1. bölüm · KARMA

✧ TESADÜF MÜ?

Nairobi _

Beykoz’da güneş yavaş yavaş batıyordu. Hava hafif hafif turuncu ve kırmızı tonlarına dönmeye başlamıştı. Saçlarımı toplayıp çantamı aldım; hızlı adımlarla çıkarken kalbim, yaklaşan akşamın heyecanıyla hafifçe hızlanmıştı. Geniş, iki yandan kıvrımlı merdivenlere yöneldim. Adımlarım mermer basamaklarda yankılanırken giriş salonunu turuncu bir ışık dolduruyordu. Seri adımlarla indim. Saatime baktım: Tam 18.00’di. Edis gelmiş olmalıydı.

Malikanenin kapısından çıkarken hizmetçilerden biri,
“İyi akşamlar, Yeşim Hanım.” dedi.

Gülümseyip geçtim. Uzun, taş döşeli yolu yürüyüp ana kapıya yöneldim. Demir kapı ağır bir sesle açıldığında, akşam güneşinin altında parlayan arabayı gördüm. Edis arabada beni bekliyordu. Hemen yanına bindim.

“Selam, nasılsın tipsiz?” dedim.

Bana bakıp,
“İyiyim, sağolasın. Sen nasılsın çirkin?” dedi ve arabanın anahtarını çevirdi.

Mahcup bir ifadeyle,
“İyiyim cano, fazla bekletmedim umarım?” dedim.

Direksiyonu tutup bana baktı. Hafif gülümseyerek,
“Fazla değil, beş dakikacık,” dedi ve ekledi:
“Daha fazla beklemediğim için şükrediyorum.”

Hafifçe sol koluna vurdum.
“Böyle yapınca eline ne geçiyor?” diye sordum.

Acıyla kolunu tutup,
“Acıdı! Biraz yavaş be, kızsın kız! Günümüz kızları da harbi acımaz olmuş,” deyip önüne döndü ve arabayı sürmeye başladı.

“Hak ettin,” derken gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Sahil yolundan Çengelköy’e gidiyorduk. Gökyüzünün kırmızı-turuncu rengi hafiften pembeleşmeye başlamıştı.

Edis yüzünü buruşturup,
“Hak ettim öyle mi?” deyip sustu. Arabayı sürmeye devam etti.

Deniz çok güzel görünüyordu. Edis’e dönüp,
“Ben Damla’yla buluşacağım, gelecek misin?” diye sordum.

Bana bakıp sonra önüne döndü:
“Arkadaşımla buluşacağım. Ufak bir işim var, sonra sizinle buluşurum,” dedi.

Edis’e bakıp,
“Anlıyorum… Kimmiş bu arkadaş?” diye sordum.

Cevap gecikmedi:
“Oktay. Liseden arkadaşım. Sevdiğim çizgi roman onda kalmıştı, onu alacağım. İki üç laflarız,” dedi.
Oktay’ı tanırdım, iyi çocuktu.
“Anlıyorum,” dedim ve esnedim. Elimi ağzıma götürüp kapattım. Aradan dakikalar geçti…
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎

Çengelköy’e gelmiştik; merkezin oradaydık. Yürümek istediğim için Edis’ten beni yol üstünde bırakmasını istemiştim. Elimde telefon, Damla’nın attığı konuma doğru ilerliyordum. Cadde üzerinden yürürken navigasyon ekranında “200 metre sonra sağa dönün” yazıyordu. Komutu takip ederek sağa döndüm ama dönmez olaydım…

Sokak bomboştu. Kimsecikler yoktu. İçimden, “Bu mahallede gerçekten biri yaşıyor mu?” diye geçirdim. Telefon ekranına baktım; yine “sağa dönün” diyordu ama burası haritalarda görünmüyordu. Kafam karışmıştı. Sahilden epey uzak bir yerdi.

Gözüm evlere takıldı. Bazılarının perdeleri açıktı, bazılarının kapalıydı. Ama hepsinin camı kir ve toz içindeydi. Büyük ihtimalle burada kimse yaşamıyordu. İçimi garip bir huzursuzluk kapladı. Bu mahalleden bir an önce çıkmam gerektiğini düşündüm. Fakat içimdeki merak susmuyordu. Tehlikeli bile olsa keşfetmek istiyordum. Zaten başıma bir şey gelirse, babam beş dakika içinde beni buradan alırdı. Bu yüzden mantığımı değil, merakımı dinledim ve yavaş adımlarla sokakta ilerlemeye başladım.

Damla’yla buluşma saatimiz 19.30’du. Yani hâlâ bir buçuk saatim vardı. Genelde bir yere gideceksem ya da biriyle buluşacaksam, yarım saat kala evden çıkardım. Şoförüm beni bırakacaksa bu süre yeterli olurdu. Yürümek istersem daha erken çıkardım. Bu durumda, mahalleyi keşfetmek için yaklaşık yarım saatim vardı; çünkü konuma yürüyerek bir saate rahatlıkla ulaşabilirdim.

Adımlarımı dikkatle atarken duyduğum bir sesle olduğum yerde durdum. Biri ağlıyordu. Ses bir çocuğa aitti. Geldiğim yöne doğru dikkat kesildiğimde, sokağın başında dizlerini karnına çekmiş, elleriyle yüzünü kapatmış bir erkek çocuğu gördüm. Dayanamadım. Yanına gittim; diz çöküp ellerini nazikçe yüzünden çektim.

“Ne oldu ufaklık? Niye ağlıyorsun bakalım?” diye sordum.

Küçük çocuk bir süre sessiz kaldı. Gözlerimin içine çekingenlikle baktıktan sonra kısık bir sesle konuştu:

“To-topum… Topumu patlattılar. Yeni almıştım ben topumu…”

Sonra tekrar ağlamaya başladı. Gözyaşları içinde çok sevimliydi. Aklıma bir an birisi geldi; istemsizce gülümsedim. Ona dönüp, “Ağlama, sana yenisini alırız,” dedim.

