4. bölüm · Kapının Ardında
1. KISIM: ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Serra kendini ağır bir uyku ilacı almış gibi hissediyordu.
Bedeni ona ait değildi sanki. Kolları uyuşmuş, bacakları yok olmuş gibiydi. Nefes almak bile bir başkasının işiymiş gibi uzaktan geliyordu. Gözlerini açmak istedi ama göz kapakları itaat etmedi.
Sonra bir soğukluk hissetti.
Ayak tabanlarından başlayıp omurgasına doğru tırmanan, yavaş ama kararlı bir soğukluk.
Gözlerini açtığında kendini uzun, dar bir koridorda buldu.
Koridor bitmiyordu.
Duvarlar eskiydi; üzerlerindeki boyalar kabuk bağlamış yaralar gibi dökülüyordu. Yer yer siyah küf damar gibi yayılmıştı. Tavandan damlayan suyun sesi, düzenli bir kalp atışı gibi yankılanıyordu.
Tak.
Tak.
Tak.
Floresan bir lamba titreyerek yanıp sönüyordu. Işık her kesildiğinde koridor biraz daha uzuyor, biraz daha daralıyordu.
Serra nefes nefese kaldığını fark etti.
Tam o anda…
Bir ayak sesi duydu.
Küçük.
Hızlı.
Panik dolu.
Koridorun ilerisinde bir çocuk koşuyordu.
Küçük bir erkek çocuğu.
Ayakları yere bastıkça metalik bir yankı yükseliyor, ses Serra’nın kafasının içinde büyüyordu.
“Anneee!”
Çocuğun sesi duvarlardan çarpıp geri dönüyordu.
“Anneeee!”
Serra’nın göğsü sıkıştı.
‘’Oğlum…’’ diye fısıldadı.
Sesi kendi kulağına bile ulaşmadı.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Koşmaya başladı. “Oğlum, dur! Ben buradayım!”
Ama koridor ona karşı geliyordu.
Yaklaştıkça çocuk uzaklaşıyor, hızlandıkça mesafe uzuyordu. Ayakları ağırlaşıyor, dizleri titriyordu. Koridorun iki yanında kapılar belirdi. Her biri farklıydı ama hepsi aynı hissi taşıyordu. Her kapının arkasından başka bir ses sızıyordu. Birinden boğuk bir ağlama. Birinden düzensiz bir nefes. Birinden kalp monitörünü andıran tekdüze bir bip sesi.
Serra’nın kulakları uğuldamaya başladı. Bir kapının önünde durdu.
Kapının üzerinde tek bir kelime yazıyordu:
GİRME
Yazı sanki duvarın içinden kabarmıştı. Parmağıyla dokunduğunda harfler sıcak geldi.
Elini geri çekti. Tam o anda kulağının dibinde bir fısıltı duydu. “Nefes alıyordu…”
Serra irkildi. “…sen susturdun.”
Sesin sahibi yoktu. Ama nefesi vardı. Sıcak, nemli, ensesine değen bir nefes. Serra geri geri gitti.
“O… ben…” diye mırıldandı ama cümlesi tamamlanmadı. Koridorun ucundan çocuk yeniden bağırdı.
“Anne! Yardım et bana!”
Serra o sesi duyduğu an düşünmeyi bıraktı. Koştu. Koridorun sonunda büyük, paslı bir kapı belirdi.
Kapı aralıktı. Kapının üstünde GÜNAHKARLAR ODASI yazıyordu. Aralığından beyaz bir ışık sızıyordu. Işık sıcak değildi. Daha çok… hatırlatan bir ışıktı. Serra kapıyı itti.
Kapı ağır bir iniltiyle açıldı. İçerisi bir ameliyathaneydi. Ama olması gereken gibi değildi.
Duvarlar betondu. Soğuk, çıplak ve ruhsuz. Tavandaki tek floresan lamba titriyordu. Işık her yanıp söndüğünde mekân yer değiştiriyormuş gibi hissediliyordu.
Odanın ortasında bir masa vardı. Jinekolojik muayene masası! Serra bakmak istemedi.
Ama dayanamayıp baktı.
Masada yatan kişi… kendisiydi.
