36. bölüm · Kapının Ardında
6. KISIM: BEŞİNCİ BÖLÜM
Mahkeme salonunun yüksek tavanları ve soğuk mermer duvarları, içeriye giren herkesi ezen bir otoriteyle sessizliğe bürünmüştü. Havada asılı kalan o ağır barut kokusu gibi bir gerginlik vardı. Bir yanda Fatih, o eski "komşu abi" maskesini tamamen kaybetmiş, başı öne eğik, gri bir takım elbisenin içine sığınmış duruyordu. Diğer yanda ise Okan, ellerini dizlerinin üzerine sabitlemiş, göğüs kafesini zorlayan o kesik nefeslerle mücadele ediyordu. Serra, hemen arkasındaki izleyici koltuğunda, ellerini kenetlemiş, tüm varlığıyla Okan’a güç vermeye çalışıyordu.
Hakim, gümüş rengi saçları ve keskin bakışlarıyla kürsüye yerleşti. Kalemini dosyaya tok bir sesle vurdu. Bu ses, on beş yıllık bir davanın ilk gerçek vuruşuydu.
"Okan Demir," dedi hakim, sesi salonun her köşesinde yankılanarak. "Söz hakkınız var. Yaşadığınız olayı kendi ifadenizle anlatmak ister misiniz?"
Okan’ın boğazı kurudu. Bir anlığına salonun ışıkları karardı, sesler uzaklaştı. İçindeki o küçük çocuk, yine o "sus" diyen sesi duydu. Okan bir süre gözlerini kapadı. O karanlıkta Serra’nın "Bırakma zamanı" diyen sesini, Derin’in "Tanıklığın kutsaldır" sözlerini buldu.
Sonra gözlerini açtı. Bu kez bakışları Fatih’e değil, doğrudan hakime kilitlendi.
"Ben… o zaman 5 yaşındaydım," diye başladı Okan. Sesi ilk başta cılızdı ama kelimeler döküldükçe bir çığ gibi büyüdü. "Onun beni evine çağırması ve beni odaya alıp karı-koca oyunu diye adlandırdığı oyunları oynamaya zorlandım. Canım çok acıyordu. Bunları anneme anlattım. Ama… annem beni susturdu. Fatih abinin—pardon, o adamın—elimi tuttuğunda bana verdiği o sahte güveni hatırlıyorum. Sanki oyunlar da bir kamera tarafından görüldü ama sadece benim tarafımdan… O kamera bendim…’’
Okan anlattıkça, salonun o buz gibi havası ısınmaya, gerçekler birer birer dökülmeye başladı. Fatih’in avukatının itirazları, hakimin "Devam edin" uyarısıyla sönüp gitti. Okan, sadece bir suçlamayı değil, on beş yıl boyunca kendi içine gömdüğü o diri cesedi, her bir detayıyla mahkemenin ortasına bıraktı.
-Serra-
‘’Adalet, bazen bir mahkeme salonunda değil,
bir çocuğun ilk kez “artık korkmuyorum” dediği anda başlar.
Biz sustukça büyüyen karanlık, konuştuğumuz anda küçülür.
Ve bazen…bir cümle, bütün bir hayatı özgür bırakır.’’
***
Okan’ın sesi, salonun taş duvarlarına çarparak her bir köşeye sızıyordu. Artık sadece bir ifade vermiyor, ruhunun on beş yıldır kilitli kaldığı o dar odanın kapılarını kırıyordu.
"Ben büyümedim," dedi Okan, sesi bir çocuğun masumiyetiyle bir adamın yorgunluğu arasında titreyerek. "Her sabah o köşede kalmış bir çocuk olarak uyandım. Yıllarca o çocuğu, canı yanmasın diye ben susturdum. Ama artık susmak istemiyorum. Bugün… o çocuk ilk kez konuşuyor. Ve o çocuk, bugün bu odadaki herkesten daha cesur. Ben sekiz yaşındaydım ve dünya o gün benim için sadece karanlık bir garajdan ibaret kaldı.’’