Ama o, ağlayarak, “Benim o topa verecek param yok ki…” deyince içim sızladı.

Göz hizasına eğildim. “Ağlama, ben sana en güzel topu alacağım,” dedim.
Sözümle birden ağlamayı kesti. Gözleri parladı, ellerini çırpıp sevinçle zıplamaya başladı. Bu hâline gülümsedim. Yerden doğrulup elimi uzattım:

“Gel, top almaya gidelim ufaklık.”

Elimi tuttu, birlikte yürümeye başladık. Bu mahalleyi tanımadığım için en yakın marketin nerede olduğunu bilmiyordum. Yanımdaki çocuğa dönüp sordum:

“En yakın market nerede bakalım? Beni oraya götür.”

Küçük çocuk sadece “Tamam,” dedi. O sırada etrafa bakıyordum. Evler hâlâ ilk girdiğim sokak gibiydi ama sanki eski bir film setine girmiş gibiydim. Tüm evler siyah-beyaz boyanmıştı. İlk sokaktaki evlerle uzaktan yakından alakası yoktu. Hani bazı mahallelerde terk edilmiş, yıllanmış evler olur ya… İşte aynen öyleydi: solgun, yorgun ve ürkütücü.

Bulunduğumuz sokaktan sağa dönerken, ufaklık başını hafifçe bana çevirdi. Konuşacak gibiydi ama sustu. Bu hâline gülümsedim.

“Konuşmak istersen susma ufaklık, dökül bakalım,” dedim.

Bana bakarak konuştu:
“Abla, adın neydi?”

Gülümsedim.
“Yeşim. Senin ismin neydi ufaklık?”

“Yunus,” dedi çekinerek.

“Ne kadar güzel bir ismin var,” dedim içtenlikle.

“Di mi, di mii!” deyip sevinçle ellerini çırptı. Sonra birden bağırarak,
“GELDİİK!” dedi ve elimi çekiştirerek beni markete soktu.

Marketin içi loştu. Raflar biraz düzensizdi ama içeride çalışan biri kasada duruyordu. Kasiyer, Yunus’a göz ucuyla bakıp gülümseyerek konuştu:

“Top almaya mı geldin? Hangisini alacaksın bakalım?”

Yunus bu kez kasiyeri gösterip parmağını salladı:
“Yeşim abla alacak bu sefeeer! Hıh!”

Kasiyer, o anda sanki ilk kez beni fark etmiş gibi dikkat kesildi:
“Siz burada yenisiniz galiba. Yanılıyor muyum?” diye sordu.

Kasiyere dönüp kibar ama mesafeli bir tonda cevap verdim:
“Yok, yolum buraya düştü. Çocuğu ağlarken görünce dayanamadım’’9

Yunus, topların olduğu tarafa doğru koşarken kasiyer bana dikkatlice baktı:
“Giydiğiniz kıyafetlere bakılırsa bu mahalleye ait değilsiniz,” dedi.

Tek kaşımı kaldırıp hafifçe başımı eğdim:
“Ee, nereye aitmişim?” diye sordum meydan okuyan bir tavırla.

Kasiyeri göz ucuyla incelediğimde görüntüsü dikkatimi çekti. Uzun boylu, beyaz tenli, keskin yüz hatlarına sahipti. Dalgalı siyah saçları alnından gözlerine doğru düşüyordu. Kirpiklerinin arasından parlayan ela gözleri vardı. Dudakları belirgindi; üst dudağı hafif kavisli, alt dudağı daha dolgundu. Soluk pembe tonları yüzüne doğal bir sıcaklık veriyordu.
Açıkçası, etkilenmemek elde değildi.

Kasiyer gülümsedi:
“Daha çok zengin kız havası veriyorsun. Bu da villalarda yetiştiğini gösteriyor. Sen oralara aitsin.”

Aslında villada değil, malikanede büyümüştüm. Hafif başımı sallayıp,
“Doğru tahmin,” dedim.

O anda Yunus koşarak geldi.
“BU! Bunu istiyorum!” diye bağırdı.

Ona gülümsedim.
“Tamam, sakin ol ufaklık. Ver topu kasiyer abiye, okutsun.”

Yunus topa sımsıkı sarıldı. Kasiyere bakıp dil çıkardı:
“Vermem asla!”

Gülümsedim ama ses tonum ciddi çıktı:
“Yunus, parasını ödeyeceğiz. Sonra geri verir. Hadi, abiye ver.”

Suratını ekşitip başını salladı:
“Peki…” deyip topu kasiyere uzattı.

Kasiyerin topu alırken Yunus’a attığı bakış… fazlasıyla imalıydı. Ne tuhaftı… Sanki o küçücük topa bir şey yapacakmış gibi hissettiriyordu. Bunu fark etmemek mümkün değildi. Bakışlarıyla çocuğu ürkütüyordu.

Topu okutup Yunus’a geri verirken bile yüzündeki ifade tehditkârdı. Yunus’un gözleri bu sefer dolmuş gibiydi; az önceki neşeli çocuk gitmişti, yerine elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gelmişti. Dokunsam ağlayacaktı adeta.

Sessizliği bozan kasiyer oldu.
“İki yüz TL, efendim.”

Yeleğimin cebinden kartımı çıkardım.
“Temassız,” dedim.

O hâlâ Yunus’a bakıyordu; resmen göz hapsine almıştı çocuğu.
Yunus’a döndüm.

“Gel gidelim,” deyip elimi uzattım.
Topunu sımsıkı tutarken başını kaldırdı. Gülümsedi.
“Teşekkür ederim,” dedi.

Elimi tuttu. Kapıya yönelmiştik ki arkamdan bir ses duyuldu:
“Hanımefendi, kartınız.”

Kartımı almayı unutmuştum.
Hafif sinirlenip içimden “Ne kadar aptalım…” dedim ama dışarıya belli etmeden döndüm.
Kasiyerin yanına gidip elimi uzattım.

“Kartı verir misiniz?” dedim. Gerçi ses tonum pek rica eder gibi çıkmamıştı.

