27. bölüm · Kapının Ardında

5. KISIM: İKİNCİ BÖLÜM

Sametcan Baş

Göl kenarındaki iki katlı ahşap ev, yemyeşil ağaçların kucağında bir huzur kalesi gibi yükseliyordu. Verandadaki saksılardan taşan sardunyalar, sabah esintisinde nazlı nazlı sallanan beyaz çamaşırlar ve gölün üzerine serpilmiş pırlantalar gibi parlayan güneş ışığı... Her şey olması gerektiği gibi, her şey sonsuza kadar sürecekmiş kadar gerçekti.
Evin üst katında, sekiz yaşındaki küçük kız dünyadan habersiz, bebekleriyle hayali bir hastane kurmuştu. "Sen hasta olmuşsun galiba Safinaz…" diye mırıldandı en sevdiği bebeğinin üzerine battaniyeyi örterken. "Ama korkma, ben seni iyileştiririm."
Aşağıdan anneannesi Hanife’nin sesi mutfağın neşesiyle birlikte yukarı süzüldü: "Serraaa! Hadi kızım, dedenle balık tutmaya gideceğiz!"
Serra’nın gözleri parladı. Oyununu yarım bırakıp bebeklerini bir asker nizamıyla yatağa dizdi ve merdivenleri uçarcasına inmeye başladı. "Geliyorum anneanneee!"
Mutfakta Hanife Hanım, içinde taze ekmeklerin, termosta çayın ve buz gibi karpuz dilimlerinin olduğu piknik sepetini hazırlıyordu. "Dede-Anneanne torun keyfi yapacağız bugün… ohh ohh!" diyerek kendi kendine mırıldanıyordu. Hayatın en sade ve en büyük zenginliği bu sepetin içindeydi.
Dışarıda, tahta iskelenin hemen ucunda Turan Dede oltaları hazırlıyordu. Serra kapıdan fırlayıp "Dedeeee!" diye bağırdığında, Turan Dede o sevecen gülümsemesiyle doğruldu. "Aaa benim küçük kızım mı bu? Balık mı tutacakmış benim koca balıkçım?"
Serra’yı kucağına alıp havada döndürürken, Serra’nın kahkahaları gölün sessizliğini bozuyordu. "Bak, ben uçuyorum dede!"
"Uç kızım, uç! Benim küçük martım sen misin ne!"
Hanife Hanım kapıdan onları izlerken tatlı bir telaşla seslendi: "Ay ay tamam tamam, çok uçurursan düşer valla!" Ama Turan Dede’nin durmaya niyeti yoktu. Hanife’ye takılmadan edemedi: "Hanife hanım, biz akşama kadar bekleyemeyiz vallaa!"
Tam o sırada evin içinde telefonun o tiz sesi yankılandı. Hanife Hanım "Of"layarak içeri girdi. Birkaç saniye sonra içeriden Serra’ya seslendi: "Serraaa, annen arıyor kuzum! Siz gidin, ben size sonra katılırım. Meltem’le konuşmamız uzun sürer şimdi, size karpuz kesip harika bir masa hazırlayacağım!"
Serra dudak bükerek anneannesinin gelmeyecek olmasına üzüldü ama Turan Dede duruma hemen el koydu. "Bırak şimdi onu, biz ortak olduk kızım! Bugün balık tutma yarışımız var, kim daha çok yakalayacak bakalım?"
Serra’nın üzüntüsü bir anda hırsa ve sevince dönüştü. "Tabii ki ben!"
İskeledeki kayığa adım attıklarında, ahşabın suya değmesiyle yüzeyde küçük, huzurlu halkalar oluştu. Hanife Hanım verandadan onlara son kez el salladı. "Dikkat edin, fazla açılmayın!"
Turan Dede’nin sesi güven doluydu: "Merak etme Hanife Hanım! Benim Meltem'im bile bu gölde yüzerdi!"
Hanife gülümsedi, kapıyı kapattı ve içeri girdi. O kapının kapanma sesi, o evin içine sinmiş huzurun ve Serra’nın çocukluğunun üzerine kapanan son ses olacaktı.
Kayık, kıyıdaki o güvenli evden uzaklaştıkça, gölün ortasındaki mutlak sessizliğe gömüldü. Serra, dedesinin o güven veren göğsüne başını yasladı. "Dede…" diye mırıldandı, sesi suyun üzerinde kayıp giderken. "Sence balıklar hiç üzülür mü?"
Turan Dede duraksadı, bakışlarını o uçsuz bucaksız gökyüzüne dikti. "Bilmem… Ama insan üzülürse, su da hisseder. Suyun kalbi vardır Serra. Bir damla gözyaşı bile göle düşse, göl onu unutmaz."
