9. bölüm / 15
KARMA✧ CEVAPSIZ
Bölümler 15Şu an: ✧ CEVAPSIZ
- 1 ✧ TESADÜF MÜ?4.602 kelime
- 2 ✧ KİMDİ BU?2.110 kelime
- 3 ✧ DERİNLERE DAL3.062 kelime
- 4 ✧ ÜÇ SANİYE!3.724 kelime
- 5 ✧ BEKLENMEDİK MİSAFİR!3.255 kelime
- 6 ✧ SAF OLMA!1.872 kelime
- 7 ✧ ÜÇ 𝐊İŞİ , 𝐓𝐄𝐊 𝐊𝐀𝐋𝐏955 kelime
- 8 ✧ MASKELER2.779 kelime
- 9 ✧ CEVAPSIZ1.774 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 ✧FANİ3.365 kelime
- 11 ✧MÜHÜRLÜ KELİMELER1.083 kelime
- 12 ✧TOZ DUMAN1.915 kelime
- 13 ✧ BİLİNMEYEN DENKLEMLER1.453 kelime
- 14 ✧GECEYE DÜŞEN PARAZİT3.953 kelime
- 15 ✧ARALIK KALAN KAPILAR1.982 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üstümü değiştirip koşarak aşağı indim. Babam birazdan gelecekti; kaç gündür görmemiştim, özlemiştim. Kapının orada bekliyordum, ne kadardır böyleydim bilmiyordum. Kapı açıldı… Babam ağır adımlarla içeri girdi, adımları mermer zeminde yankılanıyordu.
Babama doğru koştum, sarıldım…
“Baba!”
Babam bana sarıldı, saçlarımdan öptü:
“Güzel kızım.”
Tam o sırada Aras geldi, bana bakmadı bile:
“Hoş geldin Karan abi.”
Babam sert bir sesle:
“Hoş buldum,” dedi.
Babama baktım:
“Yemek yedin mi?”
Babam sert bir ses tonuyla:
“Eşlik ederim,” dedi, kısa ve net.
Aras'a baktım:
“Açsındır. Gel, hep beraber yiyelim.”
Aras bana bakmadan, “Tamam,” dedi ve yemek salonuna doğru ilerledi.
Babam Aras’ın bu haline baktı; ardından tek kaşını kaldırıp bana baktı:
“Ne oldu?”
Hiçbir şey olmamış gibi:
“Hiç,” dedim.
Babam bana öyle bir baktı ki bir şey gizlediğimi anlamıştı. Anlamamasını beklemiyordum tabii ki de.
Yemek salonuna geçtiğimizde masa kurulmuştu. Sandalyeye oturdum, babam başköşeye oturdu, Aras karşıma oturdu; yemeğe başladık.
Çocukken olduğu gibi ben konuşurdum, babam dinlerdi; kısa ve net cevaplar verirdi.
Konuşurken Aras kesti lafımı:
“Söylesene seni sıkıştırdıklarını.”
Göz devirdim.
O sırada babamın çenesi gerildi; sert bakışları beni ve Aras'ı buldu:
“Biliyorum.”
İkimiz de baktık babama.
Babamın sert bakışları adeta bizi delerken:
“Söylemedin,” dedi.
Bu laf, ikimizde bir kamyonun arabaya çarpması kadar etki yaratmıştı.
Babama baktım:
“Baba, söyleyecektim; sıra oraya gelmedi.”
Babam sert bakışlarının altından:
“Dökül,” dedi.
Olanları anlattım; baskın harici, üstü kapalı bir şekilde... Yani Ahmet'ten bahsetmedim, isim vermedim.
Babamın çenesi iyice gerildi. Yanındaki telefonu eline aldı. Kimi aradıysa kısa bir konuşmanın ardından telefonu kapattı.
Babam bana baktı; bakışları az da olsa yumuşamıştı:
“Anlat.”
“Neyi…?”
Babamın gözleri kısıldı:
“Neyi anlatman gerektiğini iyi biliyorsun.”
