13. bölüm · KARMA

✧ BİLİNMEYEN DENKLEMLER

Nairobi _

AHMET YILMAZ

Gözlerim arabanın kaportasındaydı ama aklım bambaşka bir yerdeydi. Ellerim kir pas içinde demir yığınını düzeltmeye çalışırken, gözlerimin önüne o kızın düzensiz nefes alışları ve mavi gözlerindeki çaresizlik geliyordu. Bunu düşündükçe çenem daha da geriliyordu. Yeşim ve arkadaşları gideli epey bir süre geçmişti. Zihnimi toplayıp elimdeki işe odaklanmaya başladım. Tam o sırada Asya geldi. Ela onun yanına gitti. Onlar orada konuşurken kısa bir süre sonra sesler yükselmeye başladı.

Ela sinirle çıkıştı: “Hâlâ kendini haklı gördüğüne inanamıyorum!”

Asya’nın sesi şaşkın çıkıyordu: “Daha yeni tanıdığın birinin tarafını mı tutuyorsun? Pes!”

Ela geri adım atmadı: “Sen de bile bile kızın yüzüne duman üflemeseydin!”

“Bile bile değildi, bilmiyordum diyorum! Daha kaç kere söylemem gerek!?”

“Bil veya bilme! En başından beri sorun, dumanı doğrudan Yeşim’e doğru üflemen. Yaptığın genel anlamda hiç hoş değildi.”

Lafa girmek için yanlarına doğru yürüdüm. Asya sinirle Ela’ya bakıp, “Abartıyorsun,” dedi. Ela tam karşılık verecekti ki bakışımla lafını kestim ve yüzümü Asya’da sabitledim:
“Haklı ya da haksız... Birine bilerek zarar vermenin savunması olmaz. Git kafanı çalıştır biraz.”

Ela şaşkınlıkla, “Abi sen ne de—” derken lafını tamamlamasına izin vermedim. Asya’ya son bir kez bakıp arkamı döndüm ve tezgahtaki işimin başına geri geçtim.
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎

Ela yanımda bitmiş, durmadan konuşuyor ve beni soru yağmuruna tutuyordu. Bir yandan elimdeki işi halletmeye çalışıyordum.

“Abi, Asya çok sinirlendi, sana da kırgın ama haksız,” dedi. Ardından aklına yeni bir şey gelmiş gibi ekledi: “Rüzgar abiyle buluşacaktınız, ne oldu?”

Ela’ya bakıp tekrar önüme döndüm: “İptal oldu.”

Ela mutlu olmuş bir edayla, “Ne güzel, o zaman gitmiyorsun?” diye sordu.

Ses tonumu yumuşatarak, “Evet,” dedim.

Sevinçle sokulup yanağımdan öptü. Ona ters bir bakış attığımda "Ne var?" der gibi baktı ve sordu: “Abi, Yeşim iyi kız değil mi?”

Bu soru karşısında hemen cevap veremedim. İyi kızdı; zengin olmasına rağmen gösterişsizdi. Dünyası bizden çok farklıydı ama... Bilmiyorum. Ela benden bir cevap bekliyordu.

“İyi olabilir,” dedim geçiştirerek. Fakat kafamdaki kargaşa beni dipsiz bir kuyuya çekiyor gibiydi.

ERTESİ GÜN

YEŞİM YALÇIN

Kafamda dünkü olanlar dönüp duruyordu. Neden beni savunmuştu ki? Yakından tanıdığı birini değil de henüz hiç tanımadığı beni savunmuştu... Neden? Peki, onun benim tarafımda olmasına neden bu kadar sevinmiştim? Bana baktığında kalbim neden deliler gibi çarpmaya başlıyordu? Yüzündeki o duvar gibi ifadesiz bakışın arkasını neden okuyamıyordum?

Yaslandığım koltuktan doğrulup yanımda yatan kedimin kulaklarının arkasını sevdim. Telefonumu cebime atıp odadan çıktım. Aras’ın odasına gidip kapıyı çaldım ama ses gelmedi. Aşağı inip büyük bahçeye çıktığımda derin bir nefes aldım. O sırada telefonum çaldı; arayan Damla’ydı.
Aramayı cevapladım. Damla neşeli bir sesle, “Tünaydın tatlım!” dedi.

Onun bu enerjisine katılarak, “Tünaydın canım,” dedim.
İkimiz de kıkırdadık.

“Ne yapıyorsun?”

Sanki beni görüyormuş gibi omuz silktim: “Bahçede geziyorum öyle.”

“Sıkıcı...”

Gülerek, “Katılıyorum, bir aksiyon iyi olurdu,” dedim.

Damla kahkaha attı: “Daha dün bir olaydan çıktık!”

“Sorma...” dedim. Aklıma Ahmet’in bana bakışı gelince kalbimin ritmi yine değişti, sustum.

Damla telefonun diğer ucundan devam etti: “Bugün benim eve yatıya gelsenize. Dur, kapatma, Edis’i de aramaya ekliyorum.”

“Tamam,” deyip bekledim.

Edis’in sesi kulağıma geldiğinde Damla doğrudan konuya girdi: “Diyorum ki bugün bize yatıya gelin.”