Gözlerinden süzülen yaşlar, omuzlarındaki o görünmez yükün eriyip gidişi gibiydi. Salonun arka sıralarından yükselen o keskin hıçkırık, bir bıçak gibi havayı yardı. Mehtap, elleriyle yüzünü kapatmış, başını öne eğmişti. Oğlunun on beş yıl boyunca taşıdığı bu devasa enkazın altında kalmış gibiydi; artık bakacak yüzü, sığınacak bir bahanesi kalmamıştı.
Okan’ın ifadesi bittiğinde salonun tavanı çökecekmiş gibi bir sessizlik oldu. Feyiz, cebinden çıkardığı bir USB belleği (kasetin dijital kopyasını) masaya bıraktı.
"Sayın Hakim," dedi Feyiz, sesi bir kılıç kadar keskindi. "Müvekkilim sadece konuşmuyor. On beş yıl önce o sokağı izleyen bir çift elektronik göz, bugün bu olayı bitirmek için burada."
Hakim başıyla onay verdiğinde, salonun büyük ekranında o karlı görüntü belirdi. 03.04.2010... 16:22. Kaset dönmeye başladı. Küçük Okan’ın kameraya attığı o son, çaresiz bakış devasa ekranda donduğunda, salonda bulunanların nefesi kesildi.
Fatih’in omuzları çöktü. Hakikatin o soğuk ışığı, saklanacak hiçbir gölge bırakmamıştı.
Hakim, gözlüğünü ağır bir hamleyle çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Bakışları, on beş yıl önceki o küçük çocuğun hayatını karartan adama kilitlendi. Salon, hakimin vereceği o son kararın ağırlığıyla buz kesti.
"Fatih Kılıç," dedi hakim, sesi bir yargıçtan çok vicdanın sesi gibi yankılandı. "Son kez soruyorum. Suçu kabul ediyor musunuz?"
Fatih, başını milim kıpırdatmadan, o meşhur ve korkak savunmasına sığındı. Dudaklarından dökülen o iki kelime, salonu dondurdu:
"Ben… hatırlamıyorum."
Bu cümle, sadece bir inkar değil, bir çocuğun tüm acısını yok sayan en büyük hakaretti. Feyiz, yerinden bir yay gibi fırladı. Omuzları dik, sesi mahkeme salonunun tavanını sarsacak kadar gür ve öfke doluydu:
"Hatırlamıyorsan, senin yerine biz hatırlarız!" diye haykırdı Feyiz. "Çünkü her susturulan çocuğun sesi bugün burada yankılanıyor! Sen unutmuş olabilirsin, ama o kaset unutmadı! O sokaktaki taşlar unutmadı! Ve en önemlisi, o gün öldürdüğün çocuk bugün burada dirildi ve seni izliyor!"
Feyiz’in bu çıkışıyla salondaki gerilim doruk noktasına ulaştı. Serra, koltuğunun kenarlarını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. Okan ise ilk kez titremeyi bırakmıştı. Fatih’in "hatırlamıyorum" diyen o zavallı haline baktı ve içindeki o küçük çocuğun elini tuttu.
Hakimin eli havada asılı kaldı; o an, zamanın tüm çarkları durdu. "Yeter!" dedi hakim, sesi bir ferman gibi yankılandı. "Karar açıklanıyor."
Salondaki herkes, on beş yıllık bir bekleyişin son saniyelerine şahitlik etmek üzere ayağa kalktı. Hakim önündeki dosyayı büyük bir sükunetle kapattı ve doğrudan Fatih’in yüzüne baktı: "Sanık Fatih Kılıç’ın, çocuk istismarı suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmasına, kararın derhal infazına hükmolunmuştur."