Baktığı o an, son olanları zaten bildiğini anladım. Ben hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordum.
“Tamam, baskın yedik, hepsi bu,” dedim.
Babam kaşlarını kaldırdı:
“Bu kadar?”
Başımı salladım:
“Kurtulduk zaten.”
Tam o sırada Aras, "Hadi canım, sen ciddisin!" bakışı attı ve önündeki yemeğe döndü…
Tek kelime etmedim. Babamın hâlâ ikimize baktığını fark ettim. “Bir daha saklama,” dedi babam ve masadan kalktı. Gitmeden önce saçlarımdan öptü. Yavaş, bir o kadar da sert adımlarla yemek salonundan çıktı.
Yemeğimi bitirmiştim. Aras da konuşmadan masadan kalktı; öylece kaldım masada. Hizmetçiler masayı toplamaya geldiğinde ben de kalktım… Ne yapacağımı bilmiyordum, yukarı çıktım. Ayaklarım Aras'ın odasına götürdü beni. Kapıyı tıklatacakken durup geri gittim.
Dayanamadım; soğuk tavırları, kısa cevapları canımı sıkmıştı. Babamın ofisine doğru gittim. Kapıyı tıkladım, cevap gelmedi. Tekrar tıkladım, yine cevap gelmedi. Yoktu belli ki... Nereye gitmişti? İstemsizce gözlerim doldu.
Çocuktum... Annem ve babamın odasının önüne gelmiştim. Kapıyı ne zaman çalsam açan genellikle annem olurdu. Kapıyı tıkladım, açılmadı. Tekrar tıkladım, yine açılmadı. Annemi aradım, evde bulamayınca o kapının önünde saatlerce ağlardım. Annem içerideymiş, beni dinliyormuş gibi kapının soğuk tahtasına yüzümü yaslar, ona hikayeler anlatırdım… Geceleri o kapının önünde, annemin kokusunu arayarak uyuyakaldığımı söylerdi Aras… Şimdi de aynı boşlukla kalakalmıştım.
Gözlerimi kırptım, anılardan sıyrılıp odama çıktım. Pencereden Boğaz’ın karanlık, hırçın sularına baktım. Pencereyi açtım; kuşların sesleri kulaklarıma doluyor, esen serin rüzgar içime buruk bir huzur veriyordu. Temiz havayı ciğerlerime çektim. Hava iyice kararmıştı. İçimde bir boşluk vardı; doldurulması, tarifi imkansız zor bir boşluk.
Pencerenin önünden ayrıldım, komodine doğru yürüdüm. Çekmeceyi kurcalayıp o mendili elime aldım. Yatağın ucuna oturup mendili kokladım; çocukken annem elleriyle işlemişti bunu… Yanımda değildi artık. Bu mendilden üç tane vardı aslında; birini kaybetmiştim büyük ihtimalle ya da birine vermiştim, hatırlamıyordum. Birini hep çantamda taşırdım, sanki yanımda olunca o da benimleymiş gibi kendimi inandırırdım. Saçmaydı belki ama böyleydi işte…
Çocukluğumu annesiz geçirmiştim, gençliğimde de olduğu gibi. Annem bizi terk etmemişti; belki bedeni gitmişti ama ruhu hep bizimleydi… Anneme dair çoğu şeyi unutmuştum oysa. Sesini unutmuştum mesela... Yüzünü sadece birkaç eski fotoğraftan hatırlıyordum. Fotoğraflar yüzünü unutmama engel oluyordu ama sesini geri getirmiyordu işte. Gözlerim doldu, bu defa tutmadım kendimi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Silmedim; bazen böyle bir boşluğun ortasında kalıp sessizce ağlıyordum. Kalp krizi demişlerdi ölümüne… Puslu, kırık dökük anılar vardı zihnimde…
Kapı çalındı, cevap vermedim. Tekrar çalındı; kapıya baktım, öylece sustum.
Seslendi bu sefer:
“Yeşim!?” Aras’ın sesiydi.
