35. bölüm · Kapının Ardında

6. KISIM: DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Sametcan Baş

Evin içindeki sessizlik, artık boğucu bir ağırlık değil, yeni bir başlangıcın huzurlu gölgesi gibiydi. Mutfaktaki tek ışık, masanın üzerindeki kahve bardağından yükselen buhara çarpıp odanın loş köşelerine dağılıyordu. Serra, masanın başında, elinde o on beş yıllık kaseti tutarak oturuyordu. Yanında Derin’in verdiği o küçük not defteri... Yüzünde, fırtınadan sonra durulan denizlerin o garip, dingin huzuru vardı.
Telefonun titremesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Arayan Derin’di. Serra, sanki bir müttefikiyle konuşur gibi derin bir nefes alıp telefonu açtı.
"Merhaba Derin Hanım?"
"Serra Hanım, günaydın," dedi Derin, sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama içinde profesyonel bir hız barındırıyordu. "Feyiz şu anda ofiste bir toplantıda, yarım saate biter. Ardından sizi bekliyor. Müsaitseniz bugün görüşebilirsiniz."
"Tabii… tabii ki. Adresini gönderebilir misiniz?"
"Gönderiyorum. Ve Serra Hanım… Korkmayın. Feyiz biraz sert görünür ama kalbi sizinle aynı yerde."
Serra hafifçe gülümsedi. "Sert kalplerin içi genelde en yumuşak yerdir Derin Hanım."
Telefon kapandığında Serra, parmak uçlarıyla kasetin üzerindeki etiketi düzeltti. İçinden o cümleyi geçirdi:
“Adalet bazen bir bardak kahveden bile daha sıcak gelir insana.”
Evden çıkarken içeri son kez baktı; bu kez kapıyı sadece bir binanın üzerine değil, tüm o yaralı geçmişin üzerine kapatıyordu.
Taksi, İstanbul’un bitmek bilmeyen kalabalığının arasından süzülürken dışarıda hayat tüm hızıyla akıyordu. Billboard’lar, koşturan insanlar, korna sesleri... Serra ise dizlerinin üzerinde tuttuğu çantasına, o çantanın içindeki umuda odaklanmıştı. Telefonunu çıkarıp Okan’ı aradı.
"Alo. Okan, nasılsın?"
"İyiyim Serra, sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim… Yani daha iyi olacağım," dedi Serra, sesindeki endişeyi bastırmaya çalışarak. "Bugün bir görüşmemiz var. Bir avukatla… Derin Hanım’ın kardeşi. Senin de gelmeni istiyorum."
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Okan’ın uykulu sesine bir tereddüt çöktü. "Avukat mı? Serra, emin misin? Ben hâlâ bu konuyu…"
"Eminim!" dedi Serra, sözünü keserek. "Yalnız gitmeyeceğim artık. Bu sadece senin değil, hepimizin hikâyesi. Bizim çalınmış çocukluğumuzun davası."
Okan’ın direnci, Serra’nın bu sarsılmaz kararlılığı karşısında kırıldı. "Peki. Evimin oradaki marketin önünde bekliyorum."
Taksi marketin önüne yanaştığında Okan, gri montuyla kaldırımda duruyordu. Dalgındı, elindeki sigarayı bitirmemiş, öylece dumanını izliyordu. Serra camı indirip "Bin hadi" dediğinde, Okan sanki bir uykudan uyanır gibi silkinip arka koltuğa oturdu.
Taksi yeniden hareket ettiğinde, içerideki motor sesini Okan’ın derin iç çekişi böldü. "Yine o kamera kaydı aklımda," dedi Okan, başını cama yaslayarak. "Dün gece gözümü kırpmadım. Bir yandan o anı görmek istiyorum, bir yandan hiç var olmasaydı diyorum."
Serra, arkadaşının elini tutmak istercesine ona döndü. "İyileşmek böyle bir şey Okan. Bir yanın kaçmak ister, öteki yanın bağırmak. Ama artık sessizlik bitti."
"Korkuyorum Serra," diye fısıldadı Okan. Sesi on beş yıl önceki o küçük çocuğun sesiydi şimdi. "Korkuyorum çünkü o görüntüyle birlikte çocukluğum da ortaya çıkacak. O kadar yıllık suskunluğum, kendimi korumak için ördüğüm o duvarlar boşa gidecek sanki."