Serra, bu sözlerin ağırlığıyla göle baktı. O an, suyun derinliklerinde belirsiz, karanlık bir şekil dalgalandı; sanki geçmişin gölgeleri suyun altında dans ediyordu.
***
Kıyıda, sislerin arasında iki siluet belirdi: Derin ve Emre. Onlar, bu tablonun bir parçası değildi ama bu acının tanıklarıydı.
"Bu… sadece bir anı değil," diye fısıldadı Derin, gözlerini ayırmadan. "Bu, Serra’nın ve suyun hafızası."
Emre, Serra’nın o çocuksu, pürüzsüz neşesine bakarken içini çekti. "Serra kendini çok kaptırdı. Mutluluğuna baksana. Anneannesini ve dedesini her şeyden çok severdi. Her yaz Samsun’a, onların yanına koşardı."
***
Kayık yavaş yavaş sisin o gri yutuculuğuna girdi. Güneş hâlâ suyun üzerinde pırıl pırıl parlıyordu ama bu ışık artık ısıtmıyordu. Serra oltasını suya sarkıtmış, dedesinin o kadim öğüdünü dinliyordu: "Sabret kızım… Su acele edenleri sevmez."
"Ama ben sabırsızım," dedi Serra, oltasına kilitlenmiş bir halde. "Hem balıklar beni sever."
Dede güldü, göbeği sarsıldı. "Balıklar bile senin gibi inatçıysa, yakalanmak istemezler."
Tam o sırada, huzur bir bıçakla kesilmiş gibi son buldu. Oltanın ucunda vahşi bir hareket belirdi. "Dede! Bir şey var!" diye haykırdı Serra. Oltayı tüm gücüyle çekmeye başladı. Dede yardıma geldi, ikisi birlikte misinaya asıldılar. Ama misina öyle bir gerilmişti ki, sanki gölün dibindeki koca bir şehre takılmışlardı.
"Dur kızım… acele etme. Belki taşa takıldı," dedi dede.
Ancak suyun yüzeyinden yükselen o devasa kabarcıklar, taşın değil, can çekişen bir şeyin habercisiydi. Ve o an, kayığın tam altından o meşum gıcırdama sesi yükseldi. Sanki ahşap, gölün basıncına değil de kendi kaderine itiraz ediyordu.
"Dur, bu ses neydi?" Turan Dede’nin sesi artık o eski, güven veren tınısını yitirmişti. Kayık, görünmez bir el tarafından itiliyormuş gibi yavaşça yana yattı. Serra, çocuksu bir dehşetle dedesinin nasırlı eline sarıldı. "Dede, su alıyor!"
Gerçekten de kayığın tabanındaki o kılcal çatlaklar, bir anda gölün soğuk nefesini içeriye sızdırmaya başlamıştı. Dede, eline geçen kepçeyle suyu tahliye etmeye çalışırken bir yandan da Serra’yı teskin ediyordu: "Sakin ol Serra! Derin nefes al. Şimdi… şu yeleği giy!"
Turan Dede, can yeleğini Serra’ya uzattı. Küçük kızın elleri o kadar şiddetli titriyordu ki, can yeleğinin tokalarını bir türlü birbirine geçiremiyordu. Dede, kepçeyi bırakıp torununa eğildi; parmakları soğuktan kaskatı kesilmiş olsa da büyük bir dikkatle tokayı bağladı. "Aferin. Şimdi… derin nefes al, tamam mı?"
Tam o sırada, sanki Araf’ın bir başka katmanı buraya sızmış gibi gökyüzü bir anda kömür karasına büründü. Uzaklarda gök gürledi; gölün o durgun yüzeyi bir anda hırçınlaşarak kabardı. Rüzgar, bir kurt gibi ulumaya başladığında Serra gözlerini kısmıştı. "Dede… rüzgarın sesi değişti."
Dede, ufka bakarak derin, kederli bir nefes aldı. "Evet... Yağmur geliyor."
Henüz cümlesini bitirmemişti ki, unutulan o olta kamışı bir anda yay gibi gerildi. Sanki gölün en derininde uyuyan devasa bir güç, misinayı aşağıya, karanlığın kalbine doğru çekiyordu. Kayık, bu devasa çekimle öyle bir sarsıldı ki Serra dengesini kaybedip dizlerinin üzerine tahtalara düştü.
"Tamam, buradayım! Korkma, tamam!" diye bağırdı Turan Dede, torununu kucaklayarak. Ama tam o anda, altlarındaki ahşap gövde bir feryat gibi çatladı. Su, artık sızmıyor; adeta bir sel gibi içeri doluyordu.
Serra’nın "Dede! Su doluyor!" çığlığı, fırtınanın gürültüsünde boğuldu. Dede, tüm gücüyle bağırdı: "Atlama! Sakın! Serraaa!"
