4. bölüm · Kanlı Taç

3. Bölüm

Lumina Kitapları

Duyduklarımı algılamam zor olmuştu. Barlas’ın dediklerini zihnimde tartarken duyduklarımın doğruluğundan emin olmuştum.

Bizim misafirimiz.

Ateş Örgütü’nün misafiri.

Bu dediğinin gerçek olup olmadığını anlayamamıştım. Onlarla mı kalacaktım? Hem de daha yeni anlaşma yapmışken. Bunun olmamasını umuyordum.

Az önce Eraslan Örgütü’ne geri döneceğim için mutluyken şimdi de Ateş Örgütü’nde kalacağım söyleniyordu! Neden buna bu kadar şaşırdığımı bende pek bilmiyordum. Sanırım daha sert bir karşılama beklediğimdendi. Emin değildim.

Oturduğum yerden kalkarken, “Gerek yok,” dedim hemen. Paniğimi sesime yansıtmamaya çalışıyordum. Bana neler oluyordu? Kontrol elimde değilmiş gibi hissediyordum. Köprücük kemiğimin hemen üzerindeki Kanlı Taç dövmesi sızladı.

Bu dövme Eraslan Örgütü’nde olan herkeste vardı. Hakan’ın da kolunda olan bu dövme hangi tarafta olduğumuzu simgeliyordu. Diğer örgütlerin de kendi dövmeleri vardı. Mesela Ateş Örgütü’nün ateş şekilde bir dövmesi vardı. Aslan Örgütü’nün aslan kafası şeklinde bir dövmesi bulunuyordu. Tüm liderler kendi sembollerini en başında seçmişti ve ona göre hareket ediyorlardı.

Ben henüz on sekiz yaşındayken babam zamanımın geldiğini söyleyip bu dövmeyi tenime mühürlemişti. Sanki Kanlı Taç dövmesiyle bir bütündüm ve asla ondan kopamazdım gibi geliyordu.

Barlas masada duran boş içki bardağını yavaşça çevirmeye başladı. “Gerek olup olmadığına ben karar verdim, İnci Hanım,” dedi sakin ama emir kipi barındıran bir tonla. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. “Yeni yapılan bir ortaklık, iki tarafın da birbirini en savunmasız anlarında bile tanımasını gerektirir. Burada kalman hem güvenlik açısından hem de anlaşmamızın sağlığı için en doğrusu.”

Ceketimin yakasını düzelttim. Dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırmıştım. Eraslanların lideri olarak buraya kendi isteğimle gelmiştim ama şu an Ateş Örgütü’nün sınırları içindeydim ve kuralları ben koymuyordum.

Ayağa kalkıp aramızdaki mesafeyi kapattığında duruşumu bozmamak için kendimi zorladım. Boy farkımız yüzünden başımı hafifçe kaldırmak zorunda kalmıştım ama bakışlarımı bir an bile olsun gözlerinden kaçırmadım.

“Seni burada zorla tutmuyorum,” diye fısıldadı sesindeki alaycı tınıyı gizleme gereği duymadan. “Ama eğer bu kapıdan çıkıp gidersen, babanın o çok güvendiğin ortaklığı bozup liderliğini elinden almasına göz yummuş olursun. Seçim senin. Ya benim misafirim olursun ya da babanın başarısızlık hikayesi.”

Sözleri odadaki havayı daha da keskinleştirdi. Zihnimdeki panik dalgası yerini yavaş yavaş öfkeye ve gurura bırakırken omuzlarımı daha da dikleştirdim. Buraya babamın gölgesinden kurtulmak ve annemin hesabını sormak için gelmiştim. İlk engelde geri adım atacak değildim.

Buz gibi mesafeli ses tonumu koruyarak, “Ben bir Eraslan’ım, Barlas Bey,” dedim kelimelerin üzerine basarak. “Ve bir Eraslan asla bir başkasının yazdığı senaryoda figüran olmaz.”

Barlas hafifçe gülümsediğinde bu durumdan keyif alıyor gibiydi. “Figüran olmanı isteyen yok, İnci. Sadece bu sahnede kuralları ortak koyduğumuzu kabullenmeni istiyorum.”

Gözlerimi gözlerine diktim. Ortaklık bahanesiyle beni kendi bölgesinde tutarak kontrol altında tutmak istediğinin farkındaydım. Ama bilmediği bir şey vardı: Bu malikanede kalmak, benim için de Ateş Örgütü’nün sırlarına ve belki de aradığım cevaplara ulaşmak için bir fırsat olabilirdi.

“Güzel,” dedim sesime yapay bir rahatlık katmaya çalışarak. “O halde kuralları gerçekten ortak belirleyeceğimiz bir misafirlik olacak demektir. Bana odamı gösterebilirsiniz.”