Serra, Okan'ın gözlerinin içine baktı. "Boşa gitmeyecek Okan. O duvarlar seni bugünlere kadar taşıdı, ama artık o duvarların arkasında saklanmana gerek yok. O görüntü senin suçun değil, senin sessizliğin de bir hata değildi. O, sadece hayatta kalma biçimindi. Şimdi ise yaşama vaktin geldi."
Taksi, Mecidiyeköy’ün kaotik trafiğinde ilerlerken, içerideki küçük alanda yıllardır birikmiş bir kederin son kalıntıları dağılıyordu. Serra, yanındaki koltukta büzülmüş, kendi geçmişinin ağırlığıyla titreyen Okan’a döndü. Sesi, bir anne şefkatiyle bir savaşçının kararlılığı arasında, o mucizevi dengedeydi.
"Hiçbir suskunluk boşa gitmez Okan," dedi yumuşakça. "Her biri bizi bugüne taşır. O gün sustuğun için bugün hayattasın. O gün sustuğum için bugün bu kaseti tutabiliyorum."
Okan, Serra’nın gözlerindeki o derin anlayışa baktı. Serra devam etti: "Ama artık taşımak değil, bırakmak zamanı. Sırtındaki o ağır çantayı yere koyma vakti geldi."
Okan, bu sözlerin ağırlığıyla sessizce gülümsedi. Gözlerinde biriken yaşlar, on beş yıllık bir barajın çatlayan ilk sızıntıları gibiydi. "Bırakmak…" diye mırıldandı. "Ne kadar zor bir kelime. İnsan, üzerine yapışan bir acıyı bile özlermiş meğer; çünkü ondan başka bir şeyi kalmadığını sanıyor."
Serra, arkadaşının bu içten itirafına cevap vermedi; bazen sessizlik en büyük onaydı. O da yüzünü pencereye, dışarıdaki akıp giden hayata döndü. Taksi hızlandıkça, binalar ve insanlar birbirine karışan renkli birer şeride dönüşüyordu.
İkisi de biliyordu; birazdan o ofisin kapısından girdiklerinde, sadece bir avukatla görüşmeyeceklerdi. O kapı, on beş yıl önce kilitlenen bir zaman odasının anahtarıydı. Artık ne kaçacak bir yerleri vardı, ne de kaçmaya niyetleri...
-Serra-
“Bazen bir kapının önünde değil, bir arabanın içinde başlar adalet.
Ve o araba, geçmişe değil; sonunda kendine gider.’’
***
Feyiz’in ofisi, Nişantaşı’nın kaotik gürültüsünü dışarıda bırakan, prestijli ve vakur bir sessizliğe sahipti. Geniş camlardan bakıldığında İstanbul, devasa bir maket gibi ayaklar altına seriliyordu. Duvarlardaki hukuk sertifikaları adaleti, raftaki psikoloji kitapları ise o adaletin arkasındaki insan ruhunu temsil ediyordu.
Sekreterin nazik karşılamasıyla bekleme salonuna geçtiklerinde, Okan’ın huzursuzluğu yeniden nüksetti. Cama yaklaşıp dışarıdaki kalabalığa bakarken fısıldadı: "Derin’in kardeşi gerçekten iyi bir avukat mı?"
Serra, arkadaşının elini hafifçe sıktı. "Evet," dedi gözlerini kırpmadan. "Ve belki de bizim son gerçek şansımız."
Tam o sırada içeriden, otoriter ama güven veren o tok ses yankılandı: "Buyurun, girebilirsiniz." İkisi de aynı anda yutkundu, birbirlerine o sessiz "hazırız" sözünü verip kapıdan içeri adım attılar.
Feyiz, yirmi yedi yaşında olmasına rağmen, gözlerinde yılların deneyimini taşıyan bir ciddiyetle karşıladı onları. Masasının üzerindeki dosya yığınları, onun bu savaşın ön cephesinde ne kadar çok vakit geçirdiğinin kanıtıydı. Ayağa kalkıp Serra’ya elini uzattı.
"Serra Hanım, hoş geldiniz. Derin’den çok duydum sizi. Lütfen oturun."
Serra, Okan’a yanındaki koltuğu gösterip yerleşti. Feyiz, doğrudan konuya girdi: "Derin bana dosyanızdan biraz bahsetti. Ama her şeyi sizden dinlemek istiyorum. Sansürsüz, eksiksiz, her şeyi..."
