9. bölüm · Karanlık Sanrının Ötesinde
9. Bölüm :son anda kurtuluş
Flaşback
Zeynep’in elleri titremiyordu.
Silahı sıkı sıkı kavramıştı.
Parmağı tetikteydi.
Ama mesele silah değildi.
Mesele… hatırlamaktı.
Karşısında zincirler vardı.
Paslı, ağır, kan kokan zincirler.
Eslem dizlerinin üstüne çökmüş, kilitleri kırmaya çalışıyordu.
Ellerinin derisi soyulmuştu.
Ama durmuyordu.
“Biraz daha…” dedi nefes nefese.
“Az kaldı…”
Zeynep konuşmadı.
Sadece baktı.
Altı ay…
Altı ay boyunca aynı duvarlar, aynı karanlık, aynı çığlıklar.
İnsan bir süre sonra acıyı hissetmemeye başlıyordu.
Ama unutamıyordu.
Asla.
Eslem’den
Zeynep bana baktı.
Ben ona baktım.
Bir şey söylemedik.
Ama anladık.
Bu sefer…
Kaçacaktık.
Kapı açıldı.
Demirin sürtünme sesi…
Kabusun başlangıcıydı.
Yüzü kapalı adam içeri girdi.
Aynı yürüyüş.
Aynı ağır adımlar.
Ve o kahkaha…
O kahkaha insanın içine işliyordu.
“Bugün ne yapalım bakalım…” dedi.
Elini uzattı.
Yüzüme dokunmaya çalıştı.
Yanlış.
Çok yanlış.
Refleks.
Tekme savurdum.
Ayakkabım yüzüne çarptı.
Adam geriye savruldu.
İnledi.
Ama…
Bu bir son değildi.
Bu sadece başlangıçtı.
Zeynep’ten
O an…
Her şey değişti.
O tekme…
Bize altı aylık cehennemin kapısını açtı.
Şimdi
Silah sesi yankılandı.
Kurşun adamın koluna saplandı.
Adam çığlık attı.
Yere düştü.
Toz havaya kalktı.
Eslem’in silahı hâlâ havadaydı.
Ben ona baktım.
O bana baktı.
Ve ikimiz de aynı şeyi düşündük:
Bu bitmedi.
Tim etrafı temizliyordu.
Silah sesleri yankılanıyordu.
Her yerde çatışma vardı.
Ama biz…
O an sadece ona odaklanmıştık.
Yavaşça yürüdüm.
Adımlarım ağırdı.
Ama kararlıydı.
Eslem yanımda durdu.
Birlikte eğildik.
“Nasılsın…” dedi Eslem.
“Uzun zaman oldu görüşmeyeli.”
Adam nefes almaya çalışıyordu.
Kan ağzından sızıyordu.
“İyi…” dedi zorla.
“Turp gibiyim…”
Gözlerimi kıstım.
“Haklısın. Maşallahın var.” dedim.
Ve…
Güldük.
İkimiz de.
Ama bu gülüş…
Ne mutluluktu, ne de rahatlama.
Bu…
İçimizde biriken karanlığın dışarı çıkışıydı.
Flaşback
Zincirler…
Soğuk metal…
Yaralar…
Adam kahkaha atıyordu.
“Elinizden hiçbir şey gelmiyor.” dedi.
Başımı kaldırdım.
Gözlerinin içine baktım.
“Seni öldüreceğim.” dedim.
Adam güldü.
“Önce hayatta kal.”
Demir sopayı aldı.
İlk darbe karnıma geldi.
Nefesim kesildi.
İkinci darbe koluma.
Üçüncü darbe bacağıma.
Ama…
Ben güldüm.
Daha sert vurdu.
Ben daha çok güldüm.
“Sen delisin!” diye bağırdı.
“Acı hissetmiyor musun?!”
Sırıttım.
“Biz acıyla büyüdük.” dedim.
“Bu bizim evimiz.”
Eslem bana baktı.
O da gülümsedi.
“Allah’ın ruh hastası delileriyiz biz.” dedi.
Adam ilk defa korktu.
Şimdi
Gerçeklik tokat gibi geri geldi.
Adam yerdeydi.
Zayıftı.
Ama hâlâ yaşıyordu.
“Hadi biraz eğlenelim…” dedim.
Sesim sakindi.
Ama içinde ölüm vardı.
Eslem başını eğdi.
“Kesinlikle… biraz renk katalım.”
Adamın kollarından tuttuk.
Sürükledik.
Toprakta iz bırakarak ilerliyordu.
Başı taşlara çarpıyordu.
İnliyordu.
Ama…
Biz durmadık.
Zincirlerin olduğu yere geldik.
Durduk.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra…
Onu kaldırdık.
Kollarından değil.
Ayaklarından astık.
Dünya tersine döndü onun için.
Kan yüzüne doldu.
Gözleri büyüdü.
Eğildim.
Göz göze geldik.
“Hatırlıyor musun?” dedim.
Cevap veremedi.
Ama hatırlıyordu.
Gözlerinden belliydi.
Tam o anda…
Kulaklık cızırdadı.
“Komutanım! Yoğun temas!”
Bu, Ateş’ti.
“Doğu hattı düşüyor!”
Bu, Emre.
“Burak vuruldu!”
Bu ses… içimi kesti.
Bir saniye.
Sadece bir saniye durdum.
Geçmiş…
İntikam…
Acı…
Hepsi bir tarafta.
Görev…
Diğer tarafta.
Eslem bana baktı.
Ben ona baktım.
Aynı anda konuştuk:
“Görev.”
Ve o an…
Tekrar asker olduk.
“Doruk! Sağ kanadı kapat!”
“Buğra! Yüksek noktaya çık!”
“Emre! Burak’ı çıkar, alanı terk et!”
Sesim sertti.
Netti.
Tartışmaya yer yoktu.
Eslem silahını kaldırdı.
“Ben önden giriyorum.”
“Arkanı kolla.” dedim.
Adamı son kez gördüm.
“Şanslısın.” dedim.
“Bugün ölmek yok.”
Tetiğe basmadım.
Döndüm.
Koştum.
Kamp artık savaş alanıydı.
Patlamalar…
Alevler…
Çığlıklar…
Bir bomba düştü.
Yer sarsıldı.
Toprak havaya kalktı.
Eslem yere düştü.
Kalbim durdu.
“ESLEM!”
Koştum.
Ama o…
Kalktı.
Yüzünde kan vardı.
Ama gülüyordu.
“Ben kolay ölmem.” dedi.
Bir an…
Gülümsedim.
“İyi.” dedim.
“Çünkü daha işimiz bitmedi.”
Mermiler yanımızdan geçiyordu.
Zaman daralıyordu.
Ama biz…
Kırılmıştık.
Ve kırılan her parça…
Daha keskin olmuştu.
Gökyüzüne baktım.
Gece…
Sessizdi.
Ama biz…
O sessizliği paramparça ediyorduk.
Ve bu görev…
Daha yeni başlıyordu.
