24. bölüm · Kapının Ardında

4. KISIM: BEŞİNCİ BÖLÜM

Sametcan Baş

Şapkalı Adam, omuzlarındaki kadim yükle birlikte Emre’ye döndü. Yüzü hâlâ o dipsiz karanlıktan ibaretti ama sesi bu kez bir fırtınayı değil, durgun bir denizi andırıyordu.
"Onlar benim yanımda,"
dedi, kelimeleri kömürlüğün taş duvarlarında yankılanarak.
"Sonsuza kadar güvendeler."
Emre, yıllarca bağlanan bir düğümün çözülüşünü izlerken başını salladı. "Teşekkür ederim…" diye fısıldadı gözyaşları içinden. Ellerini o karanlık figüre doğru uzattı, içindeki o garip şefkat duygusuyla: "Keşke… keşke sana sarılabilsem."
Serra da hıçkırıklarının arasından ekledi: "Biliyor musun… Keşke ben de sana sarılabilsem."
Şapkalı Adam bir an duraksadı; belki de varoluşundan beri ilk kez bir "teşekkür" ve "sevgi" ile karşılaşmıştı. Sonra, üç çocuğun -Küçük Emre, Küçük Mert ve Küçük Okan—-ellerinden tuttu. Dördü birlikte, kömürlüğün isli duvarının içinden bir ışık huzmesi gibi geçerek kayboldular. Kömürlük, tarihinde ilk kez bu kadar aydınlıktı.
Emre, ruhu bütünleşmiş ve bakışları berraklaşmış bir halde Serra ile birlikte mutfağa adım attı. Meliha, az önce Serra’nın gazabına uğradığı dolabın dibinde, darmadağın bir halde onlara bakıyordu. Emre, annesinin karşısında durdu. Sesi artık ne titriyor ne de yalvarıyordu.
"Artık bitti anne," dedi, sakin ve net bir tonda.
Meliha, içindeki zehri son bir kez kusmak için tısladı: "Günahkârsın… Sen bir İBNESİN!"
Emre, bu kelimenin kendisini artık yaralamadığını fark ederek gülümsedi. Serra’nın gözlerinin içine baktı; orada gördüğü tek şey saf bir kabuldü. "Hayır. Ben günahkâr değilim. Ben hasta değilim. Hele ki o kullandığın kelime hiç değilim. Ben sadece… sevildim."
Meliha çığlık atmak için ağzını açtı ama boğazından sadece kuru bir hırıltı çıktı. "Artık sesin yok," dedi Emre, ona dokunmadan elini uzatarak. "Artık benim üzerimde gücün yok. Seni affediyorum."
Meliha, gözyaşları içinde son bir savunmaya geçti: "Ben sadece seni korumaya çalıştım Emre! Dünya acımasızdı… Seni onlar gibi olma diye cezalandırdım."
"Hayır…" dedi Emre. "Sen beni kendinden korumaya çalıştın. Korktun. Ne olduğumu değil, ne olabileceğimi sevdin."
Mutfak duvarları titremeye başladı. Duvarlardan artık isli bir duman değil, bembeyaz bir toz dökülüyordu. Meliha haykırdı: "Yalan! Ben seni her şeyden çok sevdim! Ama Allah seni benden aldı!"
"Allah beni senden almadı anne. Sen beni kendin verdin. Beni sen gönderdin anne…"
Meliha’nın yüzündeki öfke yerini donmuş bir korkuya bıraktı. "Ben… ben sadece… doğruyu yapmaya çalıştım," diye kekeledi.
"Ama doğru olan sevgiydi," dedi Emre. "Sen sevgiyi korkuyla karıştırdın. Ve ben… o korkudan doğdum."
Mutfaktaki hava bir anda ağırlaştı, tavan bir buz kütlesi gibi eriyerek parçalanmaya başladı. Duvarlar beyaz bir sessizliğe bürünürken, Meliha dehşet içinde ellerine baktı. Ellerinden ince, beyaz bir duman yükseliyordu. "Ne oluyor bana?" diye bağırdı, sesi artık bu evrenin bir parçası değilmiş gibi incelerek.
