8. bölüm · Kanlı Taç

7. Bölüm

Lumina Kitapları

Arabanın camından sokak lambalarının loş ışıklarıyla aydınlanmış etrafı seyrederken içimde bastıramadığım bir heyecan, bir merak vardı. Neyle karşılaşacağımı merak ediyordum.

Üzerimde bugün aldığım bordo elbisem vardı. Savaşa gidiyor olsam dahi güzelliğimden ödün vermezdim. Bugün her zamankinden daha hareketli geçecekti, farkındaydım ama ne yapabilirdim? Benimde huyum buydu.

Gözümün önünden akıp giden şehri izlemeye devam ettim. Takılarımı çıkarmıştım sadece. O da bana yük olmasın, orada sağa sola düşürmeyeyim diyeydi.

Aklıma gelen bir detayla yanımdaki küçük çantamı aldım. İçinden yanımdan ayırmadığım kırmızı rujumu çıkardım. Rujum imzamdı, onsuz dışarı çıkmazdım. Cep aynamı ve rujumu işimi bitirdikten sonra çantama koydum.

Arabanın arka tarafında sıralı iki koltuk vardı. Yani birbirlerine bakan iki küçük koltuk gibi. Hakan karşımdaki koltukta oturuyordu. Bakışları ne zamandır olduğunu bilmiyordum ama üstümdeydi. “Şu rujunu sürmesen olmaz, değil mi?” diye sordu gülerek.

Tırnaklarımla uyumlu renkte olan rujumu sürmenin verdiği özgüvenle gülümsedim. “Olmaz,” dedim kaşlarımı kaldırarak.

Hakan en az benim kadar ruj bağımlılığımı bildiği için ses çıkarmadı. Önüne döndü sessizce. Ellerini birbirine kenetlemişti ve dirsekleri dizlerine yaslıydı. Onun da benim gibi gergin olduğunu görebiliyordum.

Arabanın içi yeniden eski sessizliğine bürünürken ben diken üstündeydim çünkü korkuyordum. Kabul etmek istemesem de ilk defa Yılan Örgütü’ne bu kadar yaklaşmışken kaybetmekten korkuyordum. Yanılmayı çok istedim.

Limana vardığımızda kendime çeki düzen verdim. Arabanın dikiz aynasından makyajlı yüzüme baktım uzun uzun. Nereye gidersem gideyim güzel görünmeliydim.

Arabayı kullanan kişiye yani Selçuk’a baktım. “Sakın ben ikinci bir emir verene kadar buradan ayrılma,” diyerek onu uyardım. “Ve etrafı gözetle. Bir terslik olduğunda haber ver.”

Selçuk dediklerimi dikkatlice dinledikten sonra başını aşağı yukarı salladı. “Siz nasıl isterseniz, İnci Hanım.”

Hakan benden önce arabadan inmişti ve beni aşağıda bekliyordu. Kapımı açtığında fazla centilmendi. Geçmem için yol verince arabadan indim. Elbisemin kırışan kısımlarını çekiştirdim.

Hakan bana yaklaşıp, “Yalnız değiliz,” diye mırıldandı. Ela gözleri etrafta gezindi. “Her yerde Yılan Örgütü’nün adamları var. Tetikte olmalıyız.” Cebinden bir silah çıkarıp bana uzattı.

Silahı almak yerine kendi silahımı çıkardım çantamdan. “Hazırlıklıyım,” derken sırıttım.

Yüzümdeki sırıtışa bakarken o da gülmüştü. “Öyleyse gidelim.” Beni herkesten korumak ister gibi bir kolunu önüme siper ederek yürümeye başladı. Onunla birlikte yürürken onun gibi etrafı kolaçan ediyordum. Herhangi olası tehlikeye karşı her zaman hazırlıklı olmalıydık çünkü tek bir yanlış hatamızda bu bizim sonumuzu getirebilirdi.

Hakan ile seri adımlar atıp bir limanın karşısına geldik. Giriş kısmında yazan Yılan Örgütü yazısıyla yüzümü buruşturdum. İğrenç bir isim seçimiydi.

“Ne tarafa gidiyoruz?” diye sordum Hakan’a. Kafamıza göre gezecek değildik ya. Limanda tekne turu yapmaya gelmemiştik sonuçta.

Hakan’ın elaları sağ taraftaki tekneye kaydığında bana gözleriyle tekneyi gösterdi. “Barlas ve Lidya şu an bu teknede yılanın gelmesini bekliyor. Biz ise hangara geçeceğiz.”

“Yılanın başını ezmek için,” dediğimde güldü.

“Yılanın başını ezmek için,” diyerek beni taklit etti.