Gözleri kapalıydı. Yüzü solgundu. Dudakları morarmıştı. Bacakları metal aparatlarla sabitlenmişti.
Serra’nın nefesi kesildi. “Hayır…” diye fısıldadı. Masanın başında bir doktor duruyordu.
Yüzü yoktu. Yüzünün olması gereken yerde sadece karanlık vardı. Derin, dipsiz bir boşluk.
Yanında iki hemşire duruyordu. Onların da yüzleri yoktu. Ama nefes alışları duyuluyordu.
Yakın… Çok yakın. Bir hemşire eğildi. “O seni seçmişti,” dedi fısıltıyla.
Diğeri ekledi:
“Karanlık artık onun evi.”
Doktor elindeki metal küret aletini havaya kaldırdı. Alet ışığı keskin bir çığlık gibi böldü.
Masadaki Serra çığlık attı.
“Durun! Lütfen! Canım çok acıyor!”
Serra bu çığlığı duyduğunda dizlerinin bağı çözüldü. Bu sesi tanıyordu. Bu sesi daha önce duymuştu. Kendi içinden. “Beni uyutun…” diye yalvarıyordu masadaki beden.
“Lütfen… Bu acıya katlanmak istemiyorum! Onu görmek istemiyorum!”
O anda Serra karnında bir şey hissetti. Bir ağırlık. Bir sıcaklık. Bir hareket. Sanki biri içeriden kapıya vuruyordu. Hemşire kulağına eğildi. “Onu sen gönderdin.”
Diğeri fısıldadı:
“Şimdi sana dönüyor.”
Doktor eğildi. Paslı neşterle Serra’nın karnını kesmeye başladı. Kesik sesi boş ameliyathanede yankılandı; KIRÇTTTT-KIRRRÇÇTTT…
Serra kulaklarını kapattı ama ses kafasının içindeydi. “Ben onu istemedim!” diye haykırdı masadaki Serra. “Ben mecburdum!”
Serra’nın başındaki hemşireler bağırmaya başladı,
‘’Günahkâr… Sen anne olacaktın… Onun nefesini duydun… Sen.. Onu susturdun!’’
Doktor ellerini Serra’nın kestiği karnının içine sokar ve karıştırıyor, vıcık vıcık sesler ameliyathanede yankılanıyordu. Serra çığlıklar atarken doktor elini karından çıkardı. Parmak araları kana yapışmıştı. Elinde 5 aylık henüz yarım oluşmuş, bazı uzuvlar paramparça bir bebek tutuyordu. Bebeğin parmakları titrek, göz kapakları yok, göğsünden zayıf bir nabız sesi geliyordu. Karanlıkta tek bir ses kaldı. Bir kalp atışı…
TUM.
TUM.
TUM.
Doktor elindeki bebekle kapıda onları izleyen Serra’ya döndü,
‘’İşte! Paramparça harika bir bebek! Tebrikler Serra Hanım. Erkek!’’
Masadaki Serra ağlayarak çığlık attı, ‘’Hayır! Hayır, o ölmedi! O benim oğlumdu!’’
İki hemşire aynı anda Serra’nın etrafında hızlıca bir fırtına misali dönüp haykırdılar. ‘’Kalbini hissetmiştin...’’
‘’O seni seviyordu…’’
‘’Sen onu karanlığa mahkûm ettin Serra!’’
‘’Allah seni asla affetmeyecek Serra!’’
‘’GÜNAHKAR! GÜNAHKAR! GÜNAHKAR! ...’’
Floresan lamba yanıp söndü. Işık yeniden yandığında masa boştu. Serra nefes alamadı.
Masada artık kendisi yoktu. Yerine küçük bir beden yatıyordu. Gözleri açıktı. Ve ona bakıyordu. “Anne…” dedi fısıltıyla.
Serra çığlık atarak geri çekildi.