Kasiyer cevap vermedi ama kartı uzattı. Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki tekrar seslendi:
“Bakar mısınız?”

Dönüp baktım. “Ne var?” der gibi göz göze geldik.
Elini uzattı.
“Adım Ahmet.”

Kibarca elini sıktım.
“Ben de Yeşim.”

Aynı anda, aynı söz döküldü ikimizin de ağzından:
“Memnun oldum.”

Ahmet sırıttı, ben ise hafifçe gülümsedim. Ardından gözlerini tekrar Yunus’a çevirdi.
Hafifçe boğazımı temizledim.

“Senden bir ricam olacak,” dedim.

Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Tabii ki, seni dinliyorum.”

“Yunus’un topuna bir daha dokunmazsan sevinirim Az önce pek hoş bakmadın. Gözlerin tehditkârdı. O yüzden rica ediyorum, Yunus’un topuna dokunmazsan sevinirim. İçimden geldi sadece, o kadar.”

Ahmet başını eğip gülümsedi.
“Bakıyorum, gözünden hiçbir şey kaçmıyor. Bu seferlik bir şey demiyorum. Ama bir daha olmasın.”

Yunus’a baktı ve baş parmağını havaya kaldırdı; oynaylarcasına.
Ahmet’in o son hareketine istemsizce gülümsedim ama Yunus için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Suratına ciddi bir ifade yerleşti.
“Tamam abi,” diyerek elimi bıraktı ve yanımda topunu sektirmeye başladı.

Ben onu izlerken Ahmet konuşmaya başladı:
“Senin yolun nasıl düştü buraya? Her yoldan gelen giremez bu mahalleye. Umarım fark edilmemişsindir.”

Yunus’a bakmayı bırakıp Ahmet’e döndüm.
“Şöyle oldu: Arkadaşımın attığı konuma giderken navigasyonu takip ediyordum. Yol beni cadde üzerindeki sokağa soktu, derken mahalleye girdim. Keşfedeyim derken de kendimi Yunus’un yanında buldum… Arkadaşım demişken… Saat kaç?”

Ahmet kolundaki saate baktı.
“Yirmi otuz,” dedi; sonra sorgular gibi yüzüme baktı.

“NEE?!” diye bağırdım.

Ahmet şaşkınlıkla bana baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hemen yeleğimin cebinden telefonumu çıkardım, şoförümü aradım. Saat yirmi otuzda attığım konuma on beş dakika içinde gelmesini söyledim ve kapattım. Ahmet yüzüme soru sorar gibi bakınca daha fazla dayanamadım.

“Arkadaşımla buluşacağım. Daha Yarım saat var ama ben hâlâ buradayım. Panikledim,” dedim.

Ahmet gülümseyerek,
“Ne duruyorsun, oyalamayayım seni,” dedi.

“Hallettim. Şoförüm on beş dakikaya burada olur,” deyince başını sallayıp gülümsedi.

“Senin burada durman pek iyi değil,” dedi Ahmet.

Neden iyi değil? diye düşündüm. Dayanamadım, sordum:
“Neden? Mahalleye girmem neden kötü?”

Ahmet ciddileşti.
“Bu mahalleye izinsiz girilmez. Gireni affetmezler.”

Şaşırmıştım.
“Niye böyle şeyler yapıyorlar ki?” diye sordum.

Ahmet omuz silkerek,
“Bu mahallenin kuralları var. O kuralların dışına çıkanın sonu pek iyi olmaz. O yüzden izinsiz girme,” dedi.

Yeşim bu sözleri duyduğunda içinden “Kimseden giriş için izin alınmaz ki…” diye geçirdi. Her zaman kurallara saygı duyardı ama bu mahalledeki kurallar ona çok anlamsız gelmişti. İlginçtir, işte tam da bu yüzden daha çok ilgisini çekiyordu burası.

Ahmet’e dönerek merakla sordum
“Peki, neymiş bu kurallar?”

Ahmet başını salladı.
“Anlatmakla bitmez. Bu mahallenin kuralı çok.”

“Bari bir tanesini söyle,” dedim ısrarla.

“Tamam… Hmm, izinsiz gi—”

Cümlesi yarım kaldı çünkü o anda marketin kapısı açıldı. Ahmet’in bakışları bir anda kapıya kaydı. Ben de arkamı dönüp baktım. İçeri giren kız Ahmet’e çok benziyordu. Uzun siyah saçları, siyah kirpikleri ve güzel yüz hatları vardı. Ahmet’ten tek farkı, gözlerinin koyu kahverengi olmasıydı. Boyu ise Ahmet’ten daha kısaydı.

Kızın yanındaki diğer kıza baktım; saçlarını beyaza boyattığını düşündüğüm bir renge sahipti. Gözleri lacivert tonlarındaydı. Üzerinde mavi ve beyazdan oluşan sevimli bir elbise vardı. Ahmet’in kardeşi olduğunu düşündüğüm diğer kız ise düz siyah eşofman giymişti. İkisi de şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

Ahmet konuştu:
“Ela, bu aralar gelmezdin dükkâna. Hayırdır?”

Adının Ela olduğunu öğrenmiştim. Ela gülümseyerek cevap verdi:
“Senden bir şey istemeye geldik abi,” dedi, hafif sırıtarak.

Bir Ela’ya, bir Ahmet’e bakıyordum. Ne isteyecekler acaba? diye düşünürken Ahmet söze girdi.

“Ne isteyeceksiniz yine?” diye sordu.

Bu kez gözüm Ela’ya kaydı. İçimden,
“Benim bu hâlim dışarıdan nasıl gözüküyor acaba?” diye geçirdim. Kesin komik gözüküyordum.

Ela sırıtarak konuştu:
“İstemek değil de, izin almak diyelim. Biz Asya’yla lunaparka gitmek istiyoruz.”

Böylece beyaz saçlı kızın adının Asya olduğunu da öğrenmiştim. Asya saçlarıyla oynarken Ahmet’e bakıyordu. İkisi de sabırsızca ondan bir cevap bekliyordu.

