi? Mustafa abiye yardım ederiz.”
“Sen bizi hasta et sonra etrafta gez. Kedi gibi dört ayak üzerine düşüyor çocuk.” Abimin bedeni hemen
yanımda durarak görüş açılarına girdi.
“Abi yalnız sizin yüzünüzden hasta olduk, haberin olsun yani.” Uras’ın iğneleyici sesiyle abimin kaşları çatıldı.
“Çok konuşma.”
“Geçmiş olsun, Ali abi.”
“Teşekkürler abim.” Diyerek Ela’nın geçmiş olsun dileklerini kabul etti.
Hazırlamış olduğum ıhlamuru abime uzattım. “Aç mısın?” Üzerine açık mavi ince bir üst giymişti, bu daha iyiydi.
“Biraz midem bulanıyor, bir şey yiyesim yok gibi.”
“Çorba ister misin? Dışarıya çıkacağım evde olmam. Aç kalma.” Mercimek çorbasını sevdiğimden yapmasını öğrenmiştim. Bence güzelde yapıyordum, abime de iyi gelirdi.
Sorgulayıcı bakışları beni buldu. “Nereye gideceksin?”
Elimle telefondaki Uras ve Ela’yı gösterdim. “Kafeye gideceğiz.”
“Tamam, çorba içerim. Çok geç kalmazsınız değil mi?”
“Duruma göre değişir,” dedim telefonu elime alırken. Uraslar’a baktım. “Sizde gelin, çorba içersiniz. Sonra gideriz kafeye.” Geleceklerini bildiğimden onaylamalarını beklemeden kapattım telefonu. Abimin karşısına oturup yaptığım kahveyi içtim. Kahvem bitene kadar abimin sızlanmalarını dinledim.
Elini yüzünü yıkamasını söyleyerek mutfaktan gönderdim. Abim kendisi hasta olunca düşünmeyi bırakıyordu. Beyninin işlevi tamamen sıfıra iniyordu. Oturmayı bırakarak bitmiş olan kahve kupamı temizleyip yerine koydum. Oyalanmadan direkt çorba yapmaya geçtim. Çok geçmeden abim geldi ve eski yerine yerleşti.
“Başım çok kötü, her tarafım ağrıyor,” şiddetli bir şekilde öksürdü. “Kusacağım şimdi.”
Ben bu baş ağrısını neredeyse her gün yaşıyordum ama sesim çıkmıyordu. Abimin bağışıklık sistemi ciddi anlamda çok kötüydü. Başı ağrıdığında ya da hastalandığında hiç durmadan sızlanırdı. Aramızdaki bir diğer fark buydu. Benim payıma düşen acıyı çekmekti, paylaşma kısmınızda abim almış olmalıydı.
“Oturma odasına gidip biraz dinlen. Koltuğun yanındaki sepette örtü var ama sadece beline kadar çek.” Bir şeyler mırıldandı ama oturduğu yerden kalktı. Dinlenmesi onun için daha iyi olacaktı. Çorba içtikten sonra ağrı kesici içebilirdi. Yarım saat sonra Ela ve Uras gelmişti. Ela benim yanımda, mutfakta kalırken, Uras’ı abim gibi bir koltuğa yatırmıştık.
Abimle içeride tartıştıklarını biliyordum. Ama bu nefret dolu bir tartışma değildi, birbirlerini sevdikleri için sataşıyorlardı.
Çorba olduğunda ikisini de zorlukla kaldırmış ve çorbalarını içmelerini sağlamıştık. Herkes doyduğunda etrafı kısaca toplamış ve evden ayrılmıştık. Abim evde tek kalmıştı, umuyordum ki kötüleşmezdi. Kafeye geldiğimizde Mustafa abi ile kısa bir sohbet geçmişti aramızda. Hemen ardından ona yardım etmeye başladık. Uykusuzluktan dolayı dönen başım ve ağrılarım dışında hiçbir sorun yoktu ortada. Uras ise baş ağrısının arttığını söylemek dinlenmeye çekilmişti. Ela’da yoruldum demiş ve Urasla dinlenmeye başlamıştı. Son olarak Mustafa abi ve ben çalışıyorduk. Ben yorulsamda bir şey demiyordum, burada çalışmak hoşuma gidiyordu.
Yeni müşteri geldiğini belli eden sesi duydum. Bu sesi sevmiyordum, beynimin içinde yankılanıyordu. Oflarken bakışlarımı not defterinden kaldırıp gelenlere baktım. Gözlerin, kahve gözlerle buluştu. Çocuğun yüzü bir yerden tanıdık gelse de çıkartamadım. Umursamadan işime geri döndüm.
“Berfin, sen dinlen biraz hadi.”