Ve o son sarsıntıyla birlikte, gölün gri suları gökyüzüyle birleşti. Kayık, içindeki tüm umutlar ve anılarla birlikte buz gibi suların karanlığına devrildi.
Dünya bir anda ters döndü. Gökyüzünün griliği, yerini gölün buz gibi, bulanık yeşiline bıraktı. Serra suyun içinde kontrolsüzce dönüyor, akciğerleri hava için feryat ederken etrafını gümüşi kabarcıklar sarıyordu. O kaosun içinde dedesinin elini gördü; o her zaman güven veren, nasırlı eli... Parmakları dedesinin eline kenetlendi ama suyun amansız gücü ve ıslaklığın kayganlığıyla o el, Serra'nın avucundan bir kum tanesi gibi kayıp gitti.
Suyun o boğucu uğultusunun içinden dedesinin sesi, sanki kilometrelerce derinlikten geliyormuş gibi yankılandı: "Serra… yüz ve gidip yardım çağır…"
Serra’nın gözlerinden süzülen sıcak yaşlar, gölün soğuk suyuyla anında birleşti. Bir an için yüzeye çıkmayı başardı, ciğerlerine keskin bir nefes çekti ama azgın dalgalar onu bir pençe gibi yeniden aşağıya, karanlığa itti. Yanından kayığın parçaları ve dedesinin o çok sevdiği şapkası geçti. Serra ona uzandı, tutunmak istedi ama şapka sanki bir hayalet gibi uzaklaşarak sisin içinde kayboldu.
"Dede! Dede neredesin?!" diye haykırdı küçük kız.
Dedesinin sesi artık bir veda gibi, son derece uzaktan ve ruhani bir tonda duyuldu: "Serra! Unutma… kimse gölün kalbini affettiremez."
Ve sonra… Mutlak bir sessizlik.
Serra yeniden yüzeye çıktığında fırtına bir mucizeyle değil, bir lanetle durmuştu. Rüzgar kesilmiş, göl o aynamsı durgunluğuna geri dönmüştü. Suyun üzerinde sadece kayıktan geriye kalan tek bir tahta parçası yüzüyordu. Dede yoktu. Göl, Turan Dede’yi kalbine gömmüş ve üzerine sükunetten bir kilit vurmuştu. Uzaklardan, sanki evin verandasından geliyormuş gibi ince, kederli bir ninni sesi süzüldü suyun üzerinde.
Kıyıda, bu trajediye birer gölge gibi tanıklık eden Derin ve Emre donup kalmıştı. Emre’nin gözlerinden yaşlar boşalıyordu. "Bunu… gerçekten görüyor muyuz?" diye sordu, sesi titreyerek.
Derin, bakışlarını o ruhsuz durgunluktan ayırmadan cevap verdi: "Hayır. Bu, Serra’nın gördüğü. Biz sadece şahit oluyoruz."
Gölün yüzeyinde, küçük bir kızın o her şeyi parçalayan masum feryadı yankılanmaya devam etti:
"Dede… lütfen… gitme…"
Suyun tam ortasında, dedesinin son nefesi olduğunu hissettiren tek bir kabarcık yükseldi, yüzeye ulaştı ve patladı. Göl artık tamamen sakindi. Ama bu sakinlik huzur değil, bir mezarın sessizliğiydi.
Mutfakta zaman, huzurlu bir neşeyle akmaya devam ediyordu. Hanife, elinde telefon, kızıyla yaptığı o bitmek bilmeyen pazar sabahı konuşmalarından birinin ortasındaydı. "Ay, valla özledik sizi kızım…" dedi, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. "He ya, Serra çok büyüdü artık; anneanne-dede diye peşimizden ayrılmıyor! Tamam söz... Bak balık yakalarlarsa sana da getiririm..."
Tam o anda, gölün üzerinden gelen o yırtıcı, o parçalayıcı ses mutfağın camlarını titretti.
"ANNEANNE! ANNEANNE YARDIM ET!"
Hanife’nin kanı çekildi. Telefonu tutan eli boşluğa düştü. "Dur... bir şey oluyor!" diye kekeledi. Telefonu mermer tezgâhın üzerine öylece bıraktı; karşı taraftan gelen meraklı sesler artık mutfağın soğumaya başlayan havasında asılı kalmıştı. "Serra!" diye feryat ederek kapıya koştu.
Hanife dışarı fırladığında, az önceki altın güneşten eser kalmamıştı. Gökyüzü sanki bir yas elbisesi giymiş, yağmur sicim gibi boşalmaya başlamıştı. Titreyen gözleri gölün gri yüzeyini taradı ve o korkunç manzaraya çakılıp kaldı: Kayık ters dönmüş, bir enkaz parçası gibi suyun üzerinde salınıyordu. Turan’ın o çok sevdiği şapkası, sahibinden kopmuş, vedalaşır gibi dalgaların arasında sürükleniyordu.