Floresan lamba tekrardan yanıp söndü. Doktor ve hemşireler bir anda ayakta Serra’nın önünde belirdi. Arkalarındaki jinekolojik muayene masasındaki Serra karnı paramparça olmuş ve kanlar içinde ölü yatıyordu. Gözleri açık ve kapının önündeki Serra’ya bakıyordu. Doktor ve hemşireler ona doğru yürümeye başladı. Adımları yoktu. Sadece yaklaşıyorlardı. “Onun nefesini sen kestin.’’ Sessizlik oldu. Kafalarını öne eğdiler ve yavaşça sağa ve sola süzüldüler. Masadaki Serra eklemlerini kıtlatarak kalktı ve işaret parmağını Serra’ya doğru kaldırdı. ‘’Şimdi sıra sende!...’’ diye bağırdı ve hızlıca üzerine doğru gelmeye başladı. Serra arkasını döndü ve koştu. Ayaklarının altındaki zemin kan kaplı ve kaygandı. Düştü. Ağzına metalik bir tat doldu. Kendini tutamadı ve kustu. Kusmuğunda kan ve bebek elleri vardı. Çığlık atarak ayağa kalktı. Koridor artık değişmişti. Duvarlardan kan süzülüyordu. Duvarlardan küçük eller çıkmaya başladı.
Yeni doğmuş gibi küçük ama ısrarcı. Bileklerine, saçlarına, elbisesine tutundular.
“Duyuyor musun?” diye yankılandı sesler. “Seni çağırıyor…”
Serra çığlık çığlığa kolları itti. “Git! Bırakın beni!”
Koridorun sonunda yine o kapı vardı.
Altından beyaz bir ışık sızıyordu.
Işık bu kez sıcak hissettiriyordu. Bir umut gibi. Serra son gücüyle koştu. Arkasından bir bebek ağlaması yükseldi. Yaklaştıkça ağlama çoğaldı.
Tek değil… birçok sesti.
Kapıyı açtı. Işık patladı. Ve Serra çığlık atarak uyandı. “Hayır! Oğlum!”
Derin ve Emre onu sarsıyordu.
“Serra! Serra, uyan!”
Gözlerini açtığında kafenin tavanını gördü.
Avize titriyordu. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
“Neredeydim ben?” diye fısıldadı.
“Rüya görüyordun,” dedi Derin. “Çığlık atıyordun. Oğlum diye bağırdın.”
Serra ağlamaya başladı.
“Unutmaya çalıştığım şeyi yine hatırladım…”
“Cem’i,” dedi titreyerek.
“Küçük Cem’i…”
Sessizlik çöktü.
Serra ağlamayı bir türlü durduramıyordu. Omuzları sarsılıyor, nefesi düzensizleşiyor, sesi boğazında parçalanıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını yakıyor gibiydi. “Cem…” dedi kısık bir sesle. “Küçük Cem…” Adını söylerken sesi titredi. Sanki ismi dile geldiği an yeniden canlanmıştı. “İsmini bile koymuştum…”
Bir anda Emre’nin omuzlarına kapandı.
“Ben bunu neden yaptım Emre?” diye hıçkırdı.
“İsmini bile seninle koymuştuk…”
Kafenin içi bir anda sessizliğe gömüldü. Alp ve Derin aynı anda konuştu. “Cem kim?”
Emre derin bir nefes aldı. Bakışlarını kaçırdı. Bu hikâyeyi bir başkasının ağzından söylemek bile ağır geliyordu.
“Cem…” dedi sonunda.
“Serra’nın geçen sene aldırdığı çocuk.”
Serra’nın omuzları bir an daha sert titredi.
Emre ona döndü, sesi yumuşamıştı.
“Anlatmak ister misin?”
Serra başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı ama içinde uzun zamandır bastırılmış bir şey vardı. Yutkundu. Derin bir nefes aldı. “Daha dün gibi aklımda…” diye başladı.
Sesi konuşurken bazen uzaklaşıyor, bazen titreyerek geri geliyordu.
“Cenk ile güzel bir ilişkimiz vardı. Eski sevgilimdi. Bilmeden… istemeden hamile kaldım.”
Parmakları istemsizce karnına gitti.
“Sonra öğrendim ki beni aldatıyormuş. Ona söylediğimde bağırdı bana. ‘Ben çocuk falan bakamam,’ dedi.”
Gözlerini kapattı. “O an her şey yıkıldı. Yine de onu seçmek istedim. Ailemi bırakacaktım. Kaçacaktık. Başka bir şehirde yeni bir sayfa açacaktık. Çocuğumuzu büyütecektik… belki evlenecektik.”