Birlikte hangara doğru yürürken kahverengi gözlerim sürekli etrafımı tarıyor, bir tehlike olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Elimdeki silahı sıkı sıkı tutarken nefesimi tutmuştum.

Hakan sonunda hangara geldiğimizde, “Buraya saklanacağız,” diye mırıldandı sakince.

Hangara baktım. Baya büyük bir yerdi. Hakan’a omzumun üzerinden kafamı çevirerek baktım. “İçerinin boş olduğundan emin miyiz?” dedim kısık bir sesle.

Hakan kendinden emindi. “Evet. Hiçbir sıkıntı görünmüyor.” Bu iyiye işaretti.

Ağır adımlarla spor ayakkabılarımın üzerinde sessizlik içinde yürümeye başladım. Topuklularımın zeminde ses çıkarıp dikkat çekeceğini düşünmüştüm. İyiki de düşünmüşüm.

Hangarın kapısını gıcırtı sesi eşliğinde açtıktan sonra benden önce Hakan içeri girdi. Arkasından girdiğimde yoğun, geniz yakan bir koku kaplıyordu hangarı.

Hangarın kapısını arkamızdan yavaşça kapatırken içerideki zifiri karanlık, dışarıdaki az da olsa var olan ışığı tamamen yuttu. Geniz yakan, kimyasal ve rutubet karışımı ağır bir koku boğazımı acıtırken öksürmemek için dişlerimi sıktım, kendimi zor tuttum. Bordo elbisemin kumaşını ve elimdeki silahın metal soğukluğunu hissederken nefesimi olabildiğince sessizce vermeye çalıştım.

Hakan bir an bile duraksamadan büyük metal konteynerlerin ve eski ahşap kasaların oluşturduğu gölgeli labirentin içine doğru ilerledi. Adımları o kadar hafifti ki, spor ayakları zemine hiç dokunmuyordu sanki. Ben de onun bastığı yerleri milimi milimine takip ederek arkasından yürüdüm. İyi ki topukluları giymeyip yanıma bu ayakkabıları almıştım yoksa bu sessizlikte basbayağı deşifre olurduk.

“Kokuyu alıyor musun?” diye fısıldadım sesimin titrememesine özen göstererek Hakan’ın kulağına doğru.

Hakan durdu, başını hafifçe geriye çevirip onaylar anlamda salladı. “Barut, eski mazot ve rutubet. Doğru yerdeyiz,” dedi çok kısık bir sesle. Ela gözleri karanlığa alışmış gibi keskin bir şekilde etrafı tarıyordu. Eliyle ilerideki büyük paslı demir merdivenleri ve üstteki platformu işaret etti. “Yukarıdaki kontrol odasına geçeceğiz. Oradaki ana sunucuya sızmamız gerekiyor. Hem oradan tüm limanı ve Barlasların olduğu tekneyi de yukarıdan görebiliriz.”

Merdivenlere doğru sessizce bir adım atmıştık ki hangarın diğer ucundaki devasa otomatik kepenk kapısının motoru büyük bir gürültüyle dişlilerini döndürmeye başladı. İçeri sızan sarı projektör ışığı yerdeki toz bulutlarını havaya kaldırırken Hakan hızla kolumdan tutup beni en yakındaki kalın demir konteynerin arkasına, gölgeye çekti.

Sırtım sert metale yaslandığında nefesimi tuttum. Kalbimin atışı kulaklarımda adeta bir davul gibi gümlemeye başlamıştı. Eğer bizi fark ederlerse burası ikimiz için de bir kapana dönüşebilirdi.

Kapı tamamen yukarı kalktığında dışarıdan birkaç kişinin botlarının sesleri betonda yankılandı. Hemen ardından tok, emir veren bir ses duyuldu. “Her yeri kontrol edin! Kimseden emir gelmeden tekneden tek bir parça, tek bir evrak bile indirilmeyecek. Patron her an burada olabilir, tetikte olun.” Patron dediği kişi Yılan Örgütü’nün lideri olmalıydı. “Ateş ve Eraslan örgütlerinin depolarını patlattık ama o heriflerin ne yapacağı belli olmaz, intikam için limanı basabilirler.” Bizi tanıyorlardı.

Hakan ile göz göze geldik. Yüzünde tehlikeli bir tebessüm belirdi. Yılan Örgütü Barlas’ın limana körü körüne saldıracağını düşünerek tüm gücünü dışarıya yığmıştı. İçerisi sandığımızdan daha zayıftı. Şimdi yılanın şah damarını kesme sırası tam anlamıyla bizdeydi.