Mustafa abiye bakmadan mutfağa girdim, o da arkamdan girdi. “Gerek yok. Abi oradan iki limonata bardağı uzatsana,” dedim, aklıma gelen şeyle Mustafa abiye döndüm. “Ağrı kesici var mı?”
“Yok abim ya.” Dedi limonata bardaklarını bana uzattığında. Hemen aldım elinden. Cevabı beni mutsuz etse de yapabileceğim bir şey yoktu. Evden çıkmadan önce içmeliydim.
Hazır limonataları doldurup tepsiye yerleştirdim. Tam o sırada içeriye Ela girdi. Not defterinden bir kağıt koparıp bana uzattı. “Bunları hazırlar mısın?”
Başımı olumlu anlamda sallayıp onayladım onu. Hazırladığım limonataları alıp mutfaktan çıktı. Yeni siparişleri hazırladım, not kağıdında yazan masa numarasına bakarak mutfaktan çıktım. Önüme bir anda Uras çıktı. Elimdeki siparişi aldı. “Bir su iç, biraz otur.” Yanağımdan makas aldı.
“14 numara.” Diyerek masanın yerini söylemiş oldum. Tam mutfağa girecekken az önce göz göze geldiğim çocuk beni çağırdı. Masaları boş olduğuna göre siparişleri alınmamıştı.
Masalarına yaklaştıkça çocuğun kim olduğunu hatırladım. Yola atlayan çocuktu bu. Burada yaşadıklarını düşünmemiştim. “Hoş geldiniz, ne istersiniz?”
“Şey aslında biz sana teşekkür edecektik,” Kızın çekingen bakışları üzerimdeydi. Utangaç bir tip gibiydi.
“Ne için?” Uras’ın sesi ortama dolunca arkamdaki yerini aldı. Hangi ara gelip konuşulanları dinlediği tartışma konusu olabilirdi.
Kızın bakışları benden ayrılarak hemen yanımda duran Uras’a yöneldi. Birkaç saniye Uras’ı inceledi ve bakışlarını ondan ayırdı. Utanmıştı sanırsam, daha çok gözlerini kaçırır gibi olmuştu. Bu birkaç saniyede de ben kızı incelemiştim. Mavi gözleri, kahverengi saçlarıyla güzel ve tatlı gözüküyordu. Yüz yapısı ne sert ne de yumuşaktı. Sol şakağımdan gözüme saplanan ağrı ile gözlerim kapandı. “Ağrı kesiciniz var mı?”
“Ağrı kesici mi?” Sorum garip gelmişti onlara. Yani, normalde garip gelmesi.
“Teşekkür niyetine sayarım,” dedim umutla. Yanınd bu tür şeyleri bulunduran bir kıza benziyordu.
“Maalesef yok,” kızın üzgünlükle konuşması, yardım edemediği için hoşnut olmadığını gösteriyordu. Başkalarına üzülecek kadar Nahif olması şaşırtıcıydı.
“Bir sorun mu var?” Ortama giren bir yeni ses ise Ela’nındı.
“Var gibi,” dedi Uras. Bakışlarını çocukların üzerinde tutuyordu. Kıza döndü, “Tam olarak ne için teşekkür ettiniz?”
“İki gün önce arkadaşınız bize yardım etti,” dedi sarışın olan çocuk. Gözleri açık kahveydi. Yanında oturan, benim yardım ettiğim çocuğu gösterdi. “Daha doğrusu Akın’a yardım etmişti. O sırada bizim acele bir işimiz vardı ve Akın gergindi. Bu yüzden arkadaşınıza biraz sert çıkıştı. O zaman için hem özür dilemek hem de teşekkür etmek istedik.”
Açıkçası umrumda olan bir şey değildi. Uras bize düşkün olduğu için olayı gözünde büyüttüğünün farkındaydım. “Yalnız o gerginliği öyle herkesin üzerinden çıkaramazsın, haberin olsun.”
Şakağımdaki ağrı gözüme iyice vurunca ayakta durmak bile zor geldi. Geriye çekilerek Uras’a baktım. “Ben gidiyorum, siparişleri al,” kulağına yaklaştım. “Olay çıkarma.”
Yanlarından uzaklaşırken artık bir yerde tutunma veya oturma ihtiyacı duyuyordum. Mutfağa girmeden hemen yanındaki dinlenme odasına geçtim. Küçük bir odaydı ama bizim için yeterliydi. Kahverengi koltuğa oturup dirseklerimi bacaklarıma yaslayarak başımı ellerimin arasına aldım. Bir süre öylece bekledim.
Şiddetlenen ağrı gözlerimi nemlendirdi. Beni ağlatacak hale gelmişti neredeyse. Uykusuzluk lanet bir şeydi. Gün geçtikçe bedenimi yiyip bitiriyordu. Böyle devam ederse iyi şeyler olmayacaktı.
…………
Bölüm etkileşimi