Emre, annesinin dağılmakta olan suretine bakarken sesi boğuk ama sarsılmaz bir tondaydı. "Korkunun bittiği yerde… artık sen yoksun anne," dedi. Bu, Meliha’nın tüm varoluşunu borçlu olduğu o karanlık gücün sonuydu.
Meliha, titreyen elleriyle bir adım öne atıldı; sesi artık bir celladın değil, terk edilmekten korkan küçük bir çocuğun yalvarışına dönmüştü. "Emre! Dur! Oğlum! Ben… ben yalnız kalmak istemiyorum!"
"Bir oğlun olduğu şimdi mi aklına geldi anne?" diye sordu Emre, boğazında düğümlenen otuz yıllık sitemle. "Sen gerçekten beni oğlun yerine koydun mu? Bir kere olsun başımı okşadın mı? Ve bunca şeye rağmen… ben hâlâ sana anne diyorum."
Meliha, korku içinde bir panik atak geçirirken bedeni iyice şeffaflaştı. "Emre… Oğlum lütfen. Beni yalnız bırakma!"
Emre’nin cevabı, mutfağın çöken duvarlarında yankılanan bir acıydı: "Ben de istememiştim. Anne…"
Meliha’nın sözcükleri boşlukta kaybolurken, bedeni rüzgârda savrulan beyaz bir toz bulutu gibi dağıldı. Sanki hiç var olmamış, sadece bir kâbusun kalıntısıymış gibi süpürülüp gitti.
Mutfak duvarı büyük bir gürültüyle yarıldığında, Emre dizlerinin üzerine çökmüş, elleri annesinin az önce yok olduğu boşlukta kalmıştı. Serra koşarak yanına geldi ve ona sımsıkı sarıldı. "O gitti… değil mi?"
"Gitmedi," diye fısıldadı Emre, boşluğa bakarak. "Sadece sustu. İlk defa… sustu."
Derin, kafeninkine dönüşmeye başlayan o sınırdan içeri girdi ve sessizce onları izledi. "Yok oluş da bazen bir tür cezadır Emre," dedi bilgece bir hüzünle. "Bunu unutma…"
Emre başını kaldırdığında, yüzünde o güne dek hiç sahip olmadığı acı dolu bir huzur vardı. "Artık korkmuyorum," dedi. Serra, elini Emre’nin kalbinin üzerine koyarak o sonsuz güveni mühürledi: "Artık yalnız da değilsin."
Kömürlükteki o isli duvarlar birer birer beyazlaşırken, geniz yakan kömür kokusu yerini sabahın taze serinliğine bıraktı. Mekân, yavaşça ve usulca yeniden Çan Kafe’nin tanıdık dokusuna evrildi.
Kafenin ortasında ayakta duran üç figür, Araf’ın bir fırtınayı daha dindirmesinin yorgunluğunu taşıyordu. Duvarda beliren buhar, yeni bir hüküm gibi şekillendi: “SESSİZLİK BİR CEZADIR.”
Serra, gözyaşlarını silerken bu yazıyı okudu ve kararlılıkla fısıldadı: "Teyzem sustu… ama ben konuşacağım."
Derin, bir psikolog titizliğiyle ama bu kez bir dost şefkatiyle cevap verdi: "Ve konuşan… en çok kanayan olur."
Uzun bir süre kimse konuşmadı. Serra, masanın kenarına oturup üşüyen ellerini cebine sakladı. Emre, ruhu nihayet bütünleşmiş ama bitkin bir halde sandalyeye çöktü. Derin ise ayaktaydı; yüzündeki yorgunluk ve endişe, Araf’ın sıradaki hamlesinin kime yöneleceğini biliyor gibiydi.
Emre’nin özgürlüğü, kafenin içine ilk kez gerçek bir huzur kırıntısı taşımıştı. Serra, hâlâ o büyük yüzleşmenin etkisindeydi. "Ne garip…" diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Sanki her şey bitti, ama içimde hâlâ bir şey kıpırdıyor. Bir şey… yanlış gibi."
Emre, yüzünde ilk kez bu kadar sahici ve hafif bir tebessümle cevap verdi: "Kurtuluş öyle bir şey işte Serra. Bitiyor sanırsın ama sadece şekil değiştiriyor."