Ahmet bir Ela’ya, bir Asya’ya baktıktan sonra ciddi bir ifadeyle konuştu:
“Bir şartla izin veririm: Eve geç gelmek yok.”

“Tamamdır Ahmet abiii!” diye bağırdılar ikisi birden. Sevinçleri yüzlerinden okunuyordu.
Ben ise sessizce cebimden telefonumu çıkarıp saate baktım.

Tam o sırada dışarıdan bir korna sesi yükseldi. Başımı kaldırıp marketin önündeki arabayı gördüm. Şoförüm gelmişti.

Sonra tekrar Ahmet’e döndüm.
“Benim gitmem gerek. Şoförüm geldi,” dedim.

Arkamdan bir ses duyuldu:
“Yuhh! Kızın şoförü mü var?!”

Sesin sahibine döndüm. Asya’ydı. Ela ona “sus” dercesine bakıyordu. Sonra Ahmet’e döndüm.

Ahmet bana bakıp hafifçe başını eğdi.
“Görüşürüz. Kendine dikkat et,” dedi.

Ahmet’e bakıp,
“Sen de kendine dikkat et,” dedim ve gülümsedim.

Marketin içinde sessizce top sektiren, sadece çıkan sesle varlığı anlaşılan Yunus’un yanına gittim. Dizlerimin üstüne çökerek,
“Görüşürüz ufaklık,” dedim.

Yanağından bir makas aldım. Yunus başını kaldırmadan,
“Görüşürüz abla,” deyip top sektirmeye devam etti.

Oradan doğrulup kapıya yöneldim. Kapının yanında duran kızların yanına yaklaştım.
“Ben Yeşim, memnun oldum,” diyerek elimi Ela’ya uzattım.

“Ben de Ela, memnun oldum,” diyerek elimi sıktı.

Sonra Asya’ya dönerek tekrar elimi uzattım.

“Ben Yeşim, memnun oldum,” dedim.

Ela’nın aksine Asya elimi heyecanla sıkıp,
“Ben de Asya, memnun oldum,” dedi.

Hafifçe gülümsedim ve elimi çekerek kapıya yöneldim. Kapıyı açmadan önce arkamı dönüp hepsine,
“Görüşürüz,” dedim ve dışarı çıktım.

Normalde yeni tanıştığım kişilere bu kadar samimi davranmam; ama bu mahalleyi keşfetmek istiyorsam, mahalle halkıyla aramı iyi tutmam gerektiğini biliyordum.

Beni bekleyen arabaya bindim. Arabaya biner binmez Edis,
“N’aber çirkin?” diyerek yine benimle uğraşmaya başladı.

Şoförüm Edis’ti. Gerçi pek şoför denemezdi, en yakın arkadaşımdı. Yaz tatili olduğu için ona,
“Benim yaz şoförüm olur musun?” demiştim.

Edis de büyük bir hevesle kabul etmişti. Yaptığımız tüm yaramazlıkları birlikte yapar, birlikte saklardık. Ortağım, sırdaşım, dostumdu Edis.

“İyidir tipsiz, senden n’aber?” diyerek kapıyı kapattım.

“İyi valla, ne yapalım, mesai başlıyor desene,” dedi Edis.

“Bugün pek mesai yapmayacağız, Damla’yla planımız var,” dedim.

“Doğru ya, unutmuşum. Yolculuk nereye?” diye sordu.

“Sana atacağım konuma sür. Damla orada bekliyor,” dedim.

“Emredersiniz çirkin,” deyip gaza bastı.

“Tipsiz, şuradan bi’ şarkı aç da yol çekilirken ruhumuz açılsın,” dedim.

Birlikte oluşturduğumuz çalma listesinden Günbatımı şarkısını açtı. Ezbere bildiğimiz bir parçaydı. Başımı cama yasladım; yol boyunca hem şarkı söyledik hem dışarıyı izledim.

☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎

Camdan dışarı dalmışım; geldiğimizi fark etmemişim. Cama yaslanıp etrafa baktım ama Damla görünürde yoktu.

“Allah Allah… Neredeydi bu kız?” dedim kendi kendime.

Edis aynadan bana bakıp,
“Yok burada. Yanlış yere mi geldik acaba?” dedi.
“Yeşim Hanım, attığınız konum burayı gösteriyor,” diye ekledi.

Ben de,
“Hanım?” diye tekrar ettim ve konuşmaya devam ettim:
“Hanım olduğumu biliyorum canım, hatırlatmana gerek yok.”

Tepeden bir bakış atıp elimle saçlarımı geriye doğru savurdum.
“Bundan sonra bana çirkin dersen, SENİ İŞTEN ATARIM,” dedim kaba ve alaycı bir şekilde. Yan gözle Edis’in tepkisine baktım. Kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu ama en sonunda kafasını geriye atıp kahkaha atmaya başladı.

Arabanın şeritten çıktığına dair uyarıcı sesi duyulunca hızlıca kafasına bir tane geçirdim.
“Yola baksana salak, kaza yapacağız!”

Edis hemen kendini toparlayıp kontrolü geri aldı.
“Şoförüm olup olmaman gerektiğini bir düşüneceğim,” dedim uyarıcı bir sesle.
Edis alaycı bir tonla,
“Çok üzgünüm Yeşim Hanım, bundan sonra daha dikkatli olacağım,” dedi ve devam etti:
“Yeşim Hanım, sizden ricam, lütfen çalışanlarınızla saygılı konuşun. Onların da bir onuru ve gururu var.”
Sonra gülümsedi.

O gülümserken ona baktım. Gülünce kehribar gözleri daha da belirginleşiyor, buğday teniyle uyumlu siyah saçları alnına düşüyordu. Keskin yüz hatları ve düzgün dudakları vardı. Alt dudağı düz, üst dudağı biraz daha dolgundu. Tipsiz dediysem de yakışıklı biriydi. Ama ben onu şoför olarak değil, kardeşim gibi görüyordum.