"TURAAN! SERRAAA!"
Hanife’nin dizlerinin bağı çözüldü. Islak toprağa, çamurun içine sertçe çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı, sonra ciğerlerini parçalarcasına bağırmaya başladı: "KOMŞULAR! YARDIM EDİN! YARDIM EDİN! Serra ve Turan göle düşmüş!"
Köyün sessizliği bir anda komşuların telaşlı ayak sesleriyle bozuldu. İnsanlar dört bir yandan iskeleye doğru koşuyordu. Gökyüzü, Hanife’nin feryadına eşlik edercesine gürledi; şimşekler gölün o karanlık karnını bir anlığına aydınlatıp tekrar karanlığa gömüyordu.
"Ne oldu Hanife teyze?" diye sordu nefes nefese gelen bir komşu.
"Kayık… devrilmiş… Turan… Serra suyun içinde!" Hanife’nin sesi artık bir insanın çıkarabileceği bir sesten çok, yaralı bir hayvanın iniltisine benziyordu. Dizleri çamura saplanmış, ellerini göle doğru uzatmıştı; sanki o suları elleriyle yarıp torununu çekip çıkarabilecekmiş gibi.
"Serraaa! Nefes al kızım! Duy beni!"
Yağmur her şeyi silip süpürürken, gölün o sağır edici derinliğinden geriye kalan tek şey dalgaların uğultusu ve uzaklardan gelen, kime ait olduğu belirsiz o kederli ninniydi.
Ambulans sirenlerinin tiz sesi, gölün üzerindeki o sağır edici sessizliği bir bıçak gibi yardı. Mavi ve kırmızı ışıklar, sisli kıyıyı tekinsiz bir renge boyarken bir kurtarma görevlisi suyun içinden küçük, bitkin bir bedeni çekip çıkardı. Serra baygındı; ciğerlerine dolan göl suyu dudaklarının kenarından süzülüyordu.
"Bir çocuk! Burada bir çocuk var!"
Hanife, torununun sağ olduğunu görünce bir an nefes aldı ama hemen ardından göze çarpan o büyük boşlukla sarsıldı. "Turan nerede? Turan nerede?!" diye feryat etti. Kimse ona bakamadı. Bir görevli, bakışlarını çamura dikerek başını öne eğdi. Ambulansın arka kapısından çıkarılan o soğuk, siyah torba her şeyi anlatıyordu. Turan Dede’nin bedeni, o çok sevdiği gölden bu kez bir tabutun habercisi olarak çıkarıldı.
Hanife’nin dizlerinin bağı çözüldü; yağmurun ve çamurun içine, bir ağıt gibi çöktü. "Allah’ım! Ne ettik biz! Turaaaannnnn!"
Cenaze günü, gökyüzü sanki yerle bir olmuştu. Mezarlığın ıslak toprağı, siyah giysili insanların ayakları altında eziliyor; tabutun üzerindeki o eski, ıslak şapka her şeyi daha da dayanılmaz kılıyordu. Serra, anneannesinin dizinin dibinde küçücük kalmıştı. Ama asıl ağır olan toprak değil, komşuların aralarında dolaşan o zehirli fısıltılardı.
"Yazık, dedesini o batırmış diyorlar..." "Kayığın içinde yerinden kalkınca devrilmişmiş..." "Çocuk işte... ama vicdan... kolay taşınmaz."
Küçük Serra, başını ellerinin arasına aldı. Her bir kelime, kalbine saplanan birer kıymık gibiydi. "Ben istemedim..." diye hıçkırdı boğuk bir sesle. "Ben sadece... balık tutmak istedim."
Kenarda, bu sahneleri izleyen Derin fısıldadı:
"Travma sadece kayıpla başlamaz Serra... İnandırıldığın suçlulukla büyür."
Serra gölün yüzeyine baktığında, dedesinin şapkasının suyun altına doğru yavaşça çekildiğini gördü. O an, zamanın kırıldığı noktaydı. Küçük kızın yüzündeki o masum dehşet, yavaşça yerini yetişkin Serra’nın çizgilerine bıraktı. Artık Çan Kafe’nin rutubetli havasındaydı ama yağmur hâlâ ruhuna yağıyordu.
"Ben onu bıraktım..." dedi Serra, sesi titreyerek. "Ben bıraktım..."
Derin ve Emre, onun arkasında birer koruyucu gibi dursalar da Serra o an dünyanın en yalnız insanıydı. Mezarlığın soğuk kokusu, kafenin yanık kahve kokusuna karıştı. Cenaze kalabalığı silindi, tabutlar kayboldu; geriye sadece sırılsıklam olmuş üç ruh ve kafenin o donmuş zamanı kaldı.