Burada kalmayı kabul etmiş olmam onu memnun ederken birkaç adım uzağında kalmış olan Lidya’ya döndü. “İnci’ye odasını göster, Lidya.”

Lidya Barlas’ın bu tavırlarına karşılık olarak Barlas ondan bakışlarını çektiğinde arkasından gözlerini devirmişti. Onu sevmiyor muydu? Gerçi bende sevmiyordum ama aynı yerde çalışıyorlardı sonuçta. Ben kısa bir süre sonra buradan gidecektim. Yani umarım gidebilirdim. Bu gidişle buradan hiç gidemeyecek gibiydim ama neyse.

Lidya ayaklandı. “Emredersiniz, Baybars Bey,” diye homurdanarak yanıma yaklaştı. Adını neden yanlış söylediğini anlayamamıştım. Galiba aralarında olan bir şeydi. Fazla düşünmedim. “Gel, İnci. Sana odanı göstereyim.” Eski neşesine geri dönmüştü bir anda.

Ona uyum sağlamaktan başka seçeneğim yoktu. Çantamı sıkı sıkı tutarken arkamda bekleyen Hakan’a baktım. “Sen ne diyorsun bu duruma, Hakan?” Hakan’ın düşüncelerini dinlemiyormuşum gibi hissediyordum.

Hakan’ın ela gözleri gözlerimdeydi. “Sizin için uygunsa benim için de uygundur, İnci Hanım,” dedi. “Ama kendi isteğinizle burada kalmıyorsanız kimseyi umursamadan sizi çıkarabilirim. Anlaşma olmadığı zaman babanızın tepkisi sizi korkutuyorsa eğer, merak etmeyin ben sizin arkanızdayım.”

Hakan’ın ne kadar iyi bir seçim olduğunu bir kez daha anlamıştım. Bana kızmak şöyle dursun, arkamda olacağını söylerken içimde bir umut filizlenmişti. Onun bundan haberi bile yoktu belki ama bana destek olduğunda her şeyin üstesinden gelebilecekmişim gibi geliyordu bana. Hakan iyiki vardı.

Gülümseyerek geriledim. Ona sarılmamak için kendimi zor tutuyordum. Herkesin içinde onu bir çocuk gibi sevip onu rezil etmek istemediğimden ondan uzaklaşmıştım. “Sağ ol, Hakan,” diye mırıldandım. Gözlerim dolu doluydu fakat bunun o andan mı yoksa Hakan’dan mı kaynaklı olduğunu bilemedim.

“Her zaman, İnci.” İnci Hanım dememişti. İnci demişti sadece. Aramızdaki mesafeyi kısa bir anlığına kaldırdığını gösteriyordu açık açık.

İstemeye istemeye Hakan’ın yanından ayrıldığımda Lidya biraz uzakta beni bekliyordu. Eski ciddiyetime dönmem uzun sürmemişti fakat Lidya elini beklemediğim bir anda omzuma atmış olmasaydı bu ciddiyet tekrar bozulmayacaktı. “Yeni odanı çok seveceksin, bebeğim,” dediğinde ne çabuk kaynaştığımızı sorguluyordum.

Kaşlarım çatıldı. “Bebeğim mi?” diye sordum bunun ne kadar tuhaf bir hitap şekli olduğunu belirterek.

Lidya beni umursamadı. “Bebeğim tabii. Başka ne olacaktı?” Bana bakarken sırıttı. “Aşkım da diyebilirim istersen. Ya da hayatım. Seç beğen al, güzellik.” Göz kırptı.

Bu kız tam bir deliydi ve beni şaşırtmayı başarmıştı. “Ne ara hitap seçmeye geçtik? Daha az önce bir toplantıda anlaşma yapmamış mıydık? Yanlış mı hatırlıyorum?”

Lidya derin bir nefes verdi. Bu işlerden sıkıldığını çok belli ediyordu. “Doğru hatırlıyorsun, bebeğim. Ama hayatı ciddiye alırsan, karşılığında tüm neşeni kaybedersin.”

“Neşeli biri olursam örgütü nasıl yöneteceğim?”

“Neşen yerinde olursa örgüt yönetmek yerine daha düzgün bir işte çalışırsın, aşko.” Kendisi gibi cıvık birine dönüşmek en son isteyeceğim şey bile değildi.

Son kelime yüzümü ekşitti. “Aşko derken? Ciddi misin? İyice liseli kızlara döndük.” Kafayı yemek üzereydim! Nereye düşmüştüm ben?