Yüzüm ona dönük şekilde, uyarısını dikkate aldım.
“Edis Bey?” dedim. Dikiz aynasından yüzünün yarısını görebiliyordum.

“Efendim Yeşim Hanım?” dedi gülerek.

“Uyarınızı dikkate aldığımı söyleyecektim,” dedim ve gülümsedim.

Tam o sırada telefonum çaldı. Damla arıyordu. Telefonu açtım; daha Alo dememe bile izin vermeden konuşmaya başladı.

“Canım! Neredesin? Göremiyorum seni!” dedi Damla.

“Kızım bir dur! Alo dememe bile izin vermedin!” dedim.

“Doğru da, merak ettim aşkkooo,” dedi Damla.

“Damla, bizim arabayı tanıyorsun, değil mi?” dedim.

“Kanka hangisini? Malum, bi’ sürü araban var,” dedi Damla.

“Benim bindiğim tek bir araba var… Gerçi iki de olabilir ama genel olarak tanırsın yani, Damlacığım,” dedim.

“Tabii ki tanırım! En iyi arkadaşımın arabasını tanımayayım mı?” dedi Damla.

“Sana sormalı. Ben senin bindiğin arabayı uzaktan bile tanırım. Sen de tanırsın bence,” dedim.

Edis kahkahayı bastı. Yüzüne “Neye gülüyorsun?” der gibi baktım.

“Kız, senin arkadaşın arabanı tanımıyor; sen uzaktan tanımaktan bahsediyorsun,” dedi.
Ben de ister istemez gülmeye başladım.

Damla telefondan seslendi:
“Neye gülüyorsunuz o kadar? Bana da söyleyin!”

Gülmeyi biraz kesip cevap verdim:
“Edis diyor ki; ‘Kız senin arabanı tanımıyor, sen uzaktan tanımaktan bahsediyorsun,’o yüzden güldük.”

O anda yeniden gülmeye başladık. Damla’nın sesi ciddileşti:
“Ben gülünecek bir şey göremiyorum,” dedi küçük çaplı bir trip tonuyla.

“Tamam tamam, bozulma. Sen neredesin, söyle,” dedim hemen.

Edis bir yandan söyleniyordu:
“Beklemekten ağaç olduk…”

Damla: “Attığım konumda bir kafe var , onun karşısındaki kaldırımdayım.”

Hemen karşıya baktık, gerçekten de oradaydı.
“Damla?” dedim sinirli ama komik bir tonda.

“Efendim?” dedi masumca.

“Attığın konum nerede, sen neredesin? Gel karşıya, hadi!”

Damla: “Sizin araba bu muydu? Ben de diyorum, bu araba niye burada bekliyor?”

“Geç karşıya Damla, ağzın değil ayakların çalışsın,” dedim sabırsızca.

“Tamam tamam, geliyorum. Kapatıyorum,” deyip kapattı telefonu.

Edis başını iki yana sallayıp bana baktı:
“Oğlum, konuştuğum bütün kızlar mı böyle olur? Hepiniz tuhafsınız.”

“Sen sanki çok normalsin Edis. Görende yüz kızla konuşuyorsun sanır, bir ikimiz varız,” dedim kaşlarımı kaldırarak.

Edis sırıtıp,
“Biraz deli olsak da, yakışıklılık bende, karizma bende,” dedi kendi özgü havasıyla.
Gülmeye başladım.

Aramızdaki klasik atışmalardandı.
“Haklısın ama güzellik bende, zeka da bende,” dedim.

“Ona lafımız yok canım. Ama sende eksik olan bir şey bende var,” dedi.

Merakla baktım.
“Neymiş o?”
Gözleriyle bir noktayı işaret etti. Gözlerini takip ettim. Kollarına bakıyordu.

“Ne alaka kolların?” dedim şaşkınlıkla.

Güldü. “Anlamadın mı?”

“Yoo, anlamadım.”

Gömleğinin kolunu dirseğine kadar sıyırdı.
“Daha dikkatli bak,” dedi.

Baktım. Kolunun iç kısmına doğru bir dövme vardı.
“Ne o? Kol kaslarını mı gösteriyorsun? Çok ayıp, aa!” diyerek güldüm.

Edis göz kırptı: “Anlamadın mı hâlâ? Doğrusu, görmedin mi?”

Başımı eğip tekrar baktım. Atar damarının yukarısında Gryffindor simgesi vardı.

“Yaaa! Niye söylemedin bunu yaptırdığında?” dedim.

“Çünkü senden bir adım önde olmak istedim,” dedi gülerek.

“Gıcık seni. Ben de yapacağım, görürsün sen!” dedim.

Tam o sırada Damla camı tıklattı. Kapıyı açmasını işaret ettim. Edis açtı. Damla arabaya atlayıp arka koltuklara geçti.

“Hoş geldin Damla’m! ” diyerek ön koltuktan arka koltuğa eğilip boynuna atladım.

“Hoş buldum aşkkoo!’ deyip sarıldı.

Geri çekildim.
“Ee, nereye gidiyoruz?” diye sordum.

“Normalde kafeye gitmek istiyordum ama durumlar değişti. Pamuk Şeker’e gidiyoruz,” dedi Damla.

Edis gözlerini kısıp:
“Pamuk Şeker mi? Orası neresi?” dedi kuşkuyla.

Ben de anlamamıştım.
“Pamuk Şeker neresi oluyor Damla?”

Edis’in bakışları dikiz aynasından Damla’ya doğru soru sorar gibi süzülüyordu. Benimki de ondan farksız değildi.

Damla bu bakışlara daha fazla dayanamamış olacak ki:
“Ne öyle bakıyorsunuz? Lunaparka gidelim diyorum. Yani pamuk şeker… Lunaparkta satılan pamuk şekerden güzel şey mi var ki?”

Deyince Edis’le birlikte kahkahayı bastık.

Edis hâlâ gülmeye devam ederken ben biraz toparlanıp Damla’ya döndüm:
“Pamuk şekeri sevdiğini biliyordum ama bu kadar sevdiğini bilmiyordum,” dedim gülerek.