Serra, heyecanla Emre’ye döndü. "Emre! Farkında mısın? Döngüden kurtulan ilk kişi sensin!"
Derin de bu umuda tutunarak ekledi: "Evet! Demek ki burası kötü bir yer değil."
Emre acı bir kahkaha attı. "Ağlanacak halimize gülüyoruz! Ama dediğim gibi… Kurtuluşun bittiğini sandığın an, o sadece yeni bir maske takar."
Derin, ağır adımlarla masaya yaklaşıp sandalyeyi çekti. Bakışlarında bir psikoloğun mesafeli ama sarsıcı gerçekçiliği vardı. "Bazen travmalar tamamen kaybolmaz. Sadece kabuk bağlar. Dokunmadığında acımaz… Ama kabuğu kaldırırsan… yeniden kanar."
Serra bu cümleyle irkildi. Sanki Derin, az önce iyileşen o yaraya bilerek parmağını basmıştı. "Yani biz hâlâ… tehlikede miyiz?"
Emre’nin fısıltısı boşlukta yankılandı: "Tehlike her zaman var zaten."
Derin, Serra’nın gözlerinin içine bakarak son noktayı koydu: "Kendinizden kaçmadığınız sürece, hayır. Ama burası, kaçanları affetmez."
Emre, Derin’in bu otoriter duruşunu sorgulayan bir bakış attı. "Burası hâlâ Araf mı sence? Yoksa artık… başka bir yer mi?"
Derin etrafına; duvarlardaki o silik yazı izlerine, az önce Meliha’nın yok olduğu o beyaz toza baktı. "Bence artık burası… biziz. Ne taşıyorsak, o kadar var."
Serra, bakışlarını penceredeki o hareketsiz dünyaya çevirdi. Yağmur durmuştu ama bu duruş bir bitiş değil, bir bekleyiş gibiydi. "Ya dışarı çıkarsak? Belki… dışarısı değişmiştir."
Emre’nin gözlerindeki korku hâlâ oradaydı, derinlerde bir yerde titriyordu. "Ya dışarısı aynıysa? Ya hiç değişmemişse? Ya aslında hep o mutfaktaysak?"
Derin ayağa kalktı. O ağır, mühürlenmiş kapıya yaklaştı. Kapının üzerindeki mühürde ince çatlaklar oluşmuştu ve aralıktan hafif, soğuk bir buhar sızıyordu. "Değişim... sadece dışarıda olmaz. Ama denemeden bilemeyiz."
Serra elini uzattı ama kapıya dokunmaya cesaret edemedi. "Dokunduğum her şey ya kayboldu ya değişti," dedi fısıltıyla. "Buna da dokunursam… kim kalır ki geriye?"
Derin, naif bir tavırla elini Serra’nın elinin üzerine koydu. "Kendini suçlamayı bırak. Bazı kapılar açılmak için değil, kapanmak için var."
Serra başını eğerken, bir damla yaş o solgun yanağından süzülüp kafelere düştü. "Bazen… kapanan kapının sesi bile içini acıtıyor."
Emre onları izlerken, belki de hayatında ilk kez kadere teslim olmanın huzurunu yaşıyordu. "O zaman bu sessizlik… belki de huzurdur."
Derin kapıdan uzaklaştı, masadaki o meşhur defterini eline aldı. Kalemiyle kağıdın üzerinde dans edercesine bir şeyler yazdı. Serra merakla yaklaştığında, Derin sayfayı onlara çevirdi. Büyük, köşeli harflerle yazılmış tek bir cümle vardı:
“HER ŞEY YAZILDI, AMA HİÇBİRİ BİTMEDİ.”
Serra’nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "Bu… bu ne demek?"
Derin, gizemli bir gülümsemeyle arkasını döndü. Sesi, kafenin duvarlarında yankılanan son bir fısıltı gibiydi:
“Henüz.”
Derin, elindeki defterin sayfalarını yavaşça çevirirken, sesinde kabullenmiş bir bilgelik vardı. "Hepimizin kaderi yazılıydı," dedi.