Edis, “Süper olur,” dedi.

Ben tam “Ol—” diyecekken havuzun oradan şiddetli bir "şak" sesi yükseldi. Başımı o tarafa çevirdiğimde suyun içinden boğuk çırpınma sesleri geldiğini fark ettim.

Elimdeki telefonu yere atıp hızla havuza doğru koştum. Kıyafetlerimin ıslanması ya da ayakkabılarım umurumda bile değildi. Soğuk su bedenimi bir bıçak gibi keserken kendimi suya bıraktım. Suyun altında çırpınan bedeni sıkıca kavrayıp suyun üstüne çıkardım.

Çocuğu havuzun kenarına çekip çıkardım. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Hemen nabzına baktım; korkudan ve soğuktan titriyordu ama şükürler olsun ki nefes alıyordu. Yüzüne dikkatli bakınca onun Yonca hanımın oğlu Mete olduğunu anladım. Etraftaki hizmetçiler panikle bu tarafa koşturmaya başladı. Üzerimdeki ağırlaşan kıyafetleri umursamadan Mete’yi kucağıma alıp koşar adımlarla eve girdim. Islak ayakkabılarımın mermerde çıkardığı sesler koridorda yankılanıyor, saçlarımdan süzülen sular yere damlıyordu.

Aras panikle yanıma koştu: “Yeşim! İyi misin!?”

Aras’a bakıp, “İyiyim, sadece kurtarmam gereken bir ufaklık vardı,” dedim.

O sırada bir hizmetçi koşarak havlu getirdi. Aras havluyu alıp omuzlarıma örtecekken durdurdum: “Mete’ye sar, annesine ver.”

Aras başını sallayıp, “Olmaz, tekrar soğuk algınlığı geçireceksin!” dedi.

İnatla başımı salladım: “Mete’ye sar.”

Aras hizmetçiye dönüp, “Bir tane daha havlu getirin!” diye bağırdı ve havluyu bana sarmaya çalıştı. Yine itip havluyu Mete’ye sardım. Aras ters ters bakıyordu. Hizmetçi yeni havluyu getirince Aras onu omuzlarıma bıraktı: “Hasta olacaksın.”

Bu haline gülümsedim: “Abartıyorsun, yaz ayındayız.”
Aras sustu, yüzüme yapışan saç tutamını şefkatle kulağımın arkasına itti: “Yazda olsak bile hassas bir bünyen olduğunu söylememe gerek yok herhalde.”

O sırada Yonca hanım ağlayarak koşup geldi: “Mete!”

Kucağımdaki çocuğa, ardından bana baktı ve bir anda önümde dize geldi. Şaşkınlıkla baktım. “Yeşim hanım, çok teşekkür ederim!” diyerek ağlıyordu. Bütün kızgınlığım bir anda buharlaştı.

“Ayağa kalkın Yonca hanım,” dedim. Ağlayarak kalktı. “Bir daha çocuğu gözünüzün önünden ayırmayın.” Sonra küçük Mete’ye dönüp, “Dikkatli ol ufaklık,” dedim ve onu annesine teslim ettim.

Onlar uzaklaşırken Aras, “Bu kadar ıslak durduğun yeter, git üstünü değiştir,” dedi.

“Tamam,” deyip odama çıktım. Gardıroptan beyaz bir üst ile siyah bir pantolon alıp hızla üzerimi değiştirdim ve aşağı indim. Aras hâlâ oradaydı. Saçlarımdan damlayan suların kıyafetime süzüldüğünü görünce, “Saçlarını kurut,” dedi.

Karşı çıktım: “Yaz ayındayız abi.”

O sırada hizmetçi yanıma yaklaştı: “Yeşim hanım, telefonunuz bahçede yerdeydi.”

Telefonumu bahçede unuttuğumu tamamen unutmuştum. Damla ve Edis hatta kalmıştı, kesin çok merak etmişlerdi. Ekrana baktığımda ikisinden de onlarca cevapsız arama vardı.

Aras bana ters bir bakış attı: “O saçlar kurutulacak!”
Bu korumacı haline bakarken içim ısındı. Gerçek bir abiydi... “Tamam, kurutacağım,” dedim. Ardından aklıma gelenle ekledim: “Bu arada, bu akşam Damla’da kalacağız.”

Aras kaşlarını kaldırdı: “Kaç gün?”

Yalandan ciddi bir ifade takındım: “4 gün.”

Aras gayet net bir sesle, “Olmaz,” dedi.
Gülümseyerek, “Şaka yapıyorum, bir akşam, en fazla iki,” dedim.

“Bakarız,” diye geçiştirdi.

Dudak bükünce hafifçe güldü ama hemen ciddileşip, “Kal bakalım,” dedi.

Gülümseyip boynuna sarıldım. Karşılık verip saçlarımdan öptü. Geri çekilirken, “O numaraların birinden bir daha mesaj geldi mi?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım: “Hayır.”

“Yazarlarsa hemen haber et.”

Merakla gözlerine baktım: “Bir şey mi oldu?”

“Hayır.”