Hazal’ın çığlığı salonun tavanında yankılanıp yere serildi. Fatih’in bileklerine takılan o son kelepçenin sesi, Okan için dünyanın en güzel melodisiydi. Serra bir adım geri çekildi, gözleri buğulandı. Tam o anda, salonun o ağır havası bir anda bembeyaz bir ışıkla doldu. Kalabalığın arasında Şapkalı Adam belirmişti. Yanında ise o gün o garajın önünde kalan, 8 yaşındaki Küçük Okan duruyordu. Küçük çocuk Serra’ya el salladı; yüzünde on beş yıl sonra gelen o ilk, gerçek tebessüm vardı.
Serra, gözlerinden süzülen yaşlarla onlara doğru hafifçe eğildi. "Teşekkür ederim…" diye fısıldadı. Şapkalı Adam, bir görevi tamamlamış olmanın huzuruyla başını eğdi ve kalabalığın içinde eriyip gitti.
Adalet Sarayı’nın kapısından dışarı çıktıklarında, gökyüzü hiç olmadığı kadar masmaviydi. Okan derin bir nefes aldı; artık ciğerlerine dolan hava, geçmişin rutubetini taşımıyordu.
"Başardık Okan…" dedi Serra, arkadaşının koluna girerek.
Okan şaşkındı. "Çok hızlı olmadı mı? Bu kadar kolay mıymış? Kimse bana inanmaz sanmıştım ama sen yanımda oldun Serra…" diyerek ona sıkıca sarıldı.
Arkadan gelen feryatlarla irkildiler. Hazal, jandarmaların arasında götürülen Fatih’e sarılmış ağlıyordu. O sırada Mehtap, salonun kapısında belirdi. Fatih’i gördüğü an, on beş yıllık bastırılmış öfkesi bir volkan gibi patladı. "Sizi komşu bildim! Akraba bildim!" diye kükredi Mehtap. Fatih’in yüzüne nefretle tükürdü: "Seni içeride yaşatmasınlar! Kaderin kara toprak olsun köpek!"
Mehtap başını çevirdiğinde, kendisine bakan Okan ve Serra ile göz göze geldi. Mahcubiyet, bir zehir gibi yüzüne yayıldı. "Oğlum… Ben bir cahillik ettim. Lütfen affet beni…"
Okan, annesinin yüzündeki o geç kalmış pişmanlığa baktı. Artık öfke duymayacak kadar yorgun, affetmeyecek kadar dürüsttü. "Anne… lütfen sonra konuşalım. Şu an bunları düşünmek istemiyorum." Ardından Serra’ya döndü: "Yürü Serra."
Mehtap’ın "Ama oğlum" deyişi, Adalet Sarayı’nın merdivenlerinde asılı kaldı. Bazı sözler, söylendikleri anın on beş yıl gerisinde kaldıklarında, hiçbir kalbe ulaşamazlardı.
Merdivenlerin başında durduklarında, Serra sordu: "Bir şeyler yapmak ister misin?"
"Sanırım yalnız kalsam iyi olacak," dedi Okan, gözlerini ufka dikerek. "Sahile gitmek istiyorum. Her şeyi suya anlatmak istiyorum…"
Serra’nın kafasında o tanıdık kelime yankılandı: "Suya." Anlamıştı; Okan içindeki o pisi, o kiri, o karanlığı ancak denizin o uçsuz bucaksız maviliğinde yıkayabilirdi. "Sen bilirsin. Bir şey olursa ara beni."
Okan, Serra’ya son kez sarıldı. Merdivenlerden aşağı, o masmavi denize doğru yürümeye başladı. Serra, arkasından bir güç, bir veda ve bir söz gibi seslendi:
"Okan!"
Okan arkasını döndü. "Efendim Serra?"
"Seni seviyorum…"
Okan’ın yüzünde, güneşin ışığıyla birleşen o eşsiz gülümseme belirdi. "Ben de seni…"
Okan yoluna devam etti. Serra ise merdivenlerin başında, güneşin altında tek başına kaldı. Ama bu yalnızlık, eskisinden farklıydı. Artık gölgesiyle barışmış, karanlığını fenerine çevirmiş ve bir çocuğu o karanlıktan çekip çıkarmış bir kadının huzurlu yalnızlığıydı bu.