Emre, üzerindeki o ağır yorgunluğu atmaya çalışarak sordu: "Nerede yazılıydı?"
"Şapkalı Adam'ın zihninde…" Derin’in bakışları, az önce çocukların kaybolduğu o duvarda asılı kaldı. "Her şey en başından beri planlı. Aslında o kötü birisi değil. O bizim travmalarımızda boğulmamızı istemiyor."
Emre, yaşadığı o dehşet verici yüzleşmeyi düşünerek başını salladı. "Şahsen bana gelene kadar kötü sanıyordum. Mert'in yaşadığı olaydan sonra bakış açım değişti."
Serra, kuzeninin elini şefkatle sıktı. "Senin adına çok mutluyum Emre. Şu an daha iyisin…"
"Senin yanımda olduğunu duyduğumda iyileştim ben zaten…" dedi Emre. Sesi, otuz yıl sonra ilk kez bu kadar net ve özgürdü.
Derin, aralarındaki bu sarsılmaz bağa bakarken gözlerinde bir hayranlık belirdi. "Aranızda gerçekten doğaüstü bir bağ var. Umarım hiç bozulmaz…"
"Umarız…" diye mırıldandı Serra.
Emre, o ana dek kimsenin dikkat etmediği bir ayrıntıyı masaya bıraktı: "Hiç acıkma ve susama duygumuz olmadı. Bunu fark ettiniz mi?"
Derin, analitik zihniyle bu soruyu hemen tarttı. "Evet… Gerçekten de öyle oldu. Normalde beslenmesek şimdiye çoktan bayılabilirdik."
Serra’nın aklı ise hâlâ bıraktıkları dünyadaydı. "Ben hastanedeki bedenlerimizi merak ediyorum aslında. Onlara iyi bakıyorlar mıdır?"
Emre’nin felsefeci yanı, Araf’ın her katmanını sorgulamaya devam ediyordu: "Hastanede bedenlerimiz olduğunu nereden biliyoruz? Her şey bir göz yanılması ve sınanmamız adına olamaz mı?"
Derin, buruk bir gülümsemeyle omuz silkti. "Olabilir… Burada yaşadığım her şeye veya komplo teorilerine mantıklı bakmaya başladım artık."
Serra, bakışlarını uzaklara dikerek içini çekti. "Her neyse işte… Ailemi özledim." Sonra Emre’ye döndü, gözlerinde çocuksu bir umut vardı. "Buradan kurtulduğumuz zaman bende kalsana. Senden hiç ayrılmak istemiyorum…"
Emre, ilk kez bu kadar içten bir kahkaha attı. "Sonsuza kadar ortak…"
Bu samimi an, Derin’in o profesyonel maskesinin altındaki insani tarafı da tetikledi. "Ben de Ferit'i çok özledim…" dedi, sesi hafifçe titreyerek.
"Ferit kim?" diye sordu Serra merakla.
"Erkek kardeşim. O da beni çok merak etmiştir. Kendisi avukat. Psikoloji okumasını çok istedim ama… O adaleti savunmayı, laf aramızda benden de fazla kazanmayı seçti."
Emre’nin neşeli kahkahası kafenin duvarlarında yankılandı. "Yalanlarla para kazanma mesleği işte. Riskli ama olsun."
Derin, bu şakaya derin bir iç çekişle katıldı. "Hayatımızda risk almadan bir yere gelemeyiz… Belki de buraya gelmek bile bir riskti. Ama biz üstesinden geldik."
Emre, az önceki o karanlık mutfağı ve annesinin susuşunu anımsayarak başını salladı. "Çok haklısın. Aldığım en güzel risk. Çünkü annemle yüzleştim."
Emre’nin fırtınası dindikten sonra kafeye çöken o ağır sükunet, her saniyesiyle bir bekleyişe dönüştü. Serra, pencerenin kenarına büzülmüş, elleri kucağında öylece oturuyordu. Derin, bir gölge kadar sessizce onu izlerken; Emre’nin bakışları hâlâ o rutubetli mutfağın hayaletlerini ararcasına uzaklarda asılı kalmıştı.