───

Barlas Uygur

Yılan Örgütü’nün teknesindeydik. Her tarafımız adamlarla çevrilmişti. Yılan Örgütü onlara direkt olarak saldıracağımdan çok emindi ve bu yüzden her şeyi hangarda depolamışlardı.

Sanırım İnci haklıydı. Direkt olarak saldırmak iyi bir fikir değildi. Doğru yolda olduğumu artık biliyordum. En azından şimdilik bir sıkıntı görünmüyordu. İnci’nin Hakan’la gönderdiği uyarıyı dinleyip limanı direkt basmak yerine tekneye sızarak en doğrusunu yapmıştım.

Lidya hemen yanı başımda sırtını teknenin lüks ahşap panellerinden birine yaslamış, her an harekete geçmeye hazır bir kedi gibi tetikte bekliyordu. O cıvık ve neşeli maskesini tamamen bir kenara bırakmıştı. Durumun ciddiyetinin farkındaydı çünkü etrafımızı saran Yılan Örgütü adamlarının ellerindeki silahlar şakaya gelmeyecek türdendi.

Lidya göz ucuyla bana bakıp sesini olabildiğince alçaltarak, “Baybars Bey,” dedi muzipçe fısıldayarak. Durum ne kadar gergin olursa olsun benimle uğraşmaktan asla vazgeçmiyordu. “Adamların odağı tamamen dışarıda, liman girişinde. İnci ve Hakan hangara sızmayı başardıysa bizim burada yapacağımız en ufak bir gürültü onların işini kolaylaştırır. Plan tam tıkırında işliyor.”

Başımı hafifçe salladım. Gözlerim güvertede volta atan iki korumanın üzerindeydi. “Gürültü yapmayacağız,” dedim buz gibi bir sesle. “Teknenin kontrol odasına ulaşıp yılanın buradaki kaptanını etkisiz hale getirmemiz gerekiyor. Telsiz trafiğini kesersek hangaradakilerin dışarıdan yardım istemesini engelleriz.”

Lidya elindeki küçük siber cihazı göstererek sırıttı. “Sinyal kesici bende. Sen yolu aç, gerisini bana bırak, Baybars.” Özgüvene gel.

O sırada telsizlerden bir cızırtı yükseldi ve güvertedeki adamların hareketlendiğini gördük. Zamanımız daralıyordu. İnci ve Hakan’ın hangarda adamları alt etmesini beklerken biz de burada yılanın kaçacak hiçbir deliği kalmamasını sağlayacaktık.

───

İnci Eraslan

Konteynerin arkasındaki karanlıkta nefesimi olabildiğince sessiz alırken gözlerimi tam karşımdaki Hakan’a diktim. Dışarıdan giren projektör ışığının ters yansıması onun yüz hatlarını her zamankinden daha keskin gösteriyordu.

Dışarıdaki bot sesleri yaklaşırken elimdeki silahın kabzasını biraz daha sıktım. Bordo elbisemin yırtmacını hafifçe geriye doğru çekerek hareket alanımı rahatlattım.

İçeri giren adamların sayısı dörttü. Üzerlerindeki Yılan Örgütü üniformaları ve ellerindeki hafif makineli tüfekler buranın ne kadar sıkı korunduğunu gösteriyordu.

Hakan bana doğru eğilince dudakları neredeyse kulağıma değecekti. “İkişer kişi,” diye fısıldadı. Sesindeki sarsılmaz güven içimdeki tüm korkuyu bir anda silip süpürdü. “Ben soldakileri alıyorum. Sen sağdakilerdesin. Hazır olduğunda...”

Başımı hafifçe salladım. Hakan’ın gözlerindeki elalar karanlıkta bir anlığına parladı.

Adımlarını ilk atan onlar oldu. Koridorda yürüyen iki adam tam bizim olduğumuz konteynerin köşesini dönecekken Hakan bir gölge gibi öne atıldı. İlk adamın silah tutan bileğini kavrayıp havaya kaldırırken diğer eliyle adamın gırtlağına sert bir darbe indirdi. Adam nefesi kesilerek yere yığılırken arkasındaki arkadaşı daha silahını doğrultamadan Hakan’ın döner tekmesiyle duvara kapaklandı.

Sıra bendeydi.

Sağ taraftan bize doğru koşan diğer iki koruma durumu fark edip bağıracakken öne atıldım. İlk adamın üzerine hamle yapıp elbisemin bana verdiği esneklikle hızla eğildim. Adamın savurduğu yumruk boşluğa giderken dirseğimi tam çenesinin altına yerleştirdim. Çatırdama sesi hangarda yankılandı.