Serra, çantasının derinliklerinden o küçük gri kaseti çıkardı. Kaseti, masanın tam ortasına, iki tarafın da görebileceği bir noktaya yerleştirdi. Pencereden sızan ışık kasetin metal kısmına vurduğunda, sanki o on beş yıllık karanlık bir anlığına parladı.
"Bu bir çocuğun sustuğu anın kaydı," dedi Serra, sesi artık titremiyordu. "Ve biz bugün, o sesi dünyaya duyurmak için buradayız."
Feyiz’in bakışları kasette sabitlenmişken, oda mutlak bir sessizliğe büründü. Ardından Okan, derin bir nefes aldı. İlk başta kelimeler boğazına dizilse de, Serra’nın yanındaki varlığından güç alarak konuşmaya başladı.
Okan anlattı. 2010 yılının o nisan gününü, okul çıkışındaki o sahte güveni, o garaj girişindeki çaresizliği ve sonrasında gelen on beş yıllık dipsiz kuyuyu... Küçük bir çocuğun, dünyayı sırtında taşımasının ne demek olduğunu, annesinin duymadığı, babasının susturduğu o çığlığı tek tek kelimelere döktü. Feyiz, elindeki kalemi bırakmış, her cümleyi sanki kendi ruhuna not eder gibi dinliyordu.
Okan’ın sesi yükseldikçe, odadaki hava daha da ağırlaştı. Artık sadece bir hikâye anlatılmıyordu; on beş yıllık bir yara, ilk kez gün ışığına çıkarılıp dikişleri birer birer sökülüyordu.
-Serra-
‘’Bazı çocuklar, gerçeği söylemeyi öğrenemezler.
Çünkü gerçeği söylediklerinde kimse dinlemez.
Onlar sessiz kalır, dünya devam eder…
Ve o sessizlik büyür,
bir gün herkesin duyması gereken bir çığlığa dönüşür.
Adalet bazen geç gelir, ama geldiğinde…
çocukluğundan beri susturulmuş herkesin sesi olur.’’

***
Okan’ın dudaklarından dökülen son kelimeyle birlikte, odadaki hava ağır bir sis tabakası gibi çöktü. Anlatılanların ağırlığı altında ezilen sessizliği, sadece Okan’ın yanağından süzülüp masanın ahşap yüzeyine düşen o tek damla gözyaşı bozdu. Serra, arkadaşının acısını kendi teninde hissediyormuşçasına başını eğdi; tırnakları avuç içlerine batana kadar yumruklarını sıktı. Bu, çaresizliğin değil, artık patlamaya hazır bir adaletin öfkesiydi.
Feyiz, önündeki notlardan başını kaldırdı. Gözlerindeki o profesyonel zırh bir anlığına çatladı; bakışları, o garaj girişindeki adamı karşısında görse parçalayacak kadar sertleşti. Ancak hemen ardından, karşısındaki iki yaralı ruhun ihtiyacı olan o sükunete bürünerek yumuşadı.
"Artık yeterince sustuk," dedi Feyiz, her kelimesi bir yemin gibi yankılanarak. "Bırakalım, sessizlik ilk kez konuşsun. On beş yıl boyunca sizin boğazınızda düğümlenen o çığlığı, şimdi mahkeme salonlarının duvarlarında biz haykıracağız."
Dosyasının kapağını sert ve kararlı bir hamleyle kapattı. "Ben davayı bugün başlatıyorum."
Okan ve Serra, sanki yıllardır suyun altında nefeslerini tutmuşlar da nihayet yüzeye çıkmışlar gibi birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde, hüzünle yıkanmış ama pırıl pırıl bir gülümseme belirdi. O an, kapalı ofis odasının içinden görünmez, serin bir rüzgâr geçmiş; odadaki o rutubetli geçmişi süpürüp götürmüş gibiydi.
Feyiz masadan kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi. Bu, sadece bir avukatın değil, bir savaşçının kuşanmasıydı. "Sizden tek bir şey istiyorum," dedi ikisine de bakarak. "Yolumuz uzun ve bazen kirli olacak. Size inanmayanlar, sizi suçlayanlar çıkacak. Ama o kaset elimizdeyken, gerçek bizim yanımızdayken kimse sizi bir daha o karanlığa gömemez."
Serra ayağa kalktı, çantasını omzuna taktı. Artık omuzları Berk Bey'in ofisindeki gibi düşük değildi. Okan da yerinden kalkarken ilk kez başını dik tutuyordu.
"Teşekkür ederiz Feyiz Bey," dedi Serra. "Sadece davayı başlattığınız için değil, bizi 'duyduğunuz' için."