“Bir an… her şey bitti sandım,” dedi Serra, sesi boşlukta belli belirsiz yankılanarak. “Ama içimde bir şey hâlâ nefes alıyor.”
Derin, o her zamanki vakur tavrıyla cevap verdi: “Bazen zihin sakinleştiğinde, kalp konuşmaya başlar Serra.”
Emre’nin fısıltısı, bu tespite karanlık bir soru ekledi: “Ya o sesler… hiç susmazsa?”
Soru havada asılı kaldı. Kafedeki sessizlik artık sadece sesin yokluğu değildi; rüzgarın, nefesin ve zamanın çekildiği, mutlak bir boşluğun sesiydi. Serra, bu sessizliğin ağırlığına dayanamayarak masadan kalktı ve pencereye yürüdü.
Gözlerini kısarak dışarıdaki o tanımsız dünyaya baktı. “Bakın… göl gibi olmuş dışarısı. Bembeyaz,” dedi Serra. Kar yerini yoğun, süt beyazı bir sise bırakmıştı. Emre pencereye yaklaştı ama onun gözleri sadece bir hiçliği seçebiliyordu.
“Burası İstanbul değil artık…” diye mırıldandı Emre. İstanbul’un o kaotik gürültüsü, yerini Araf’ın kör edici beyazlığına bırakmıştı.
Derin de yanlarına geldiğinde, üçü birden bu beyaz duvarı izlemeye başladılar. Sis, sanki kafenin camlarını aşındırmak, içeriye sızmak istiyor gibiydi. Serra, o soğuk ve buğulu cama elini koydu; camın buz gibi dokusu parmak uçlarını sızlattı.
Tam o anda, Serra’nın elinin hemen yanında, buğulu camın iç yüzeyinde küçük bir el izi belirdi. Sanki bir çocuk dışarıdan değil, tam yanlarındaymış gibi cama bastırmıştı elini.
Serra, büyük bir korkuyla elini çekip geriye savruldu. Nefesi kesilmişti. Derin, Serra’nın kolunu tutarak onu sakinleştirmeye çalıştı ama sesindeki o profesyonel tın bile titremişti:
“Sakin ol. Bu sadece bir anı yankısı olabilir.”
Serra’nın göğsü, sanki görünmez bir baskı altında sıkışıyormuşçasına hızla inip kalkıyordu. "Ama ben bir çocuk sesi duydum…" diye fısıldadı. Tam o anda, sütün içinden süzülüp geliyormuş gibi boğuk ama bir o kadar da neşeli bir çocuk kahkahası kafenin içinde yankılandı.
Sis, artık sadece camın dışında değildi; sanki devasa bir canlının gövdesi gibi binaya baskı yapıyor, camları zorluyordu. Çan Kafe, artık bir cadde üzerinde değil, ebedi bir beyazlığın, sessiz bir gölün dibine batıyormuş gibi hissediliyordu.
Derin, hayatında ilk kez profesyonel soğukkanlılığını tamamen kaybettiğini hissetti. Masaya gidip defterini açtı. Parmakları zangır zangır titriyordu. Mürekkep, kâğıdın üzerinde dağılırken o korkunç kehaneti yazdı:
"Bir sonraki kapı, suyun altında."
Serra camın önüne yürüdü ve gözlerini kapattı. Camdaki titreyen el izinden, buğunun içinden geçerek dışarıya, o sonsuz beyaza doğru süzüldü. Dışarısı artık İstanbul’dan bir iz taşımamaktaydı. Her yer gri, sisli ve durgun bir göle dönüşmüştü.
Sessizce süzülen bu suların üzerinde, yalnız bir sandal belirir. Sandalda, üzerinden hayatın tüm yorgunluğu geçen yaşlı bir adam ve yanındaki masumiyetiyle parlayan küçük bir kız çocuğu vardır. Kız, gökyüzüne bakıp neşeyle haykırır:
"Dede, yağmur geliyor!"
Yaşlı adamın yüzünde, Araf’ın o hüzünlü huzurunu taşıyan bir gülümseme belirir. Kamera gölün derinliklerine doğru dalar ve her yer kararır.
Karanlığın içinden, Serra’nın fısıltısı son bir kez duyulur:
"Biri daha kaldı…"