14. bölüm / 15
KARMA✧GECEYE DÜŞEN PARAZİT
Bölümler 15Şu an: ✧GECEYE DÜŞEN PARAZİT
- 1 ✧ TESADÜF MÜ?4.602 kelime
- 2 ✧ KİMDİ BU?2.110 kelime
- 3 ✧ DERİNLERE DAL3.062 kelime
- 4 ✧ ÜÇ SANİYE!3.724 kelime
- 5 ✧ BEKLENMEDİK MİSAFİR!3.255 kelime
- 6 ✧ SAF OLMA!1.872 kelime
- 7 ✧ ÜÇ 𝐊İŞİ , 𝐓𝐄𝐊 𝐊𝐀𝐋𝐏955 kelime
- 8 ✧ MASKELER2.779 kelime
- 9 ✧ CEVAPSIZ1.774 kelime
- 10 ✧FANİ3.365 kelime
- 11 ✧MÜHÜRLÜ KELİMELER1.083 kelime
- 12 ✧TOZ DUMAN1.915 kelime
- 13 ✧ BİLİNMEYEN DENKLEMLER1.453 kelime
- 14 ✧GECEYE DÜŞEN PARAZİT3.953 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 ✧ARALIK KALAN KAPILAR1.982 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Damla’ların evinin kapısında durup zili çaldım. Birkaç saniye bekledikten sonra kapı açıldı. Damla hemen boynuma atlayıp "Hoş geldin aşko!" dedi.
Onun sarılışına, "Hoş buldum çiçeğim," diyerek karşılık verdiğim sırada arkadan minik ayak sesleri geldi. Damla’nın küçük kardeşi Sena, "Yeşim abla!" diye bağırarak bana doğru koşmaya başladı.
Damla geri çekilip "Sena!" diye onu uyaracak oldu ama ben Sena’yı kucağıma alıp havada döndürdüm bile. Kahkahası neşeyle havaya karışırken Damla kollarını göğsünde birleştirip sahte bir sitemle baktı:
"İlk dakikadan kaptın dostumu Sena!"
Dudak büken ablasına inat Sena boynuma sarılıp "Benim ablam!" dedi. Güldüm, yumuşacık yanağından minik bir öpücük aldım. O sırada Damla’nın annesi Merve abla göründü.
"Hoş geldin Yeşim kızım," diyerek bana sarıldı.
Kucağımda Sena ile karşılık verirken, "Hoş buldum Merve abla," dedim. Damla bir yandan Sena’ya bakıp parmağını sallıyor, beni paylaşamadığı için takılıyordu. Bu hallerine gülümseyip kucağımdaki ufaklığa döndüm:
"Senacım, ablanla biraz işimiz var ama..."
Sena dudak büküp tam ağlayacak gibi olunca hemen yere çömeldim. Sırt çantamdan yolda aldığım oyuncak paketini çıkardım.
"Bak bakalım, beğenecek misin?"
Sena paketi kapar kapmaz, "BU ÇOK GÜZEL, TEŞEKKÜR EDERİM!" diye çığlık attı.
O sırada Merve abla mahcup bir tavırla, "Zahmet etmişsin Yeşim," dedi.
Başımı sallayıp "Ne zahmeti abla, ayıp ediyorsun," dedim.
Sena’yı yere bıraktım, oyuncağıyla birlikte koşarak içeri gitti. Arkasından gülümsedim. Damla arkasından bakıp "Çakala bak sen, oyuncağı aldığı gibi kaçtı!" deyince hepimiz güldük.
İçeri geçtik. Merve abla Sena’yla ilgilenirken Damla’ya dönüp, "Kızım biz çıkıyoruz, birkaç gün anneannenlerde olacağız," dedi. Zaten hazır olduğu için çantasını aldı, Sena’yı kucağına alarak, "Baban kapıda bekliyor, görüşürüz," dedikten sonra bana döndü:
"Görüşürüz Yeşimciğim."
Onları kapıdan yolcu ettikten sonra Damla’nın odasına geçtik. Damla kapıyı kapatır kapatmaz rahat bir nefes alıp, "Sonunda be!" dedi.
Onun bu haline gülerken, "Edis ne zaman geliyor?" diye sordum.
Tam o sırada kapı zili çaldı. İkimiz de gülmeye başladık.
"İyi insan lafının üstüne gelirmiş," dedi Damla.
Birlikte dış kapıya doğru yürüdük. Damla kapıyı açtığında Edis içeri girerken sırıttı:
"Ooo bayanlar! Ben gelmeden hazırladınız mı bakayım?"
Sorar gözlerle yüzüne baktım. "Neyi hazırlamış olmamız gerekiyordu?"
Edis kendinden emin bir edayla cevap verdi:
"Atıştırmalıkları."
Edis’in bu halini gülerek izlerken Damla başını salladı:
"Bak sen, hazıra konmaya çalışıyor bir de... Ben hazırladım, sen de içeri taşırsın artık, yoruldum."
Damla’ya sarılıp "Yorulmuş kıyamam, ne hazırladın bakayım?" diye sordum.
Damla gururlu bir tavırla, "Kek!" dedi.