Son kalan adam silahını bana doğrulttuğunda artık çok geçti. Namlunun ucunu elimle yana doğru savururken diğer elimdeki silahın kabzasıyla adamın şakak kemiğine sertçe vurdum. Adam dengesini kaybedip yerdeki paslı varillerin üzerine devrildi ve bir daha kalkamadı.

Nefes nefese kalmıştım ama üzerimdeki adrenalinin verdiği his muazzamdı. Hakan’a döndüm. Saçlarımı arkaya doğru atarken dudaklarıma hafif bir tebessüm kondurdum. “Nasıl, fena değilim değil mi?” dedim.

Hakan yerdeki adamların silahlarını bir kenara tekmelerken gülümsedi. “Eraslan liderine yakışır bir performans. Ama asıl iş yukarıda. Hadi.”

Birlikte paslı demir merdivenlere yöneldik. Basamakları ikişer ikişer tırmanırken yukarıdaki kontrol odasının camından sızan mavi ışık yüzümüze vurmaya başlamıştı. İçerideki siber ağ Yılan Örgütü’nün bu bölgedeki tüm gücünü elinde tutuyordu ve biz o gücü şimdi ellerinden alacaktık.

───

Barlas Uygur

Teknenin lüks güvertesinde gölgelerin yardımıyla ilerlemeye devam ediyorduk. Lidya her zamanki hiperaktif tavrını minimumda tutmaya çalışsa da siber cihazın ekranına bakarken parmakları heyecanla titriyordu.

“Baybars,” dedi gıcık kapacağım hitap şekliyle. “Kontrol odasının kapısındaki şifreyi kırdım. Ama içeride iki yüksek rütbeli Yılan yöneticisi var. Telsizden sürekli hangar tarafıyla konuşmaya çalışıyorlar. Sinyal kesiciyi açtım ama tamamen devre dışı kalmaları için içeri girmemiz şart.”

“Güzel,” dedim ceketimin altındaki namluyu kontrol ederek. “Kapıyı aç.”

Lidya cihazın üzerindeki son tuşa bastığında teknenin VIP kaptan köşkü kapısı hafif bir tıslama sesiyle iki yana ayrıldı. İçerideki adamlar arkalarına dönmeye fırsat bulamadan içeriye girdik.

Sol taraftaki adam elini beline attığı an üzerine atılıp bileğini arkaya doğru büktüm. Acıyla inleyerek masanın üzerine kapaklandığında başını sert ahşap zemine çarparak bayılmasını sağladım. Lidya ise diğer adamın elindeki telsizi tek bir hamlede kapıp adamın kasıklarına sert bir tekme indirdi.

“Bu da Eraslan-Ateş ittifakının ilk hediyesi olsun,” diye mırıldandı Lidya adam yerde iki büklüm olurken.

Kontrol masasındaki büyük ekranlara baktım. Kameralardan biri limanın hemen arkasındaki hangarın üst katını gösteriyordu. Mavi ışıkların yandığı kontrol odasının camından içeri giren iki tanıdık silüeti gördüm.

İnci ve Hakan içerideydi.

İnci bordo elbisesiyle teknolojik masanın başında durmuş, Hakan’ın yönlendirmesiyle ana sunucuya veri sürücüsünü yerleştiriyordu. O an telsiz sistemindeki parazitler dağıldı ve İnci’nin sesi teknenin hoparlörlerinden yankılandı.

“Barlas beni duyuyor musun? Hangar bizde. Yılan’ın siber ağını tamamen çökertiyoruz. Sizin tarafta durumlar ne?”

Ekrandaki kararlı ve dik duruşuna bakarken içimdeki güvensizlik duvarlarının hafifçe çatladığını hissettim. Bu kadın, babasının iddia ettiği gibi zayıf ya da çaresiz değildi. Kendi kurallarını koyan gerçek bir liderdi.

“Temiz,” dedim telsizin mandalına basarak, gözlerimi ekrandaki yansımasından ayırmadan. “Tekne kontrolümüz altında. Yılan’ın kaçacak deliği kalmadı, İnci. Şah damarını kesebilirsin.”

İnci’nin dudakları memnuniyetle iki yana kıvrılırken gözlerinde korkuya yer yoktu.

Hakan’ın yönlendirmesiyle ana sunucudaki son komutları da onayladı. Ekranlar birer birer kararıp Yılan Örgütü’nün tüm siber ağı çökerken malikanedeki çaresiz küçük kızın intikamını nihayet kendi elleriyle almaya başlamıştı.

Telsizden bana, “İşlem tamam,” dedi sesi tüm hangarda yankılanırken. “Artık kontrol tamamen bizde.” Üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi hissettim.

Bu gece yılanları biz zehirleyecektik.