Edis hemen lafa girdi:
“Damla, seni ‘pamuk şekerli kız’ diye çağıracağım bir süre. Gerçi bazılarına da Hanım diyoruz, değil mi Yeşil Hanım?”

Bunu söylerken bana bakıp göz kırptı. Bilerek ve özellikle söylediği o “hanım” kelimesinin altını çizmişti adeta.
Üçümüz de birden gülmeye başladık.

İlk gülen Edis olmuştu. Damla ile birlikte biz de yavaş yavaş sustuk. Ardından Damla konuştu:
“Hadi gidelim artık. Çarpışan arabaya binmek istiyorum ben.”

“Balerine binelim. Çok güzel… hem mideniz de bulanır,” dedi Edis ve arabayı çalıştırdı.

“Ben almayayım ayol, midemi seviyorum,” dedi Damla hemen.

Damla’ya katılmadığımı belli edercesine başımı salladım.

“Hayır hayır… çarpışan arabayla falan kurtaramazsın. Bineceksin Balerine hatta Rangera da!” dedim.

Damla, gözleri büyüyerek bağırdı:
“Hayır! Ben Rangera asla binmem! Kaç metre yukarıda asılı kalacağım, düşersem… hayır hayır ölürüm ben orada!”

Edis, Damla’ya dönüp,
“Korkaksın işte, kabul etmiyorsun. O kadar güvenlik önlemi var, pamuk şeker,” deyip gaza bastı.

Ben de Damla’ya dönerek,
“Yapma kanka, ben senin yanına otururum, korkma,” dedim.

Damla hâlâ kararlıydı. Başını sallayıp,
“Olmaz, asla!” dedi. Şimdiden korktuğu yüzünden belli oluyordu.

“Tamam o hâlde,” dedi Edis, “Yeşim’le biz bineriz Rangera sen de bizi aşağıda beklersin. Olmaz mı?”

“Bak o olur! Bu fikri çok sevdim,” dedi Damla.

Ama hemen araya girdim:
“Rangera binmezsen, Balerine bineceksin. Öyle ikisinden de kaçmak yok!”

Damla biraz düşündükten sonra cevap verdi:
“Balerine belki binerim ama Ranger? Asla! Olmaz, olamaz!”
Edis İle aynı anda,
“Belki değil, bineceksin!” dedik ve güldük.

Damla sonunda pes etti.
“Tamam, kabul… Ranger değil ama Balerine biniyorum. Söz! Yeter ki bindirmeyin beni ona!”

Edis ile aynı anda:
“Tamam, kabul!” diye bağırdık.

“Edis, hadi bir şarkı patlat da eğlenelim biraz,” dedim

Rastgele bir şarkı açtı. Gelen şarkı “Bangır Bangır”dı. Ortama da çok iyi uymuştu. Edis sesi sonuna kadar açınca, Damla’yla hem söyledik hem dans ettik.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎

“Geldik,” demesiyle birlikte şarkı da durdu.

Edis ise o anda ciddileşmişti; az önceki gülüp eğlenen hâli gitmişti sanki.

Damla’yla dikiz aynasından göz göze geldik. Aynı anda, “Gidelim o zaman, ne bekliyoruz?” deyip arabadan indik.

Ön koltuktan kapıyı açıp indim, ardından kapıyı kapattım. Damla da sürücü tarafındaki arka kapıdan indi.

Edis arabadan inip kapıyı kapattı, ardından arabayı kilitledi ve yanımıza geldi.

“Hadi görelim seni, Damlacığım,” dedi ve arabanın anahtarını kot pantolonunun cebine koydu.

Damla, Edis’in ne ima ettiğini anlamış olacak ki ona ters ters bakıp güldü.

“Hadi, ne bekliyorsunuz? Gelin!” dedim ve lunapark girişinde durdum. Şimdiden heyecanlanmıştım. Damla ve Edis de hemen yanımda belirdiler.

“Buradan balerine ilk giden kazanır!” dedi Edis; bir anda yüzüne ciddi bir ifade yerleşti.

“Kazananın bu işten çıkarı ne olacak?” dedim, hem Edis’e hem Damla’ya bakarak.

“Ninja H2R bir aylığına benimdir,” dedi Edis. İkimizin de ortak noktası motordu.

“Tamam, kabul. Ben ne istesem… hımm… her dediğimi yapacaksınız, ikiniz de!” dedim, Damla ve Edis’e sırayla bakarak.

“Tamam!” dediler ikisi de bir ağızdan.

Sonra Damla’ya döndüm. “Kanka, sen ne isteyeceksin?”

Hâlâ düşünüyordu. “Bilmiyorum, kararsız kaldım,” dedi.
Damla’yı tanıyorsam ya kıyafet ya da makyaj malzemesi isterdi. Daha ne diyeceğini düşünürken, cevabı çoktan verdi:
“Özel üretim elbise istiyorum!”

Açıkçası şaşırmamıştım.
Edis’le aynı anda, “Kabul!” dedik.

“Üçten geri doğru sayıyorum,” dedi Edis.

“Üç,” dedi Edis; yerlerimizi aldık.

“İki...”

“Bir... sıfır!” dedi Edis.
Koşmaya başladık. İkisini de geçmem gerekiyordu. Hırs her yerimi ele geçirmişti. Damla arkamda kaldı—şaşırmamıştım. Topuklularla imkânsızdı ama koşuda benden iyisi yoktu; tabii Edis’i saymazsak.

Hızlandım elimden geldiğince. Edis’le aramda bir metre bile kalmamıştı artık. Daha da hızlandım.

Edis’i geçtim diye sevinirken, bir anda o beni geçti. Gerçekten çok iyi koşuyordu. Balerine varmıştı bile.

Nefes nefese balerinin önüne gittim.

“Çok iyi olmasa da iyiydin. Geliştirmişsin kendini, çirkin,” dedi Edis, bana bakarak.

“Bir dahakine görürsün sen,” dedim, Edis’e bakarak.