Edis kahkahayı bastı:
"Sadece kek mi?"
Damla, "Geri kalanı sürpriz," diyerek kestirip attı.
Oturma odasına geçip üçümüz de yere yayıldık. Damla, "Geçen gün olanları doğru düzgün konuşamadık," deyince Edis hemen söze atladı:
"Bugün olanlar neydi peki? Ödüm koptu!"
Damla da heyecanla, "Hiç sorma!" diye destekledi onu.
İkisine bakıp olayı özetledim:
"Sabah bizim hizmetçi Yonca Hanım çocuğuyla gelmişti. Çocuk havuzun orada oynuyormuş meğer. Sen gel, havuza düş..."
İkisi birden aynı anda, "Ne?!" diye bağırdı.
"Fark eder etmez atlayıp kurtardım," diye devam ettim ve ardından yaşananları anlattım.
"İyi mi peki ufaklık?" diye sordular endişeyle.
Başımı salladım. "İyi, şükürler olsun."
Damla konuyu değiştirip, "Dün Ahmet’in seni savunması şaka mıydı?" dedi.
Edis’in çenesi kenetlendi, gözlerindeki öfke belirginleşti:
"O kızın senin üstüne doğru dumanı üflemesi... Nefesinin kesilmesi..."
Ardından Damla’ya döndü:
"Sen o kızla arkadaştın bir de."
Damla masum bir ifadeyle, "Ben nereden bileyim böyle bir şey yapacağını?" diyerek kendini savundu.
Edis sesini biraz yumuşatıp, "Bilmeyebilirsin, doğru," dedi ama aradaki soğukluk hissettiriyordu. Damla’nın bu laf üzerine hafifçe kırıldığını fark ettim.
İkisine de bakıp aradaki gerginliği yumuşatmak için gülümsedim:
"Boş verin, olan oldu artık."
Edis doğrudan Damla’ya bakarak imalı bir ses tonuyla, "Aras abi duysa ne olurdu acaba?" diye sordu.
Damla’nın yüzü bir anda düşerken, "Tamam, uzatma!" dedi.
İkisine birden bakıp araya girdim:
"Aras duymadı ve bu olay burada kapandı." Ardından konuyu değiştirmek istercesine ekledim: "Ahmet sizce de biraz tuhaf davranmıyor mu?"
Sorduğum soruyla birlikte oturma odasındaki gergin hava bir anda dağıldı. Damla’nın az önce asık olan yüzü anında aydınlandı. Bana doğru dönüp heyecanla söze atıldı:
"Bence de çok tuhaf! Yani kızım, o çocuk tamirhanede takılan, kimseye eyvallahı yokmuş gibi duran biri, değil mi? Ama iş sana gelince bir anda koruma içgüdüsü devreye giriyor. Asya’yı tek cümleyle yerin dibine soktu adam!"
Edis oturduğu yerden kalkıp kanepeye yerleşti. Bacak bacak üstüne atıp koltuğa iyice kurulurken yüzünde imalı bir gülümseme belirdi.
"Olaya bir de erkek gözüyle bakıp çözeyim mi olayı?" dedi sırıtarak.
Yerdeki minderlerin üstünde yayılmış olan Damla ile ben, aynı anda "Söyle bakalım!" der gibi baktık yüzüne.
Edis bilmiş bir edayla devam etti:
"O çocuk seni öylesine korumadı. Sadece birilerine sınır çizmek, tavrını koymak için yaptı bunu."
Tam cümlesini tamamlayacakken Damla araya girdi:
"Arada dağlar kadar fark var!"
Kalbimin ritmi bir anda hızlandı. Bacaklarımı göğsüme doğru çekip savunmaya geçtim:
"Ne alakası var Edis? Kız göz göre göre dumanı yüzüme üfledi, dünkü olayda da haksızdı zaten. Ahmet sadece adaleti sağladı."
Edis hafifçe esneyerek, "Onu bunu bilmem, orada seni korurkenki hâlini gördük," dedi.
Damla hemen onu destekledi:
"Bakışlarını fark ettiniz mi peki? Olaydı!"
Damla’ya bakıp gözlerimi kıstım. "Abartmayın isterseniz, altı üstü benim tarafımda durdu."
Damla pes etmeye niyetli değildi:
"Senin tarafını tuttu tutmasına ama atladığın bir yer var; sana bakışları hiç normal değildi!"
Bakışlarımı önüme çevirdim. Kalbim gereğinden fazla, kontrolsüzce atıyordu. Neden onun adını duymak bile kalbimi böylesine hızlandırıyordu ki? Neden?
Damla birden ellerini çırparak ortamın havasını değiştirdi:
"Hadi bakalım, çok çene yaptınız! İş başına!"
Edis kaşlarını çattı. "Ne işi ya? Ben buraya keyif yapmaya geldim."
Damla bir elini beline koydu, diğer elinin başparmağıyla Edis’e mutfağı işaret etti:
"Tabakları ve atıştırmalıkları taşıyacağız!"
Edis hiç oralı olmadı. "Sen taşırsın, ne olacak? Ev sahibi değil misin?" dedi sırıtarak.
