2. bölüm · KAYBOLMUŞKEN BULDUM SENİ
KESKİN NEFES, KİRLİ AYDINLIK
Hastaneye yetişmek için bindiğim takside, kalbim göğüs kafesimi döven hırçın bir kuş gibiydi. Beykoz’un o tozlu set atmosferinden çıkıp Çapa’nın steril, keskin dezenfektan kokulu dünyasına geri dönmek, sanki bir rüyadan uyanıp buzlu bir suya atlamak gibiydi. Taksimetrenin tıkırtısı, Aras Karadağ’ın o buz gibi sesiyle yarışıyordu zihnimde: "Yarın yine gel."
Neden? Neden gelmemi istemişti? Sesimdeki o ham yetenek mi onu sarsmıştı, yoksa gözlerimdeki o "vaktini çalmayan" meydan okuma mı?
Taksi hastanenin acil girişinde durduğunda şoföre parayı uzatıp fırladım. Saat tam 17:03. Münevver Hanım’ın o meşhur, her şeyi gören gözleri koridorda bir radar gibi dönüyordu. Hızla personel odasına daldım. Selin oradaydı, panikle bir o yana bir bu yana yürüyordu.
"Geldin! Tanrım, neredeyse kalpten gidiyordum!" diye fısıldadı Selin, beni hemen bir köşeye çekip üzerimdeki sivil kıyafetleri çekiştirirken. "Çabuk, önlüğünü giy. Münevver Hanım az önce seni sordu, 'Dosyaları bitiriyor' dedim ama daha fazla tutamazdım."
Ellerim titreyerek beyaz önlüğümü üzerime geçirdim. O ışıltılı siyah elbiseyi önlüğün altına gizlemek, sanki ruhumu ikiye bölüp bir yarısını sandığa kilitlemek gibiydi. Düğmelerimi iliklerken aynadaki yansımama baktım. Dudaklarımdaki parlatıcıyı sildim, saçlarımı sıkıca ensenizde topladım. Az önceki o sahnede devleşen kız gitmiş, yerini sessiz, itaatkar stajyer hemşireye bırakmıştı. Ama gözlerimde hala o setin tozlu ışıkları vardı.
Akşam nöbeti her zaman daha ağır geçerdi. Gündüzün gürültüsü çekilir, geriye sadece cihazların ritmik bip sesleri ve acı çeken insanların fısıltıları kalırdı. Selin’le birlikte katları gezerken, zihnim hala Aras’taydı. Onun o ifadesiz suratının altındaki o karanlığı düşünüyordum. O adamda, sadece bir oyuncu kibri yoktu; sanki ruhunda iyileşmesi imkansız bir yara vardı ve o yarayı herkesten saklamak için etrafına camdan duvarlar örmüştü.
"Melis, iyi misin? Tansiyon aletini ters tutuyorsun," dedi Selin sessizce.
Hızla toparlandım. "İyiyim, sadece... Aras. Onu görmeliydin Selin. O kadar soğuk ki, odadaki havayı donduruyor. Ama bir yandan da... Sanki o buzun altında yangın varmış gibi."
Selin muzipçe gülümsedi. "Dikkat et o yangına, Melis. Biz burada yanıkları tedavi etmeyi öğrendik ama gönül yanıklarına pansuman yapamıyoruz henüz."
Gülüştük ama içimdeki o huzursuzluk geçmedi. O gece, nöbet odasında bir an boşluk bulunca cebimden o küçük, kenarları yıpranmış defterimi çıkardım. Aras’ın o karanlık bakışlarını düşünerek bir şeyler karalamaya başladım:
“Işıklar altında saklanan bir gölge gibiydi sesi,
Dokunsa yakacak, sussa boğacak gibi...
Karanlığı kirliydi, aydınlığı ise sahte.
O, kendi cehenneminde bir yıldız, bense o yangını izleyen bir dilsiz.”