Sustum, yine cevap vermedim. Gözlerimdeki yaşları sildim hemen yenisi akıyordu.
Kapı bu sefer sert bir şekilde, adeta kırılırcasına açıldı. Korkuyla içeri giren Aras, beni yatağın ucunda görünce az da olsa rahatlamış gibi nefes aldı. Ağladığımı fark edince yüzündeki o sert, duvar gibi ifade anında dağıldı. Kaşları çatıldı, endişeyle yanıma kadar geldi:
“Ne oldu?” diye sordu. Sustum.
Bakışları elimdeki mendile kaydı.
Önümde çömeldi, gözlerimin içine baktı. Yüzümden süzülen yaşları başparmağıyla şefkatle sildi:
“Özür dilerim, sana sert çıktım,” dedi.
Gözlerine baktım:
“Haklıydın,” dedim.
Aras derin bir iç çekerek bana baktı:
“Her şeyi zamanında anlatsan keşke, küçük cesur.”
Gözlerimdeki yaşlar akarken gülümsedim.
Aras yumuşak bir ses tonuyla:
“Özledin değil mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
Aras yanıma oturdu, beni yavaşça göğsüne doğru çekti:
“Ruhu seninle, bunu biliyorsun değil mi?” dedi. Parmakları saçlarımın arasında usulca dolaşıyor, her dokunuşuyla içimdeki o çocuksu kimsesizlik hissini dağıtmaya çalışıyordu.
Başımı salladım:
“Biliyorum.”
Aras bana sarıldı, ben de kendimi gözyaşlarımla birlikte onun güvenli kollarına teslim ettim.
Ne kadardır böyleydik bilmiyorum. En sonunda başımı kaldırıp Aras'a baktım:
“Sana anlatmam gerekenler var… “
Aras buruk bir gülümsemeyle, “Anlat bakalım,” dedi ve saçlarımı şefkatle okşamaya devam etti.
Anlatmaya başladım; baskın olayını en ince detayına kadar aktardım. Aras birkaç saniye sustu. Kaşları çatılırken gözlerindeki o az önceki yumuşaklık yavaşça kayboldu, yerini keskin bir ciddiyete bıraktı.
“Numaraları at bana.”
Başımı salladım, telefonumu alıp numaraları ona gönderdim. Sonra yeniden Aras’ın göğsüne yaslandım, onun saçlarımı sakinleştirmek ister gibi ritmik bir şekilde okşayışı içimi rahatlatıyordu. Ama zihnimi kurcalayan bir isim daha vardı: Ahmet… Nedense bana biraz tanıdık geliyordu, bunu ancak şu an fark ediyordum.
Kafamı hafifçe kaldırıp Aras’a baktım:
“Abi, birinden bahsetmem lazım ama…”
Aras soru soran bakışlarla sordu:
“Ama?”
Devam ettim:
“Babama bahsetme, olur mu?”
Aras sakin bir sesle:
“Bahsettiğin şeye bağlı,” dedi.
Dudak büktüm:
“Olmaz öyle, söz ver.”
Aras olumsuz anlamda başını iki yana salladı:
“Söz veremem fakat duruma göre ben değerlendiririm.”
Hemen başımı salladım ve Ahmet'le alakalı olan her şeyi anlattım.
“Çok gizemli, hem de dikkat çekici. Bir de çok yakışık—derken Aras'ın sesi susturdu beni.
“Dur dur, sen ne dedin?”
Duraksadım, düşündüm; ardından panikle ağzımı kapattım. “Ben... Şey abi...”
Aras bana baktı:
“Tamam Yeşim, daha fazla konuşma, batırma kendini.”
Aras'ın koluna vurdum:
“Abi!”
Aras gülmemek için kendini zor tuttu:
“Ne!”
Utançtan yüzüm kızardı:
“Unut bunları.”
Aras:
“Tabii tabii,” dedi.
Dudaklarımda ufak bir gülümseme oluştu.