Damla yerdeki terliği kaptığı gibi Edis’e fırlattı. "Kalk çabuk!"
Edis kanepenin diğer ucuna doğru adeta fırladı. "Nasıl kızlarsınız siz ya? Kız dediğin kibar olur, naif olur! Resmen şiddet görüyorum burada!"
Damla yerden ikinci terliği alırken tehditkâr bir tonla, "Bak, bu son uyarım!" dedi.
Edis omuz silkti. "Yorgunum."
"Ne yorgunluğu be? Asıl ben yorgunum!" diye çıkıştı Damla.
Edis oralı olmuyor gibi umursamaz hareketler yapınca Damla elindeki terliği bütün gücüyle fırlattı. Edis kaçmaya çalışsa da terlik tam göğsüne isabet etti.
Edis, "Helal olsun, hedef de hedefmiş yalnız!" diye kahkaha atınca ben de kendimi tutamayıp kahrakayı basıverdim.
Ayağa kalkarken yerdeki yastıklardan birini kaptığım gibi Damla’nın kafasına fırlattım. Ardından bir yastık daha alıp Edis’e attım.
Damla, "Sen de mi düşman çıktın bana!" diye bağırıp kendini koltuğa atarak kahkahalara boğuldu.
Edis göğsünü tutup son derece mağdur bir edayla doğruldu:
"Görüyorsunuz değil mi? İki kadının gazabına uğradım şurada!" diye söylenerek minderlerin arasına gömüldü.
Araya giren bu neşeli terlik ve yastık savaşı, ortamdaki o gergin ve soru işaretleriyle dolu havayı bir anda dağıtmıştı. Ama kalbimin bir köşesinde, Edis ile Damla’nın Ahmet hakkında söyledikleri dönüp durmaya devam ediyordu:
Sana bakışları normal değildi…
Ayağa kalkıp üstümü başımı düzelttim. "Tamam tamam, ateşkes!" dedim gülerek. "Madem bu tembel beyefendi yerinden kalkmıyor; yürü Damla, biz mutfağa geçip keki ve diğer sürprizleri getirelim."
Damla koltuktan fırlayıp yanıma geldi, Edis’e dil çıkardı. Birlikte mutfağa geçtik. Mutfak masasının üzeri tam bir atıştırmalık şöleniydi; taze pişmiş kek kokusu tüm evi sarmıştı. Yanına cipsleri, patlamış mısırı ve içecekleri de ekleyip tepsileri hazırladık.
İçeri döndüğümüzde Edis çoktan televizyonun karşısına kurulmuş, film listesini karıştırıyordu. Tepsiyi sehpanın üzerine koyduğumda gözleri parladı:
"İşte benim kızlarım! Kek dediniz ama burada koca bir açık büfe var!"
Damla elindeki cips paketini Edis’e kucağına doğru fırlattı:
"Ağzın çok laf yapacağına ye bakayım!"
Tam filme başlayacakken aklıma gelen şeyi dile getirdim:
"Bir dakika, bundan bahsetmezsem olmaz... Ela’yı da bize davet ettim. Eğer gelirse bahanesiz bizdesiniz, tamam mı?"
Damla heyecanla gözlerini açtı:
"Ne! Yatıya mı kalacak?"
Başımı salladım:
"Yatıya kalmaz ama koca bir gün bizimle olur!"
Edis burun kıvırdı:
"Yok, ben almayayım."
Sorar gözlerle yüzüne baktım:
"Nedenmiş o?"
"Beni canlı canlı yersiniz siz orada."
Edis’in bu lafı üzerine ikimiz birden kahramayı bastık.
Damla hâlâ gülerken bana, ardından imalı imalı Edis’e baktı:
"Yalnız Ela sana düşman olmaz, başka bir şey olur..."
Damla’ya katılarak başımı salladım:
"Sana nasıl baktığını gördüm! Hatta ben fark edince bakışlarını hemen kaçırdı."
Edis kasılarak sırıttı:
"Tabii kızım, benden yakışıklısı mı var?"
Gülerek Edis’e baktım:
"Tabii canım, karizmasın be!"
Damla da gayet ciddi bir tavır takındı:
"Sana düşmesin de kime düşsün?"
Edis eliyle 'dur' işareti yaptı:
"Tamam, yeter bu kadar övgü. Şımartıyorsunuz beni!"
Gülerek, "Hadi oradan!" diye takıldım.
O sırada telefonuma gelen bildirim sesiyle ekrana baktım. Mesaj Ela’dandı:
“Yeşim! Abimden izin aldım, Çengelköy’de takılabilirsiniz dedi!”
İkisine dönüp bildirimi okudum:
"İzin almış fakat sadece Çengelköy’de takılmamıza izin vermiş."
Damla şaşkınlıkla söze atıldı:
"Nasıl ya! Biz de film izleyecektik!"
Damla’ya bakıp, "Sanırım ev planı iptal oldu," dedim.
Ela’ya hemen cevap yazdım:
“Bize gelirsin diye düşünmüştüm, hiç mi izin vermez?”
Telefonu kapatıp kenara bıraktım.
"Hadi bakalım, filmden sonra yeni bir plan yaparız artık."