Dudakları titredi.
“Ama bana başka biri olduğunu söyledi. Onunla nişanlanacağını… Ve gitti.”
Kafedeki kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
“Annemler bilmiyordu,” dedi Serra.
“Bilseler beni evden atarlardı. Beni geçtim… onun çocuğunu asla kabul etmezlerdi.”
Sesi biraz daha kısıldı.
“İlk üç ay bir şey belli değildi. Ama dördüncü ayda artık gizlenemez hale geldi. Karnım… büyüyordu.”
Emre’nin gözleri doldu.
“Bunu sadece Emre biliyordu,” dedi Serra.
“Doğurmamı istiyordu. Cem ismini bile birlikte koymuştuk. Dayı olacağı için o kadar heyecanlıydı ki…”
Bir an durdu.
“Yurt dışını araştırdık. Doktora gittik. Cinsiyetini öğrendik. Belgeleri topladık. Ama vizeden iki kere reddedildim.”
Gözleri yere indi.
“Üçüncü redden sonra… dayanamadım.”
Sesinin tonu çöktü.
“Ya ailem… ya kariyerim… ya da bebeğiyle sokakta kalan bekar bir anne olacaktım.”
Yutkundu.
“Ben ailemi ve kariyerimi seçtim. Daha doğrusu… seçmek zorundaydım.”
Kafedeki hava ağırlaştı.
“İnternetten merdiven altı bir klinik buldum,” dedi fısıltıya yakın bir sesle.
“Beş aylık bir bebeği normal bir hastanede aldıramazdım. Hem yasal değildi… hem de bir şekilde ailem öğrenirdi.”
Gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.
“Parayı yatırdım. O soğuk duvarları… bedenimden akan kanı… doktorun ve hemşirelerin bana acıyan bakışlarını…”
Bir an sustu.
“Hiçbirini unutamıyorum.”
Başını kaldırdı.
“Bundan kimseye bahsedemedim. Ta ki bugüne kadar.”
Ellerini sıktı.
“Şimdi ne yaşıyorum bilmiyorum ama kendimi çok tuhaf hissediyorum. Dikişlerim… sızlıyor.”
Alp olduğu yerde donup kalmıştı. Gözleri açık, dudakları aralıktı. Tek kelime edemedi.
Derin yavaşça konuştu.
“Bebeğin… sana bir şey anlatmaya çalışıyor olabilir mi?”
Emre sertçe başını çevirdi. “Ne saçmalıyorsun?” dedi. “Serra zaten çok etkilendi. O yüzden.”
Derin sakinliğini korudu. “İşte onu diyorum. Bu olayı bastırdığı için. Kimseye anlatmadığı için. Zihni şimdi bunu geri çağırıyor.”
Mert dayanamadı. “Belki de karmasını yaşıyordur,” dedi.
“Keşke o bebeği doğursaydın. Seni yargılamıyorum ama… bebek gelişimini tamamlıyordu. Canı acımış olabilir.”
Serra başını kaldırdı.
“Lütfen susun,” dedi yorgun bir sesle.
“Kararımın onu da etkilediğini biliyorum. Ama… bunu yapmak zorundaydım.”
Kimse cevap vermedi.
Derin sessizliği bozdu. “Geçmişi değiştiremeyiz,” dedi.
“Serra haklı.”
Bu cümleden sonra masanın etrafına derin bir sessizlik çöktü. Kimsenin kimseyle göz göze gelmeye mecali yoktu. Emre kahve fincanına uzandı. Parmakları titredi. Fincan yerinden bile oynamadı. Şaşkınlıkla elini geri çekti. Aynı anda Mert nefes almaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Göğsü inip kalkıyor, sanki ciğerleri dar bir alana sıkışmış gibi kasılıyordu.
Sonra…
Yerin altından gelen derin bir uğultu yükseldi.
Depremi andıran bir ses. Avize sallandı. Işık titredi. Masalar hafifçe sarsıldı.
Kafedeki herkes panikle etrafına bakarken, kimse bunun sadece bir başlangıç olduğunu henüz bilmiyordu.