Feyiz kapıya kadar onlara eşlik etti. "Bu benim görevim değil Serra Hanım, bu benim borcum. O küçük çocuklara olan borcumuz."
Gecekondu mahallesinin dar sokaklarında zaman donmuş gibiydi. Titrek sokak lambası, çatlak asfaltta sarı, hasta bir ışık bırakıyordu. Evlerin pencerelerinden sızan televizyon ışıkları, dışarıdaki sessiz infazdan habersizdi. Sivil polis aracı Fatih’in kapısının önünde durduğunda, rüzgârın uğultusu bile kesildi.
Feyiz, Serra ve Okan biraz gerideki araçtan indiler. Feyiz, cebinden çıkardığı saate baktı ve polislere o son, hayati talimatı verdi: "Ne olursa olsun, sakin kalın. Buradaki herkes birbirini tanır, herkes akraba... Tek bir kıvılcım mahalle baskısını tetikleyebilir."
Polis memuru demir kapıya üç kez, metalik ve sert bir sesle vurdu. Kapı aralandığında, karşılarında ellerini önlüğüne silen, şaşkın ama savunmacı bir sertlikle Hazal Kılıç duruyordu.
"İyi akşamlar. Fatih Kılıç evde mi?"
"Evde… ama hayırdır memur bey? Bir şey mi oldu?" Hazal’ın sesindeki o tedirginlik, gerçeği bilmenin değil, bir şeylerin ters gittiğini sezmenin verdiği o ilkel korkuydu.
Arka taraftan, elinde bastonuyla Fatih’in babası Mehmet Kılıç göründü. "Bu saatte polis mi gelirmiş? Ne istiyorsunuz oğlumuzdan?" diye gürledi ihtiyar adam. Otoritesinin sarsılmasından korkan bir aile reisinin öfkesiyle bakıyordu.
Ancak polisin sesi resmî bir buz gibiydi: "Fatih Bey içerideyse, lütfen çağırın."
Hazal içeriye, o bildik anne çığlığıyla seslendi: "Fatih! Gel oğlum, bir bak buraya!" Terlik sesleri televizyonun gürültüsünü bastırarak kapıya yaklaştı. Fatih, parmaklarının ucundaki sigarayı söndürerek eşikte belirdiğinde, karşısındaki polisleri görünce bir anlığına nefesi kesildi.
"Sayın Fatih Kılıç; çocuk istismarı suçundan, savcılığın kararıyla tutuklusunuz."
O an evdeki tüm sesler çekildi. Hazal, duyduğu kelimelerin ağırlığıyla duvara yaslanırken, Mehmet Kılıç "İftira bunlar! Bizim oğlumuz öyle şey yapmaz!" diye bağırmaya başladı. Ama polis elindeki dosyayı açtı: "Suçlamalar yıllar öncesine ait. Kanıtlarla dava açıldı. Mağdurun adı: Okan Demir."
"Okan Demir" ismi telaffuz edildiği an, Hazal’ın elindeki tespih ipleri kopmuş gibi yere saçıldı. Fatih’in yüzü, kireçten daha beyaz bir hale büründü. "Yalan bu! O çocuk hasta, deli! Ben bir şey yapmadım!" diye bağırdı, annesinin eteğine tutunmak istercesine. "Anne! Nolur yalanla. Gönderme beni anne!"
Mahalle bir anda uyandı. Kadınlar pencerelere doluştu, erkekler kapı önlerinde birikmeye başladı. Hazal’ın "Oğluma iftira attılar! Benim oğlum Okan'a istismar etmedi, bir şey yapmadı!" feryatları sokağı inletirken, kalabalığın arasından o iğrenç uğultular yükseldi.
"Bir kereden bir şey olmaz ki… Gençtir, kanı kaynamıştır belki!" dedi bir adam, alaycı bir sırıtışla.
Feyiz, bu çürümüş zihniyete karşı öne çıktı. Sesi mahallenin tüm gürültüsünü bastıracak kadar toktu: "'Bir kereden bir şey olmaz' diyorsanız, bir kere sustuğunuz her gün bu ülkenin ayıbıdır! Bir çocuk bile yanarsa, hepimiz yanarız!"
Sokak bir anlığına sustu. Feyiz’in kelimeleri, mahallenin o sahte namus duvarlarını yıktı. Fatih’in bileklerine kelepçe takıldığında çıkan o metalik "çıt" sesi, on beş yıl gecikmiş bir adaletin ilk notasıydı. Fatih, polis otosuna sertçe bindirilirken çaresizce bağırıyor; Serra ve Okan ise el ele, o karanlık sokağın ortasında, nihayet özgürce nefes almanın sızısını hissediyorlardı.