Edis cips paketini kaptığı gibi masaya daha rahat yerleşti. Üçümüz de koltuktaki yerlerimizi alıp filmi başlattık. Film boyunca arada yorumlar yaptık, arada kahkahalar attık.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
ELA YILMAZ
Yeşim’in daveti üzerine abimden zar zor izin almıştım. Telefona gelen mesaja bakarken dudağımın kenarını ısırdım. Yeşim beni evine davet ediyordu. İllaki sürekli evde oturacak değildik ama abim buna izin verir miydi ki? Yeşim Beykoz’da yaşıyordu, oysa abim sadece Çengelköy için izin vermişti. Şansımı bir kez daha denesem miydi acaba?
Yatağımdan kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı hafifçe aralayıp kafamı dışarı uzattım. Annem komşuya gitmişti, evde abimle tektik. Abimin odasının olduğu tarafa baktım; ışığı yanıyordu. Odada olmalıydı... Ya da ışığı açık unutmuş olabilir miydi? Yok ya, öyle şey yapmazdı.
Odamın ışığını kapatıp çıktım. Abimin odasının önünde durup kapıyı tıkladım. Cevap vermesini beklemeden kapıyı hafifçe araladım. Abim kum torbasına sert yumruklar savuruyordu. Başını bana doğru çevirdi. Ben bir süre susup öylece durunca, "Evet?" der gibi baktı.
Ona bakarken bocaladım. Eğer şimdi fazla ısrar edip izin vermezse, aldığımdan da olurdum. Ama gitmeyi gerçekten çok istiyordum.
"Abi... Yeşim beni evine davet ediyor," dedim çekinerek.
Pek bir tepki vermedi. Bu hiç ama hiç iyiye işaret değildi.
Israrla, "Abi?" dedim tekrar.
Kestirip atan bir tonla tek bir cevap verdi:
"Gidemezsin."
Gözlerimi açıp yalvaran bir tonla üsteledim:
"Abi ne olur, kız ilk kez evine davet etti ya!"
Abim yüzüme bile bakmadan, "O 'kız' dediğin, Karan Yalçın’ın tek kızı," dedi.
Abimin kurduğu cümleyle yutkundum. Biliyordum elbette ama bunu onun ağzından duymak ortama bambaşka bir ağırlık katmıştı.
"Olabilir ama Yeşim kötü birine benzemiyor," diye savundum onu. "Eğer kötü biri olsaydı Asya’yı şikâyet bile ederdi."
Abim durup doğrudan bana baktı. O an ne düşündüğünü okumak imkânsızdı.
"Fazla konuşuyorsun."
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Senin bu yaptığın tamamen ön yargı!"
Abim bu sefer sesini daha da sertleştirerek, "Çık dışarı," dedi.
"Ama abi..."
"Eğer devam edersen, yarınki izninden de olursun."
Söyleyecek sözüm kalmayınca başımı eğip odadan çıktım. Abimin bu tavrını bir türlü hazmedemiyordum, sinirlerim altüst olmuştu. Odaya çekilip kendimi yatağın üstüne attım. Susmasaydım yarınki iznim de güme gidecekti. Derin bir sabır çektim.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
Saat ilerliyor, uykum yavaş yavaş bastırıyordu. Başımı yastığa gömdüm. Odanın ışığı hâlâ açıktı ama kapatmaya üşendiğim için sorun etmedim. Yüzüm duvara, arkam kapıya dönük bir hâlde gözlerimi kapattım.
Tam dalmak üzereydim ki odanın kapısı sessizce açıldı. Biri içeri girip ışığı kapattı. Ardından karanlıkta bir gölge aynalığın önüne doğru eğildi. Sanki oraya bir şey bırakmıştı. Sonra kapıyı çekip çıktı. Evde sadece abim vardı. İncitmek istemez gibi sessizce hareket etmişti. Bozuntuya vermedim, hiç tepki vermedim.
Gölge çekildikten bir süre sonra sessizce yataktan kalktım. Aynalığın önüne yaklaştım. Gerçekten de orada bir kâğıt not duruyordu. Elime aldım ama karanlıkta okuyamadım. Komodinin çekmecesinden, geceleri kitap okumak için kullandığım ufak okuma lambasını çıkardım. Işığı kâğıda tuttum:
“Tek şartla: Rüzgar bırakacak, akşam ben alırım.”
Sevinçle çığlık atacak gibi oldum, son anda elimle ağzımı kapattım! Heyecanlı ve hızlı hareketlerle notu tam bıraktığı yere geri koydum. Aynı serilikte yatağa geçip oturdum. Telefonumu elime alıp hemen Yeşim’e yazmaya başladım:
“Umarım rahatsız etmiyorumdur. Abim izin verdi, yarın Beykoz’a geliyorum!”
Saat gece yarısına geliyordu. Telefonu kapatıp kenara bıraktım ve gözlerimi kapattım. Zihnimde yarının hayalleri dönerken derin bir uykuya daldım.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
YEŞİM YALÇIN
Filmin bitmesine az kalmıştı, son sahnelere geliyorduk. Sessize aldığım telefonu elime alıp bildirimlere bakarken Ela’dan gelen mesajı görmemle sevinç çığlığı atmam bir oldu.