Çalan telefon bu anı bölerken Aras çoktan telefonu açmış, “Tamam abi,” deyip kapatmıştı. Bana bakıp, “Birkaç işim var küçük cesur,” dedi; ardından alnımdan öpüp kalktı.
Aras'ın arkasından bakıp:
“Kolay gelsin,” dedim.
Odadan çıktı, odanın içini derin bir sessizlik kapladı. Yatağıma uzanıp uyumaya çalıştım…
☁︎⋆。°☾°。⋆☁︎
Damla AYDIN
Bir yandan tırnaklarımı törpülüyor, bir yandan da Asya ile konuşuyordum. Genel olarak hobilerimiz aynıydı, konuşacak konu çok oluyordu; tabii ki bir Yeşim'in yerini alamazdı.
Asya telefonun diğer ucundan:
“Son bölümü izledin mi?” diye sordu.
Hemen cevap verdim:
“İzledim, aşırı mükemmel! Çocuk da çok yakışıklı.”
Asya:
“Değil mi, değil mi? Gören bayılır,” dedi.
Konuşmaya devam ederken zaman akıp gidiyordu.
Asya sordu:
“Senin en sevdiğin Japon tatlısı ne?”
Biraz düşündükten sonra:
“Mochi sanırım,” dedim.
Asya:
“Güzel seçim.”
“Senin?” diye sordum.
“Taiyaki.”
Tırnaklarıma bakarken:
“Fena değil,” dedim.
Konuşmaya devam ederken telefonun ekranında başka birinin aradığını gördüm. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp baktım: Edis…
“Asya, kapatmam gerek,” dedim.
Asya:
“Tamamdır, iyi geceler,” dedi. Ardından telefonu kapattım.
Edis’in aramasını cevapladım:
“Hello Halk bey,” dedim neşeyle.
Edis kahkahayı patlatırken:
“Hi çirkin kız,” dedi.
Göz devirdim:
“Çok ayıp, çirkin nedir ya?”
Edis:
“Tamam o zaman, pasaklı,” dedi.
O anda çıldırdım:
“EDİS!”
Edis gülerken:
“Tamam, tamam, teslim oluyorum,” dedi.
Gülmemek için kendimi zor tuttum:
“Aferin. Suzan teyze geldi mi?”
Edis derin bir nefes alıp:
“Az önce geldiler. Duvar hariç her şey iyi durumda,” dedi.
Masanın üstünden mavi ve beyaz renkte oje aldım:
“Çocuk bakıcılığı güzel geçmiş bakıyorum.”
Edis:
“Hiç sorma, ne güzel geçti! Bir daha tövbe,” dedi.
Güldüm:
“Sen bu kafayla baba da olamazsın.”
Edis:
“Olmayıvereyim, bir şeyden de eksik kalayım,” dedi.
Kahkahayı patlattım:
“Bir gün yengem olursa bu dediklerini unutma.”
Edis:
“Yengen oldu mu söylersin,” diye karşılık verdi.
Gülerken:
“Belki yengem çocukları seviyor,” dedim.
Edis derin bir nefes aldı:
“Ben sevmiyorum. Ayrıca işsiz misin sen pasaklı?”
Sol elimi bitirmiş, sağ elime geçerken:
“EDİS! Seni pasaklı yaparım,” diye çıkıştım.
Edis gülerken sordu:
“Yeşim’le konuştun mu?”
Sanki beni görüyormuş gibi başımı salladım:
“Hayır, sen aramadan önce Asya ile konuşuyordum.”
Edis:
“Hmm,” dedi.
Edis böyle sorunca meraklandım:
“Bir şey mi oldu yoksa?!”
Edis:
“Kulağımın zarı patladı, bağırma! Bir şey olmadı, birkaç kere aradım da cevap vermedi.”
Kaşlarımı çattım:
“Dönmedi mi sonra?”
Edis:
“Hayır.”
Ojeyi kenara bıraktım:
“Karan amca evdeydi, belki vakit geçiriyorlardır,” dedim.
Edis:
“Bilmiyorum,” dedi.