Siren sesleri mahallenin dar sokaklarında yankılanarak uzaklaşırken, geride kulakları tırmalayan, ağır bir sessizlik kaldı. Okan, ayakları geri geri giderek kendi evinin önüne vardığında, annesi Mehtap’ı eşikte bir gölge gibi beklerken buldu. Kadının yüzünde şaşkınlık ve mahalleliyle yüzleşmenin verdiği o çiğ korku vardı.
"Okan? Ne oluyor burada oğlum? Polisler... Fatih’e ne olmuş?"
Okan durdu. Göğsü, on beş yıldır içinde hapsolan o devasa çığlıkla inip kalkıyordu. Gözlerini annesinin gözlerine, o en derin suçluluk duygusunun saklandığı yere dikti.
"Anne..." dedi, sesi hem bir çocuk kadar kırılgan hem de bir yetişkin kadar keskindi. "Ben o çocuğum. Yıllar önce... sustuğun, korktuğum o çocuk benim."
Mehtap, sanki karnına sert bir darbe almış gibi geri adım attı, eli ağzına gitti. "Hayır... Okan ne diyorsun sen..."
"Evet anne!" diye bağırdı Okan, gözyaşları yanaklarından boşanırken. "O zaman sustun, şimdi susma! Hatırlıyor musun? Küçüktüm... Sana gelip anlatmıştım. 'Anne, Fatih abi benimle kötü oyunlar oynuyor' demiştim. Sen ne yaptın? Bana sert bir tokat attın, sonra ağlayıp bağrına bastın. Ama nafile! 'Kimse duymasın, unut' dedin. Ben unutamadım anne! Yıllarca o panik atakları, o ilaçları bunun için içtim! Sen ise her gün onlara selam verdin, onlarla kahve içtin. Ben onu dava ettim anne! Adalet yerini bulacak ama benim çocukluğuma ne olacak? Ben kendimi affedemiyorum, o çocuğu iyileştiremiyorum!"
Mehtap dizlerinin üzerine çökerken, hıçkırıkları sokağın yankısına karıştı. "Ben... bilmiyordum... o kadarını bilmiyordum... Ben sadece güvenmiştim..."
"Güvenmek yetmez anne!" diye haykırdı Okan. Artık durdurulamayan bir sel gibiydi. "Ben sustukça nasıl eksildiğimi görmedin mi?"
Serra, karanlığın içinden sessiz ama bir yargıç kadar kararlı adımlarla yaklaştı. Yağmur, tam o anda tozlu asfalta ilk damlalarını bırakmaya başladı. "Bazen sessiz kalanlar, en çok suçlananlardır Mehtap Hanım," dedi Serra, sesi yağmurun ritmiyle birleşerek. "Ama Okan artık konuştu. Ve her kelimesi bir hayatın doğuşu olacak."
Mehtap, oğluna sarılmak için kollarını uzattı ama Okan ürpererek geri çekildi. "Beni bırak!" dedi sadece. Duvarın dibine çöktü, başını ellerinin arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. "Hiçbir şey bitmedi Serra! O çocuk hâlâ o evin önünde bekliyor, her yağmur yağdığında o pis kirden arınmayı bekliyor ama olmuyor! Arınamıyorum!"
Serra, Okan’ın yanına çöküp elini omzuna koydu. Onu o karanlık evin önünde, o hatıraların ortasında bırakmaya niyeti yoktu. "Bu akşam burada kalmana izin veremem Okan. Hadi kalk, bana gidiyoruz. İki gün sonra dava var. Başaracağız, sana söz veriyorum."
Serra, Okan’ı adeta yerden kazıyarak ayağa kaldırdı. Omuz omuza, o soğuk mahalleden ve Mehtap’ın feryatlarından uzaklaşarak bir taksiye bindiler. Taksi hareket ederken Okan, camdan dışarıdaki yağmura baktı. Belki de ilk kez, bu yağmurun sadece kirleten değil, temizleyebilen bir gücü olduğuna inanmak istiyordu.
-Serra-
Her sessizliğin bir yankısı vardır.
Bazı çocuklar büyümez… sadece susar.
Ama bir gün, o sessizlik duvarı yıkan tek bir kelime olur:
“Yeter.”