Damla ve Edis ne olduğunu anlamadan bana baktılar.
"İzin vermiş!" dedim heyecanla.
Ardından Ela’ya hemen bir mesaj yazdım:
“Harika haber! Rahatsız etmek ne demek, sabırsızlıkla bekliyorum. Yarın saat 11.00 - 11.30 gibi bizde olursun. Damla ve Edis de bende olacak. Görüşürüz!” diyerek yolladım.
Damla da en az benim kadar sevindi:
"Oley!" diye bağırdı. Ardından hafifçe duraksadı. "Fakat sabah erkenden gideceksin o zaman?"
İkisini de parmağımla gösterdim:
"Tek başıma gitmiyorum tabii ki, ikiniz de benimle geliyorsunuz!"
Edis başını iki yana sallayarak naz yaptı:
"Kızım o, sabahın köründe gelmez herhâlde. Öğlene doğru gelir ancak."
Edis’e bakıp, "Ayıp ediyorsun ama," dedim.
Edis gözlerini kısıp, "Sanki ikramları sen hazırladın da konuşuyorsun," diye takıldı.
"Tamam işte, on bir gibi gelsin yazdım zaten."
Edis rahat bir nefes alarak onayladı:
"İyi bari, uykumdan mahrum kalmayayım."
İkimiz birden kahkahayı bastık. "Sen hangi ara bu kadar uykucu oldun ya?" dedim.
Edis omzunu silkti. "Birkaç gündür böyleyim..."
O sırada Damla elinde Metropol oyunuyla geldi. "Hadi bir el oynayalım!" dedi.
Edis hemen öne atıldı: "Hadi bakalım, kazanan kim olacak?"
Oyunu yere kurduk. Zarları sırayla çevirip saat yönünde oynamaya başladık. Gece tam da bu neşeli havayla devam etti.
Oyunun sonunda, saat ikiyi geçerken zarlar masada son kez yuvarlandı ve oyun Edis’in o meşhur, ortalığı birbirine katan kahkahalarıyla son buldu. Tabii ki tapuların yarısını kendi üstüne geçirip ikimizi de iflasın eşiğine getirmeyi başarmıştı.
Damla esneyerek oyun tahtasını toplarken, "Tamam, bu seferlik şansın yaver gitti beyefendi ama sabah rövanşı alırım," diye takıldı.
Edis koltuğa iyice yayılıp gözlerini kapattı:
"Sabahı bilmem ama benim pilim bitti kızlar. Yarın dev bir gün bizi bekliyor; üstelik Yalçın malikânesine çıkarma yapıyoruz. Erken kalkmamız lazım."
Gülerek ayağa kalktım. "İyi ki bir misafir ağırlayacağız, sanki operasyona gidiyoruz!" dedim ama içimdeki o heyecanlı kıpırtıyı da gizleyemiyordum.
Şakalaşarak odalara dağıldık. Edis misafir odasında kaldı, Damla ile ben benim odama geçtik. Başımı yastığa koyduğum gibi mışıl mışıl uykuya daldım.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
Sabah uyandığımda saat on buçuktu. Elimi yüzümü yıkayıp üstümdeki pijamalardan kurtuldum. Aşağı indiğimde Edis kanepede yayılmış televizyon izliyordu, Damla ise çoktan hazırlanmıştı bile. İki üç lokma atıştırıp evden çıktık.
Damla’lardan çıkıp malikâneye geldiğimizde arabaları park ettik. Hazırlıklar neredeyse tamamdı. Hava çok güzel olduğu için masayı bahçeye hazırlatmışım.
Üstümü değiştirmek için odama çıktım. Kısa bir duş aldıktan sonra dizlerimde biten, karpuz kollu, kloş bir elbise giydim. Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım.
Aşağı inmeden önce Aras’ın odasına uğradım. Kapıyı tıkladım ama ses gelmeyince içeri baktım; yoktu. Aşağı inip ofise baktım, orada da yoktu. Neredeydi bu adam?
Bahçeye çıkarken çalışanlardan birine sordum:
"Aras nerede?"
Hizmetçi kız çekinerek cevap verdi:
"Dün akşamdan beri yok Yeşim Hanım. Bir sorun mu vardı?"
Zoraki de olsa gülümsedim. "Bir sorun yok, sağ ol."
Dün akşamdan beri yok muydu? Bir şey mi olmuştu, iyi miydi acaba? Elimdeki telefonla bakıştım bir süre. Aramalı mıydım? Ya önemli bir işi varsa... Boşuna mı endişeleniyordum ki? Geceden beri ne işi olabilirdi sanki?
Derin bir nefes alıp bahçeye çıktım. Saat on bir olmuştu, Ela birazdan gelirdi. Aras’a hemen bir mesaj attım:
“Abi bir şey mi oldu, iyi misin?”