Dudak büktüm:
“Görüntülü arayalım bir de.”
Edis:
“Aramayı başlat,” dedi.
Görüntülü aramayı başlattım, Yeşim’i davet ettim; çaldı, çaldı ama açılmadı.
Aras Pusat
Yeşim’le konuşmamızın ardından ofiste geçirdiğim bir saatin sonunda telefonum çaldı. Ekrana baktım; arayan Edis’ti. Durup dururken aramazdı.
Gelen aramayı cevaplamamla Edis konuşmaya başladı:
“Aras abi, Yeşim evde mi?”
“Evde.”
Edis telefonun diğer ucundan endişeyle:
“Telefonlara cevap vermiyor, geri dönüş de yapmadı,” dedi.
Kaşlarım çatıldı:
“Nasıl yani?” dedim ve ekledim: “Kapat telefonu, haber veririm.”
Yeşim’in odasına doğru çıktım, kapıyı tıkladım. Bir iki saniye cevap gelmeyince kapıyı açtım. Odasında yoktu. "Acaba lavaboda mı?" diye düşündüm. Lavabo kapısını birkaç kez çaldım, bir süre bekledim; ses gelmeyince panikle açtım. Yoktu…
Gözüm yatağın yanındaki komodine ilişti. Telefonu oradaydı, annesinin mendili de komodinin üstündeydi… Genelde telefonunu yanından ayırmazdı; ya sessize alırdı ya da kafasını dinlemek istediği zaman bize haber verip öyle çıkardı. Telefonu elime aldım, ekranı açtım.
Cevapsız aramalar:
Edis
Damla
Kaşlarım iyice çatıldı. Yeşim telefonunu bırakıp gitmezdi. Hele hiçbir şey demeden, haber vermeden asla çıkmazdı.
İçimde anlamsız bir huzursuzluk büyürken odadan çıktım. Koridor normalden daha sessiz geliyordu; sanki bu sessizlik yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. Panik, sinsi bir zehir gibi bütün bedenimi ele geçirmeye başlamıştı.
Merdivenlerden hızla inerken Karan abiyi gördüm. Ofisinden yeni çıkmıştı; bana şöyle bir baktı ve tek bir bakışıyla bir şeylerin ters gittiğini anladı.
“Ne oldu?” dedi, kısa ve net.
Elimdeki telefonu daha da sıktım:
“Yeşim odasında yok.”
Karan abinin ifadesi değişmedi.
“Telefonu da odada kalmış.”
O an… Bakışları aniden sertleşti.
Yavaşça bana doğru yürüdü, telefonu elimden aldı. Ekrana bakıp cevapsız aramaları gördüğünde çenesi gerildi.
“En son ne zaman gördün?”
“İki saat önce... Yanındaydım.”
Karan abi bir saniye bile beklemeden kendi telefonunu kulağına götürdü. Sert ve buz gibi bir sesle talimat verdi:
“Aşağıdaki herkes Yeşim’i arasın. Güvenlik kameraları derhal incelensin.”
O an evin havası tamamen değişmişti. Koridordan geçen çalışanlar bile adımlarını yavaşlatmış, gerilmişti. Kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu artık. Çünkü Karan Yalçın’ın sessiz kaldığı anlar, bağırmasından çok daha korkutucuydu.
Tam o sırada Karan abinin telefonu çaldı. Arayan güvenlikti.
Gelen kamera görüntüsünü birkaç kez üst üste izledi. Çenesi sinirden iyice kasılmıştı.
Huzursuz bir şekilde ona doğru bir adım attım:
“Abi, Yeşim nerede?”
Gözlerini telefondaki o kayıttan ayırmadan cevap verdi:
“Nereye gittiğini biliyorum.”
Sesini yükseltmedi. Ama o ton… Bütün evi susturmaya, herkesin kanını dondurmaya yetti.
O an içimde tarifsiz bir korku büyüdü. Yüzündeki ifade, Yeşim’in kaybolmadığını söylüyordu.
Bölüm etkileşimi