Ertesi gün, hastanedeki işim öğleden sonra bitiyordu. Ama Münevver Hanım, sanki bir şeyi sezmiş gibi peşimi bırakmıyordu. "Melis, şu raporları arşivle. Melis, 305'in kan tahlillerini takip et."
Zaman daralıyordu. Aras’ın "Yarın yine gel" komutu zihnimde bir saat gibi tik tak ediyordu. Eğer gitmezsem, hayatımın fırsatını kaçıracağımı biliyordum. En sonunda, Selin’in "Hadi git, ben hallederim, bugün benim sıram" demesiyle kendimi dışarı attım.
Sete vardığımda bu kez hava çok daha gergindi. Herkes bir oraya bir buraya koşuyor, yönetmen bağırıyor, asistanlar ağlıyordu. Aras’ın karavanının önünden geçerken içeriden gelen bir kırılma sesiyle irkildim. Camın arkasından birinin bağırdığını duydum.
"Ben size o sahnede o duyguyu veremem diyorum! O sahne sahte, o acı yalan!"
Bu Aras’ın sesiydi. Ama dünkü o donuk, mesafeli ses gitmiş, yerine yaralı bir hayvanın kükremesi gelmişti. Kapı aniden açıldı ve Aras dışarı fırladı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Beni gördüğünde duraksadı. Beni tanımayacağını sanmıştım ama gözleri kısıldı, o keskin bakışlar doğrudan ruhuma saplandı.
"Gelmişsin," dedi sadece. Sesi yorgundu, sanki tüm gece uyumamış, kendi karanlığıyla savaşmıştı.
"Söz verdiğim gibi," dedim, geri adım atmadan.
Bana doğru bir adım attı. Aradaki mesafe o kadar azaldı ki, üzerindeki o pahalı parfümün ve tütünün kokusunu aldım. Bu koku, hastanenin o temiz kokusunun tam zıttıydı; kirli ama çekici.
"Bana bak hemşire kız," dedi, "hemşire" kelimesini bir hakaret gibi değil, bir merak gibi söylemişti. "Dünkü o tirat... Onu nerede öğrendin? O acı nereden geliyor? Senin gibi gencecik, bembeyaz bir kızın o kadar derin bir siyahlığı nereden bildiğini merak ediyorum."
"Acı sadece yaşla gelmez Aras Bey," dedim, sesimdeki netlik onu şaşırttı. "Bazen her gün şahit olduğunuz bir ölümden, bazen de hiç yaşayamadığınız bir hayattan gelir. Ben her gün insanların en son nefeslerini verdiği bir yerdeyim. Gerçek acıyı görmem için yaşlanmama gerek yok."
Aras bir an durdu. O an, o camdan duvarın üzerinde küçük bir çatlak oluştuğunu gördüm. Karanlık tarafı, o an bir anlığına sarsıldı.
"İçeri gir," dedi, "Bugün seninle o sahneyi biz çalışacağız. Ve eğer dünkü kadar gerçek olmazsan, bu kapıdan bir daha giremezsin."
İçeri girdiğimizde, o devasa setin ortasında sadece ikimiz kalmış gibiydik. O, popüler bir jön; bense Ankara’dan gelmiş, stajyerlikten kaçıp hayallerine sığınan bir kız. Ama o sahnede, o ışıkların altında, kimin daha "yaralı" olduğunu henüz ikimiz de bilmiyorduk.
Aras’ın elini koluma koyduğu o an, kalbimdeki ritim değişti. Bu bir aşk değildi henüz; bu, iki karanlığın birbirini tanıma anıydı. Ve Aras’ın o buz gibi ellerinin altında, tarif edilemez bir titreme olduğunu fark ettim. O adam, herkesten sakladığı bir cehennemi yaşıyordu ve ben, belki de o cehenneme su taşıyacak olan tek kişiydim.
2. Bölümün Sonu.