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
ELA YILMAZ
Yeşimlere gideceğim için bir yanım çok mutluydu fakat diğer yanım bir o kadar gergindi. Karan Yalçın’ın kızı Yeşim Yalçın, kimsenin kolay kolay muhatap olabileceği biri değildi —ya da ben dışarıdan öyle zannediyordum. Aslında çok iyi kızdı. Bana bunu düşündüren şey, Asya'nın yaptığı o şeyden sonra bile kızı orada şikâyet etmemesi, etse bile olay çıkarmayacak kadar olgun durmasıydı. Ne bileyim...
Üzerime en sevdiğim kıyafetlerimi giymiştim giymesine ama o ortamda ben nasıl kalacaktım, hiç bilmiyordum. Sadece Yeşim, Damla ve Edis mi olacaktı, yoksa başkaları da var mıydı?
Edis demişken... Çok hoş çocuktu. Yakışıklıydı, karizmatikti. Geldiklerinde onu ilk kez görmüştüm ve ne yalan söyleyeyim, bütün dikkatleri üzerine çekiyordu. Üstelik bunu hiç çabalamadan, öylesine yapıyordu sanki. Geldiklerinde çoğunlukla gözüm ona takılmıştı. Umarım fark etmemiştir, yoksa rezil olurdum! Abimin kulağına gitse bir de... Allah korusun, konuşmasa bile bakışlarıyla ezilirdim, mahallelinin diline düşerdim.
Yolda bunları düşünürken Rüzgar abim konuma geldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Bu inanılmazdı! Rüzgar abim arabayı malikanenin devasa, yüksek demir kapılarının önünde durdurduğunda; siyah takım elbiseli ve kulaklıklı iki güvenlik görevlisi anında kulübeden çıkıp arabaya doğru yürüdü. İçlerinden biri sert bir ifadeyle camı tıklattı.
Abim camı indirip, "Ela Yılmaz... Yeşim Hanım’ın misafiri," dedi.
Güvenlik görevlisi elindeki tablete bakıp gözlerini sürücü koltuğundan arka tarafa, bana doğru kaydırdı. Bakışlarındaki o soğuk ve sorgulayıcı ifade doğrudan üzerime kilitlenince kalbimin teklediğini hissettim.
"Ela Hanım siz misiniz?" diye sordu görevli, mesafeli bir ses tonuyla.
"Evet, benim," derken sesimin titrememesine gayret ettim.
"Kimliğinizi alabilir miyim lütfen? İsim listemizdeki T.C. doğrulamasını yapmamız gerekiyor."
Heyecanla el çantamın fermuarını açmaya çalıştım. Parmaklarım hafifçe titrediği için kimliği cüzdandan çıkarmakta zorlandım. Polis çevirmesindeymişim gibi hissettiren bu prosedür, içimdeki tedirginliği katbekat artırmıştı. Kimliği uzatırken adamın sert gözleri bir kimlikteki fotoğrafa, bir de yüzüme kaydı.
Telsizden içeriye, "Nizamiyeden bildiriyorum, Yeşim Hanım’ın misafiri Ela Yılmaz giriş yapıyor, teyit edildi," anonsunu geçtikten sonra kimliğimi geri uzattı: "Geçebilirsiniz."
Ağır döküm kapılar ancak o zaman otomatik olarak iki yana doğru açıldı.
Rüzgar abim gergin bir şekilde direksiyonu sıktı. "Vay anasını... Kızım, kapıdaki güvenlik prosedürüne bak. Biz nereye geldik böyle? Burası ev değil, bildiğin aşılmaz bir kale!"
Rüzgar abime baktım ama sessiz kaldım. Arabadan inerken abim, "Dikkatli ol Ela. Bir şey olursa beni veya Ahmet’i ara. Akşam saat dokuzda gelir alır Ahmet. İyi eğlenceler," dedi.
Cevap vermeden arabadan indim. Nizamiyeden süzülüp kapıdan geçtiğim an gördüğüm manzarayla nefesim kesildi. Bahçenin genişliği bambaşka bir dünyaydı. Burası bir evden ziyade, modern çizgilerle klasikliğin harmanlandığı, sarayları andıran devasa bir yapıydı.
Bembeyaz mermer cepheler, göğe uzanan yüksek sütunlar ve ortadaki mermer fıskiyenin huzurlu şırıltısı... Bizim mahalledeki o sıkış tıkış tek katlı evleri, annemin saksılara ektiği fesleğenleri düşündüm. Buradaki o insanı ürküten kusursuz sessizlik, etrafta devriye gezen korumalar ve bu soğuk ihtişam karşısında içimde tarifsiz bir eziklik dalgası büyüdü.
Abimin dün gece neden o kadar sert bir dille "O kız Karan Yalçın’ın kızı" dediğini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Aramızdaki dünya farkı bir vizörden bakarcasına netleşmişti.
Gözlerim üzerimdeki en sevdiğim elbiseye kaydı. Buradaki şatafatın yanında ne kadar basit ve sıradan kaldığımı düşünmeden edemedim. Ya içeri girdiğimde pot kırarsam? Ya Yeşim’in ailesi beni burada görüp dışlarsa?
Beni bu düşüncelerden çekip çıkaran Yeşim oldu. Beyaz kloş elbisesi ve dağınık topuzuyla adeta bu sarayın prensesi gibi duruyordu. Ama beni fark ettiği an yüzünde beliren o sıcacık, içten tebessüm, üzerimdeki o ağır baskının bir nebze olsun hafiflemesini sağladı.