“Tamam,” dedim ama pek inandırıcı gelmemişti. Bir şeyler dönüyordu ya da bana öyle geliyordu. Eren Kaya’dan veya diğer bilinmeyen numaradan bir iz yoktu. Aras’ın gri gözlerinin içine baktım ama ardındaki sırrı okuyamadım.

“Hazırlanmaya gidiyorum,” diyerek yukarı koştum. Sırt çantama pijama takımı ile özel eşyalarımı koyup fermuarını çektim. O sırada telefonum çaldı; arayan Ela’ydı.

“Yeşim, nasılsın?”

“İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?”

“İyiyim. Dün için tekrardan özür dilerim...”

“Özür dilemene hiç gerek yok, senin bir suçun yoktu ki.”
Ela mahcup bir sesle, “Olsun, benim misafirimdin. Bir daha gelin, olur mu?” dedi.

Biraz düşündükten sonra, “Sen gelmeye ne dersin?” diye sordum.

“Ben mi? Bugün mü?”

“Bugün değil, yarın olabilir ya da ne zaman müsait olursan.”

“Gelmeye çalışırım, abime sorayım.”

“Sor bakalım, haber bekliyorum.”

Ela’nın şaşırdığı sesinden belli oluyordu: “Tamamdır, görüşürüz.”

Telefonu kapattıktan hemen sonra Damla ve Edis’i aradım. Damla telefonu açar açmaz, “Ne oluyor!?” diye bağırdı.

Edis de endişeyle, “Yeşim, iyi misin?” diye sordu.

İkisini de sakinleştirmek için, “Kötü bir şey yok, gelince anlatacağım. Sakin olun,” dedim.

Damla, “Dayanamam ben o kadar!” diye söylenince Edis güldü: “Bırak kız hazırlansın, neyse ki hazırlanması kırk saat sürmüyor.”

Bu lafa içimden güldüm. Damla hemen atladı: “Bak çocuk, benim sinirimi bozma!”

Edis gülerek, “Ben Yeşim’e dedim, sen niye üstüne alındın ki?” deyince ben de katıldım: “Aynen, bana dedi.”

Damla, “Beni saf yerine koymayın, bana dediğinizi gayet iyi anlıyorum!” diye trip attı. Bir dakika geçmeden, “Hayır, kekim!” diye çığlık attı. “Kapattım canlar!” deyip yüzümüze kapattı.

Edis’le kahkahayı bastık. “Yarım saate Damla’ya geçerim,” dedim.

Edis, “Tamamdır, görüşürüz,” deyip kapattı.

Gardıroptan karpuz kollu, dizlerimde biten pembe bir elbise çıkardım. Üzerimi değiştirip uyumlu bir çanta aldım. Ayakkabılarımı giyip sırt çantamı omzuma taktım. Aşağı inecekken durup Pamuk’u kucağıma aldım: “Ben gidiyorum güzelim,” diyerek kulaklarının arkasını okşayıp öptüm ve yere bıraktım.

Pamuk da peşimden geldi. Aşağı inip Aras’ı aradım ama salonda yoktu. Çalışma odasının kapısını tıkladım, içeriden ses gelince girdim. Etrafımda dönerek, “Ben hazırım! Nasıl olmuşum?” diye sordum.

Cevap vermedi. Yüzüme bile bakmayınca öylece kalakaldım. Bilgisayara son derece ciddi bir ifadeyle bakıyordu.

“Abi?” dedim.

Sadece, “Evet,” dedi.

Kaşlarımı çattım: “Ne yapıyorsun o kadar ciddi?”
“Hiçbir şey.”

Yanına gidip ekrana baktım ama boş bir ekranla karşılaştım. “Sen benden bir şey mi saklıyorsun?” diye sordum şüpheyle.

“Hayır.”

Şüpheci bakışlarımı sürdürdüm: “Yoksa yengem mi var!?”
Aras dalga geçer gibi baktı: “Aynen.”

Heyecanla atıldım: “Ooo! Fotoğrafı var mı? Adı ne? Kaç yaşında?”

Aras koltuğuna yaslandı: “Sana inanmıyorum... Buna gerçekten inandın mı?” dedi alaycı bir sesle.

Göz devirdim: “Yalancı.”

“Yalan söylemedim, 'evet' demedim ki.”

Omuz silktim: “Olsun.”

Aras sabır çeker gibi baktı. Tekrar sordum: “Nasıl olmuşum?”

Baştan aşağı süzdü: “Eh işte.”

Kaşlarımı çattım: “Kötü olan neymiş?”

“Sen.”

“Sana soranda kabahat!” diyerek trip atar gibi saçlarımı geriye savurdum.

Aras gülerek, “Güzel olmuşsun,” dedi.

“Teşekkür ederim.”

Sırt çantamı alıp, “Ben çıkıyorum, görüşürüz,” dedim.
Aras oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi: “Dikkat et kendine.”

Gülümsedim: “Sen de dikkat et.”

Odadan çıkıp bahçeye yürüdüm. Arabama binip çalıştırdım ve Damla’nın evine doğru yola çıktım.

DEVAM EDECEK...