12. bölüm · Kanun Barut Tanımaz

Kumar Masasındaki Pusu

Aybüke Boyraz

12. Bölüm – Yeraltındaki Kumar

Marcos’tan;

Laboratuvarın o steril, tiksinti kokan havasını ve o kadının yeşil gözlerindeki o buz gibi adliye kibrini arkamda bırakarak kapıyı yüzüne sertçe çarptım. Kaburgamdaki o patlak dikişlerin yakıcı sızısı, her adımda beyaz gömleğime sinsi bir kırmızılık yaymaya devam ediyordu. Ancak içimdeki o bükülmez hırs ve o Bisturi Cadısı’na karşı duyduğum derin nefret, bedenimdeki tüm acıları bir saniyede küle çevirmeye yetmişti. Onun o yavaş sivil kanunlarını bekleyecek vaktim yoktu.

Gece yarısı, şehir merkezinin en karanlık ara sokaklarından birinde gizlenmiş o şüpheli yeraltı kumarhanesinin ağır demir kapısının önünde durdum. Siyah sivil montumun fermuarını boğazıma kadar çektim, siyah saçlarımdan süzülen hafif yağmur damlalarını elimin tersiyle sildim. Cebimdeki susturuculu tabancanın namlusunu jilet gibi bir sesle kontrol edip içeri daldım.

İçerisi yoğun bir tütün dumanı, kumar masalarından yükselen o feci gürültü ve alkol kokusuyla doluydu. Urganla asılan o cesedin arkasındaki yeraltı şebekesinin şehirdeki ana lojistik ağını yöneten o üst düzey adam, tam ortadaki masada krupiyenin karşısında dikiliyordu. Korumalar beni fark edip ellerini bellerine attığı o tehlikeli salisede, göğsümdeki o feci sızıya meydan okuyarak öne fırladım. İlk adamın bileğini havada yakalayıp kemik kırılma sesleri eşliğinde tersine büktüm ve onu kumar masasının üzerine öyle bir hırsla çarptım ki oyun pulları kanlar içinde etrafa saçıldı.

Ancak tam arkamdan gelen ikinci tetikçi silahını başıma kilitlediği an, kumarhanenin ahşap giriş kapısı büyük bir hırsla tekmelenerek açıldı.

Isabella’dan;

Marcos’un o laboratuvardan sinirle çıkıp kendi bildiğini okumak için o patlak dikişleriyle şehre indiğini fark ettiğim an, içimdeki o boyun eğmez adalet hırsı saf bir iğrenme ve feci bir öfkeyle şaha kalkmıştı. Her sabah evimden çıkıp o steril masada mutlak delilleri bulmak için uğraşıyordum; o Barut Faresi’nin kendi kaba, kuralsız yöntemleriyle bu davayı karartmasına, o yaralı haliyle gidip kendini öldürtmesine izin veremezdim.

Adliyenin sivil operasyon timlerini de arkama takarak o şüpheli kumarhanenin duman altı salonuna daldığımda, üzerimdeki siyah ceketin hatları ve yeşil gözlerimdeki o sarsılmaz nefret ateşi odadaki tüm fahiş gürültüyü tek bir saniyede dondurdu. Kumral saçlarım omuzlarıma savrulurken, tam ortada kanlar içinde çarpışan o adamı gördüm.

"Bırak o silahı!" diye bağırdım, sesimdeki o buz gibi sivil otoriteyle Marcos’un başına silah dayayan tetikçiyi hedef alarak. Timler kumarhaneyi saniyeler içinde çembere alırken, o tetikçi silahını yere fırlatıp teslim olmak zorunda kaldı.

Marcos’un tam önüne adımlayıp aramızdaki o mesafeli, uzak santimleri bozmadan doğrudan o siyah gözlerine diktim bakışlarımı. Kaburgasından sızan kanlar siyah montunun altından bile belli oluyordu; yüzü acıdan bembeyaz kesilmişti ama o dik askeri kibri hâlâ tam karşımda bir duvar gibi duruyordu. Ondan ve o duman altı kumarhaneden yayılan o ucuz alkol kokusundan bir kez daha en derin hücreme kadar iğrendim.

"Sivil kanunlarımı hiçe sayıp o patlak dikişlerinle buraya dalman bende sadece feci bir tiksinti uyandırıyor, Barut Faresi," dedim, sesimdeki o mesafeli, uzak iğretiyle onu tamamen ezerek. "Bu adamı ve o şifreli kumar belgelerini sivil adliyeme götürüyorum. Şimdi o leş gövdeni al ve önümden çekil, senin o kaba askeri egonla daha fazla aynı havayı solumak istemiyorum."

Marcos dudak kenarını o bildik alaycı tavrıyla yukarı doğru kıvırdı, kaburgasını tutarak bana doğru feci bir nefretle baktı. İkimiz de o yeraltı kumarhanesinin yıkıntıları arasında, birbirinin nefesinden bile tiksinen iki azılı düşman gibi kalakalmıştık. Düşman cephemiz bir milim bile esnememişti ve bu İspanya sınırındaki yeraltı şebekesini çökertene kadar aramızdaki bu hırçın nefret savaşı her mesaide daha da feci bir namluya dönüşecekti.