***
Adliye binasının o devasa beton merdivenleri, mahkeme kalabalığı dağıldıktan sonra ıssız bir kıyıya dönüşmüştü. Yağmur dinmiş, arkasında yerlerde parlayan ıslak izler ve havada temiz bir toprak kokusu bırakmıştı. Serra, o gri basamaklarda tek başına otururken, hem ellerini ovuşturuyor hem de gökyüzünde bulutların arasından sızan o cılız ışığı izliyordu. On beş yıllık bir kışın ardından gelen o ilk bahar güneşi gibiydi bu ışık.
Yanına yaklaşan adım seslerini duydu. Feyiz, ceketini omuzlarından çıkarıp nazikçe Serra’nın omuzlarına bıraktı. "Yorgun görünüyorsunuz Serra Hanım," dedi sesi her zamankinden daha yumuşak bir tonda. "Ama… gururlu da."
Serra başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde hâlâ o davanın buğusu vardı ama dudaklarında hür bir tebessüm yeşermişti. "Bilmiyorum… Adalet yerini buldu ama içimde hâlâ o çocukların sesi var. Okan’ın sesi, Emre’nin, Mert’in… Kaybolan, susturulan herkesin sesi. Sanki sustukları her cümle hâlâ içimde yankılanıyor."
Feyiz basamağın bir ucuna oturdu, gözleriyle Serra’nın yüzündeki o derin anlamı inceledi. "Yankılar da bazen güzeldir," dedi nazikçe. "Çünkü yankı varsa… ses hâlâ oradadır. Ve artık o sesler sahipsiz değil."
Aralarındaki sessizlik, adliyenin o soğuk koridorlarındakinden çok farklıydı; bu sessizlik, iki ruhun birbirine dokunmaya başladığı bir köprüydü. Serra, Feyiz'in saçına giden elini ve o utangaç anı fark ettiğinde bakışlarını kaçırdı. Dudak kenarında küçük, samimi bir tebessüm belirdi.
"Feyiz Bey…" diye fısıldadı Serra. "Bugün savunmanızı dinlerken… ilk defa biri 'adalet' kelimesini bu kadar içten söyledi. Sözleriniz içimde bir şeyleri kırdı. Ama iyi anlamda. Sanki yanlış kaynamış bir kemiğin, iyileşmek için yeniden kırılması gibi."
Feyiz, Serra’nın bu dürüstlüğü karşısında hafifçe başını eğdi. "Ben de sizi izlerken aynı şeyi düşündüm. Kırılmak bazen iyileşmenin tek yoludur."
Feyiz ellerini cebine koydu, yüzünde profesyonel ciddiyetinden sıyrılmış, genç ve umut dolu bir adamın gülümsemesi vardı. "Bu kadar ciddiyetin arasında bir kahve iyi giderdi aslında. Bir avukatın kahve molası teklifini geri çevirmezsiniz diye umuyorum."
Serra’nın gülümsemesi genişledi, gözlerindeki o hüzünlü ışık parladı. "Avukatın biriyle kahve… Neden olmasın."
Feyiz elini uzattı: "O zaman adaletin hatrına."
Serra elini uzattı ve elleri birleşti. Bu, sadece bir teşekkür ya da bir vedalaşma tokalaşması değildi; aralarında akan o güçlü enerjinin, paylaşılan o kutsal davanın mührüydü. Ellerinin teması olması gerekenden biraz daha uzun sürdü. Güneş, ikisinin gölgesini ıslak betonun üzerine yan yana düşürürken, hafif bir rüzgâr Serra’nın saçlarını savurdu.
Feyiz, Serra’nın saçına takılan küçük bir yaprağı büyük bir nezaketle aldı ve kulağına eğilir gibi fısıldadı: "Artık her şey yeni başlıyor, Serra Hanım."
Serra, hayatında ilk kez geleceğe korkuyla değil, merakla baktı. "Evet… sonunda gerçekten başlıyor."