"Ela! Hoş geldin!" diyerek neşeyle ayağa kalktı Yeşim.
Yanına varıp sarıldığımda kokusu bile o zenginliği ama bir yandan da Yeşim’in o katıksız samimiyetini taşıyordu.
"Hoş buldum Yeşim..." dedim etrafıma hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla bakarak. "Bayağı büyükmüş burası, kaybolmazsam iyidir," diyerek gülümsedim.
Damla ve Edis de masadaydı. Edis, sandalyesinde geriye yaslanmış, o her zamanki kendinden emin hâliyle bana bakıyordu: "Hoş geldin Ela."
Damla ise ayağa kalkıp yanıma kadar geldi. "Hoş geldin canım," dedi neşeli sesiyle.
Edis’in o an bana doğrudan bakması ve o karizmatik gülüşüyle selam vermesi yanaklarımın bir anda alev almasına yetti. Mahalleden, abimlerin baskısından ve bu devasa malikanenin yabancılığından kaçmak ister gibi hemen bakışlarımı masaya indirdim.
Masaya baktığımda gözlerim istemsizce büyüdü. Bu hazırlık gerçekten benim için miydi? Masaya geçtiğimizde önümde duran çatal kaşıklar şaşkınlığımı daha da büyüttü.
Tabaklardan tut kaşıklara kadar her şey pırıl pırıl parlıyordu.
Yeşim hemen yanımdaki sandalyeyi çekip oturmam için işaret etti. "Hadi otur bakalım, gece yarısı mesajından beri seni bekliyoruz. Yolculuk nasıl geçti?" diye sordu samimi bir sesle.
"İyi geçti sayılır," dedim yutkunarak.
Göz ucuyla Edis’e baktım; hâlâ o hafif tebessümle beni izliyordu. Kalbimin bu kadar hızlı atmasının sebebinin malikanenin ihtişamı değil de Edis’in bakışları olması beni biraz korkutuyordu.
Damla, önümdeki bardağa meyve suyu doldururken araya girdi: "Bugün sadece eğleneceğiz, başka hiçbir şey düşünmek yok! Bak, hazırladığımız kahvaltılıkları gördün mü? Tamamen senin onuruna!"
Masadaki zengin çeşitliliğe bakıp hafifçe gülümsedim. İçimdeki o eziklik hissi, buradaki insanların sıcaklığı sayesinde yavaş yavaş kabuğuna çekiliyordu. Belki de bu malikanede her şey soğuk ve mesafeliydi ama Yeşim ve arkadaşları bu duvarları yıkmayı başarıyordu.
Yeşim neşeyle, "Hadi afiyet olsun!" dedi.
Konu konuyu açarken gözlerim istemsizce yine Edis’e kaydı. Masanın karşı tarafında oturmuş, bardağındaki portakal suyunu yudumlarken anlattığı komik bir hikâyeyle Damla’yı kahkahalara boğuyordu. O güldüğünde gözlerinin kenarında oluşan ince çizgiler, dağınık saçları, üzerindeki sade gömlekle etrafa yayılan o karizma...
Kalbim göğüs kafesimi zorlayacak gibi atıyordu. Fakat o... O bana sadece masadaki herhangi bir misafirmiş gibi, sıradan ve arkadaşça bir gülümsemeyle bakıyordu.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
YEŞİM YALÇIN
Konu konuyu açıyor, saat hızla ilerliyordu fakat benim aklım hâlâ abimde kalmıştı. Dün akşamdan beri ortalıkta yoktu ve attığım mesaja da cevap vermemişti. İştahım iyice kaçmıştı.
Bunu fark eden Edis’le kısa bir an göz göze geldik fakat Ela’nın yanında bu konuyu açmadık. Kız misafir gelmişti, yanında böyle şeyler konuşup huzurunu kaçırmak ayıp olurdu.
Yemek faslı bittikten sonra ortaya sordum:
"Film izledikten sonra dışarıda takılalım diyorum, ne dersiniz?"
Herkes fikri onaylamıştı. Yukarı çıktığımızda Ela’nın meraklı bakışları etrafta geziniyordu. Tam o sırada ayağımın dibinde biten Pamuk’a bakıp onu kucağıma aldım:
"Bak sen, özledin mi beni?" derken kulaklarının arkasını okşadım.
Ela gözleri parlayarak bana baktı: "Sevebilir miyim?"
Gülümseyip, "Tabii ki," diyerek Pamuk’u Ela’ya doğru uzattım.
Ela, Pamuk’u severken kedi bir anda huysuzlaşıp atıldı. Ela’nın yüzünden ufak bir acı dalgası geçti.
"Bir şey yapmadı, değil mi?" dedim endişeyle.
Ela "Yok," dese de elinin üstündeki ufak çizgiyi fark ettim; hafifçe kanıyordu. Ah Pamuk, yapılır mıydı bu kızım!
"Gel hemen elini yıkayalım," dedim. Ela ne kadar gerek olmadığını söylese de onu banyoya yönlendirdim. Ardından, Aşağıya doğru seslendim.