Arkadan Damla geldi koşarak. Ayağındaki topuklularla iyi dayanmıştı.

Damla’ya baktım, yüzü kıpkırmızıydı.

“Bilseydim topuklu giymezdim, off,” deyip elini benim omzuma koydu.

“Biletleri alalım,” dedim. İkisi de kafasını sallamakla yetindi.

Balerinin yanındaki biletçiden bilet aldık. Edis İle ben üçer bilet aldık, Damla ise iki bilet aldı.

Her geldiğimizde belirli şeylere binerdik; öyle her aleti sevmezdik.

Balerin, Ranger, Gondol ve Damla sayesinde çarpışan arabalar listemizdeydi.
Gondola pek binmezdik; sık bindiğimiz üçlü: Balerin, Ranger ve çarpışan arabalar.

“Hadi binelim, ne duruyoruz?” dedi Edis.

“Herkes tek binsin, sıkış tıkış oluyor o zaman,” dedim.
Balerine doğru gittik. Damla istek şarkı istedi. Oradaki görevliye söylediği şarkıyı iletti, sonra yanımıza gelip,
“Hadi binelim artık,” dedi.

Pek istekli gibi gözükmese de ses tonu heyecanlıydı.

Edis benim önüme yerleşti, ben onun arkasındaki yere yerleştim. Damla da benim arkamda kaldı.
Bir süre öylece bekledik yerler dolsun diye. Bilerek ikisinin ortasına oturmayı seçmiştim — ikisi de en yakın arkadaşımdı.

En sonunda balerin çalıştı. İstek şarkı çalmaya başladı.
Üçümüz birden Damla’nın istediği şarkıyı söylemeye başladık. Rüzgâr saçlarımızı savurdu.
Balerin hızlandıkça daha da heyecanlandık. Bağıra bağıra şarkı söyledik.

Şarkı bitince sıradaki şarkılar gelmeye başladı.
Zaman geçiyordu, üçümüz de kahkahalar atıyorduk.
Balerin yavaş yavaş durdu. Edis indi, ardından ben indim. Başım biraz döner gibi oldu; anında toparladım.
Damla ardından indi, saçlarını eliyle düzeltti.

“Bir daha binelim!” diye bağırdı Damla.
Bunu diyen Damla olunca şaşırmamak elde değildi.

Edis İle birbirimize baktık, şaşkın şaşkın.
“Damla, iyi misin? Ateşine bak, Yeşim,” dedi Edis.

Elimi Damla’nın alnına koydum, başımı iki yana sallayıp, “Ateşi yok,” dedim.

“Damla, balerinden korkmuyor muydun sen?” dedim Damla’ya bakarak.

“Korkuyordum… ta ki binene kadar,” dedi ve gülmeye başladı. Bu ani ruh değişimine bir anlam veremesem de Edis’le birbirimize bakıp Damla’ya şaşkınlıkla baktık.

“Rangera binerken de korkmazsın değil mi, Damla?” dedi Edis.

Damla, Edis’e bakıp kafasını iki yana salladı.
“Korkarım. Hayır, binmem ona,” dedi.

Damla’ya bakıp güldüm.
“Tamam o zaman, şuradan çıkalım pamuk şeker alalım,” dedim.

Damla ve Edis bana bakıp, “Olur,” dediler.
Balerinden çıkıp pamuk şeker standına gittik. Sırada çok kişi yoktu.

“Ben sıraya giriyorum, bir yere gitmeyin ha,” deyip sıraya girdim.
Biraz bekledikten sonra sıra bana geldi. Kasiyere bakıp,
“Üç pamuk şeker,” dedim.
Kasiyer hemen üç pamuk şeker verip ücreti söyledi.
Kartımı uzatıp, “Temassız,” dedim.

Kasiyer bana, “Kart okutma yok bizde hanımefendi,” deyince kasiyere bakıp,
“Anlıyorum, bir dakika,” deyip kartı çantama koydum.

Verilen ücreti nakit ödedim.
Kasiyer parayı sayıp, “Tamamdır hanımefendi,” dedi.
Sıradan çıkıp bizimkilerin yanına gittim.
İkisine de pamuk şekeri uzattım.

“Böyle olmaz, bir daha ki, benden olsun,” dedi Edis.

“Geçen sen ödedin ya, Edis,” dedim.

Damla pamuk şekerini çoktan açmış, yiyordu.
Ne dediğini anlamadığımız bir şey mırıldandı, biz de Damla’ya baktık.

“Ne bakıyorsunuz ya!” dedi ağzı dolu bir şekilde. Onun bu hâline gülümsedim.

“Ha bu arada pamuk şeker için teşekkürlerrr, Yeşim,” dedi Damla.

Gülümseyip Damla’ya baktım.
“Rica ederim, afiyet olsun,” dedim.

Üçümüz de pamuk şekeri bitirmiştik. Tam saate bakıyordum ki bir çığlık sesi geldi.
Kaşlarımı çatıp Edis ve Damla’ya baktım.

“Duydunuz mu sesi?” dedim.

“Ben bir şey duymadım,” dedi Damla.

“Konuşurken fark etmedim, ne sesi?” dedi Edis.

Aynı çığlık sesi bir daha geldi.
“İşte bu ses! Gidip bakalım,” dedim.

“Ya ben gelmesem?” dedi Damla.

Ters ters bakıp,
“Hayır olmaz, sen de geliyorsun,” dedim, kolundan tuttum.
Zaten oldum olası korkardı böyle şeylerden.

“Hadi gidelim,” dedi Edis.

Tekrar çığlık sesi duyulunca sesin geldiği yöne doğru gittik.
Lunaparkın tenha yerindeydik; iki kızı sıkıştırmışlardı.
İki serseri. Yüzleri seçilmiyordu.
Kızlara odaklandım; biri Ela’ydı, yanındaki de Asya olmalıydı.

Edis’e bakıp, “Halledelim bu işi,” dedim.

Onlara doğru yürüyüp,
“Bırakın kızları!” dedim.

Serserilerden biri bana bakıp güldü.
O anda arkasındaki kız netleşti — evet, Ela’ydı.

“Karışma sen güzellik,” dedi sırıtarak.

Sinirle baktım.

Arkadan Edis’in sesi geldi:
“Kime yürüdüğünün farkında değilsin herhâlde.”

Serseri alaycı bir kahkaha attı.
“Kimmiş o?” dedi.

“Yeşim Yalçın,” dedim kararlı şekilde.

Bir an donup kaldılar.
“Karan Yalçın’ın kızı mısın sen?” dedi biri.
“Evet, kızıyım.” dedim.

Önce sustular, sonra sahte bir kahkahayla gülmeye başladılar.

Esmer olan serseri bana doğru yürümeye başladı.
Tam o sırada Edis, esmer olana sert bir yumruk geçirdi; adamın yüzü yana doğru savruldu.
Yakasından tuttuğu gibi adama kafa attı. Adamın başı arkaya gitti, sonra yere düştü.

Edis hızlı hareketlerle mor saçlı serseriye yöneldi. Diğerine göre daha ciddiydi.
Mor saçlı olan Edis’e doğru atıldı; Edis sağa çekildi. Adam boşa gidip ileri savruldu.
Adam doğrulmaya çalışırken Edis büyük adımlarla üzerine yürüdü.
Serseri yumruğunu savurdu, Edis hafifçe sıyırdı; sonra adamın çenesine yumruğunu geçirdi.
Adam geri savrulup yere düştü.

Ben izliyordum… sanki film izliyormuş gibi.
O sırada Edis’e baktım. Diğeri çoktan yerdeydi. Mor saçlı serseri baygın yatıyordu.
Edis işini bitirmişti.

Edis bana döndü:
“YEŞİM DİKKAT ET!” diye bağırmasıyla kafama aldığım darbe bir oldu.
Acıyla başımı tutarken dizlerimin üzerine çöktüm.
Kendimi savunacak birkaç hareket biliyordum ama bu durumda pek mümkün değildi.

Silahı doğrultmuştu… tam bana.
Ama tam o an—serseri kafasına öyle bir yumruk yedi ki yere serildi.
Edis bir yumrukta bayıltmıştı adamı.

“Kalk ayağa!” dedi, elini uzatıp.
Elini tutup ayağa kalktım.

“İyi iş çıkardın,” dedim.
Edis sadece gülümsedi.

O sırada Damla, Ela ve Asya’nın yanına gitmişti; onlarla ilgileniyordu.

“Sen de film izler gibi izlemeseydin de dikkat etseydin,” dedi Edis.

“Çok güzel dövdün, sanki filmdeydin… o derece,” dedim.

Arkamızdan kahkaha sesleri geldi.
Edis ile aynı anda döndük.

Bu neydi şimdi?
İki kişiye altı kişi.
Hiç adaletli değildi.

Altı kişi, ellerinde sopalarla yürüyordu bize doğru.
Edis’e baktım:
“Sanırım çeteye bulaştık,” dedim.

“Daha beterine de bulaşmıştık, hatırlarsan,” dedi Edis.

“Kalabalıktık ama o zaman,” dedim.

Edis direkt savunmaya geçti.

“Bu sefer dikkatli ol, Yeşim,” dedi.

Damla arkadan bağırdı:
“Bırakın gidelim!”

Adamların biri gülerek,
“Buradan sağ çıkamazsınız,” dedi ve eliyle “saldırın” diye işaret yaptı.
Sopalarla üzerimize koşmaya başladılar.

O sırada arkamdan Ela geldi:
“Geri çekil ben hallederim.” dedi.

Bu kız kendine çok güveniyordu… Hakkını yediysem helal etsin, diye düşünürken Ela çoktan adamın biriyle dövüşmeye başlamıştı.

Ellerindeki sopalar havayı yararken biri tam karşıma çıktı. Ucunda metal parıltısı olan sopa hızla üstüme geliyordu.

Gözlerim bir an karardı; geri doğru adım atıyordum. Bir yandan etrafa bakıyordum:
Ne atabilirim ben bu adama?

Ayağım taşa takılmış olacak ki yere düştüm.

Avuç içlerim acıdı ama umrumda değildi. Adam üstüme geliyordu.
Acıyı umursamadan yerden toz–toprak karışık kumu alıp adamın suratına doğru var gücümle fırlattım.

Adam acıyla gözlerini silmeye başladı. Elindeki sopa düşmüştü.
Yerimden kalkıp sopayı kaptım. Aldım ama… ne kadar ağırdı!
Tahta değil de demirden yapılmış gibiydi.

Sopayı alıp ondan uzaklaştım. Gözlerimle etrafı taradım.
Edis ileride adamları yerle bir ediyordu.

Ela’ya baktım; adamın yüzünü parçalamış mıydı, yoksa uzaktan mı öyle görünüyordu emin olamadım.

Edis’in yanına gideyim derken arkamdan biri beni sırtımdan kavradığı gibi kendine doğru çekti.
Kıpırdayamadım.

Bir anda sol şakağımda bir soğukluk hissettim.
Soğuk… metal… evet, şakağıma dayanmıştı.

Göz ucuyla baktım: silah.

Edis’e baktım; elindeki adamları çoktan paketlemişti. Bana döndü.
“YEŞİM!” diye bağırmasıyla irkildim.

Ama sakin olmaya çalıştım. Gözlerine baktım:
“Sakın,” der gibiydi.

“Silahı indir. Yoksa çok kötü olur,” dedim adama, gözümü kırpmadan.

Adam kahkaha attı:
“Ne olur, küçük hanım?” dedi küçümseyerek.

“Senin ki—”

Tam o an… arkadan bir ses geldi:
“Ne oluyor orada?!”

Adamın dikkati dağıldı. Silah biraz gevşedi.
Ama ben… o sesi tanıdım.
İnsan biriyle bir günde kaç defa denk gelirdi?

Tesadüf müydü bu?..

Devam edecek…