Ela bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Bir dakika geçmeden yanıma gelen çalışanlardan oksijenli su ve krem istedim. Ne kadar aşılarını yaptırmış olsak da ne olur ne olmaz, enfeksiyon kapabilirdi.
Eline yapılan ilk yardım müdahalesinden sonra Ela mahcup bir edayla, "Gerçekten bu kadarına gerek yoktu, teşekkür ederim," dedi.
Gülümseyip, "Enfeksiyon kapma ihtimaline karşı ne olur ne olmaz, önlemimizi alalım," dedim.
Sinema odasına geçtik. Edis çoktan filmi açmıştı bile. "Gerilim ve adrenaline hazır mıyız!" diye bağırdı.
Üçümüz birden, "Evet!" diye karşılık verdik. Hepimiz yerlerimize kurulduktan sonra film başladı.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
Aradan iki saat geçmişti. Film bitmiş, salonda film hakkındaki ateşli tartışmamız başlamıştı.
Damla şaşkınlıkla, "İnanmıyorum, katilin kuzeni çıkması beni şok etti!" dedi.
Edis bilmiş bir edayla, "Belliydi zaten, olaydan önce kavga etmişlerdi," diye karşılık verdi.
"Ama aradan bir buçuk hafta geçmiş, insan azıcık yumuşar!" diyen Damla’ya katılır gibi başımı salladım:
"İkisi de aynı kişiyi sevmiş, bu bile hırslanmalarına yeter."
Ela kısık bir sesle araya girdi: "Önceden de araları nane molly'ymiş zaten..."
Böyle konuşurken dışarı çıkmak için hazırlandık. Bahçeye çıkıp arabalara yerleştik. Ela’yı kendi yanıma aldım; Damla da Edis’in arabasına bindi. Bir süre arabayla turlayıp sahil havası aldık. Ardından her zamanki kafemize geçtik.
Sipariş verirken Ela’ya döndüm: "Ne istersin?"
Ela bir önündeki menüye baktı, bir bana. "Sade bir Türk kahvesi alayım," dedi.
Kahvelerimizi yudumlarken Edis lafa atladı: "YKS sonuçlarının açıklanmasına sayılı günler kaldı bu arada..."
Heyecanla, "Sorma! İnşallah istediğimiz puanları tuttururuz," dedim. Sene boyunca gerçekten çok çalışmış, sabahın erken saatlerinde kalkıp kütüphanelere kapandığımız zamanlar olmuştu.
Damla gözleri parlayarak, "Bir Hukuk kazanalım da görün siz!" dedi.
Aynı heyecanla atıldım: "Bizi bekle Hukuk dünyası!"
Ela kısık ve tatlı bir sesle, "Psikoloji..." dedi.
Ela’ya bakıp gülümsedim: "Çok güzel seçim!"
Kahvelerimizi bitirip garsonu çağırdık. Hesabı ödemek için siyah metal kartımı çıkardım. Şahsi hesabıma değil, babamın hesabına bağlı bir ek karttı. Hesabı ödeyip kalktık ve sahilde yürüyüşe çıktık.
Saat sekiz buçuğa geliyordu. Ela’ya bakıp, "Abin birazdan gelir, malikaneye geçelim yavaştan," dedim.
Hep birlikte sahilden çıkıp arabalara atladık. Malikâneye vardığımızda hava hafiften kararmıştı, saat dokuza geliyordu.
Ela toparlanıp ayağa kalkarken, "Saat geliyor, abim birazdan burada olur. Her şey için çok teşekkür ederim," dedi.
Üçümüz birden aynı anda, "Rica ederiz!" deyince hep birlikte güldük.
Ela’yı yolcu etmek için dışarıya, nizamiye kapısına kadar yürüdüm. Ela bana dönüp içten bir gülümsemeyle, "Gerçekten harika bir gündü, tekrardan teşekkürler Yeşim," dedi.
"Rica ederim canım, ne demek..." dedikten sonra birbirimize sarıldık.
Tam o sırada caddeden gelen parlak far ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Siyah bir motosiklet kapının önünde durdu. Kaskından dolayı gelenin kim olduğunu anlayamayacaktım ki vizörünü yukarı kaldırdı.
Gelen Ahmet’ti...
Ela’ya doğru kaskı uzattı ve sadece tek bir kelime söyledi: 'Atla.'"
Ela arkaya kurulurken bana el salladı. Ben de gülümseyerek el salladım. O sırada Ahmet bana doğru bakıp soğuk bir tonla, "İyi akşamlar," dedi ve gaza bastığı gibi uzaklaştılar.
Elimde duran telefonuma baktım; hâlâ Aras’tan bir mesaj yoktu. Gökyüzüne bakıp içimden dualar ettim. Korumaların bile haberi yoksa kesin yine babamın bir işini hallediyordur, diye düşündüm. İçeriye doğru adım atarken telefonum çalmaya başladı.
Ekrana baktım; bilinmeyen bir numaraydı. Yine aynı numara... Yine aynı kişi...
DEVAM EDECEK...
Bölüm etkileşimi