Bir taraftan sohbet ederken -ki buna sohbet denilebilirse- bir taraftan da merdivenleri çıkıyorduk. Etrafta gezindi gözlerim. Her yer beyazdı. Bizim malikanenin tam tersiydi. Ateş ve Eraslan Örgütü arasında hiçbir benzerlik yoktu fakat kader bizi bir şekilde bir araya getirmişti.

Lidya beni odaya götürürken bakışları sık sık bana kayıyordu. Sanki bir soru sormak istiyormuş ama buna cesaret edemiyormuş gibiydi.

En sonunda dayanamayıp, “Ne söyleyeceksen söyle,” dedim. Onun ağzından laf çıkmayacaktı sanırım.

Lidya bunu beklemiyordu. Birkaç saniye tek kelime etmedi. Daha sonra derin bir nefes aldı. “Şu koruman...” dedi kısık bir sesle. Kaşlarını çattı. “Adı neydi?”

“Hakan mı?” diye sordum şaşkınlıkla. Benimde kaşlarım çatılmıştı.

Başını aşağı yukarı salladı. “Evet evet, o.” Koyu kahverengi gözlerini benden kaçırdı. “Adını soracaktım sadece. Başka bir şey yok.” Gülmeye çalıştı fakat yalandan güldüğü çok belliydi. “Başka ne olabilir ki?”

Dudağımı büzdüm. “Bilmem.” Hakan’a karşı duygu besliyor olamazdı, değil mi? Hakan bana hiç bundan bahsetmemişti. Hakan’la her şeyimizi paylaşmamıza rağmen bana bunu anlatmadıysa bunu böyle bir şeyin olmamasına yoruyordum.

Lidya içimi ferahlatmak istercesine bana bakıp, “Bilmeyecek ne var, canım yani? Hiçbir şey yok. Olamaz.” Benden çok kendine anlatıyormuş gibi bir hali vardı.

Konuyu kapatmak istedim. “Odam ne tarafta tam olarak?” diyerek önüme döndüm. Daha fazla bu muhabbetin uzamasını istemiyordum.

Lidya bakışlarını etrafta gezdirdi. Karşısına geldiğimiz odayı göstererek, “Burası, bebeğim,” dedi. Sonunda gelebilmiştik. Malikane o kadar büyüktü ki, örgüt üyelerinin odalarını geçip misafir odalarına gelene kadar canımız çıkmıştı.

Artık bebeğim demesini kafama takmıyordum. Önce lavaboya gitsem iyi olacaktı. Makyajımı tazelemeliydim. Görünüşe önem veriyordum. “Ben lavaboya gideceğim.”

Lidya odanın kapalı kapısını açtı benim için. “Peki. Odada lavabo var zaten. Orayı kullanabilirsin.” Ben içeri girdiğimde arkamdan seslendi. “Kendini evinde gibi hisset!”

İçeri girip arkamdan kapıyı kapatmadan önce gülüyordum. Kapattığımda ise üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi yere çöktüm. Derin derin nefesler alıp verirken artık gülmüyordum. “Bu da neyin nesiydi?” dedim kendi kendime. Garip bir karşılama olduğunu bir kez daha söylemeden geçemeyecektim. Alışmam zaman alacaktı.

Topuklu ayakkabılar artık ayaklarımı acıtıyordu. Ayak bileğimi ovuşturdum bir süre. Daha sonra ayağa kalktım ve hiçbir şey olmamış gibi lavaboya ilerledim. Elimi yüzümü yıkasam iyi olacaktı.

Lavaboda makyajımı tazelemeden önce ellerimi soğuk suyla yıkadım. Yanımdan bir an bile ayırmadığım çantamdan makyaj malzemelerimi çıkarıp makyajımı tazeledim. Aynadan son halime bakarken gülümsemeye çalıştım. “Hiçbir sorun yok, İnci. Her şey yolunda.” Birkaç kez tekrarladım aynı cümleleri.

Lavabodan eşyalarımı toplayıp çıkarken biraz olsun sakinleşmiştim. Temiz çarşaf serili çift kişilik yatak gözüme çarptığında yatağa oturdum. Soğuk terler akıyordu alnımdan. Nedenini bende bilmiyordum.

Aslında biliyordum ama sesli dile getirmeye korkuyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Her şeyimi kaybetmekten, bu oyunu kazanamamaktan deli gibi korkuyordum.

Bunun olmayacağına kendimi ikna etmem zordu çünkü kendime olan güvenim ve inancım gün geçtikçe azalıyordu. Belki de babam haklıydı. Benden örgüt lideri falan olmazdı. Hiçbir şeyi başaramayan bir aptalın tekiydim.

Hayır, dedi içimden bir ses. İçimdeki seslerle boğuşuyordum. Başaracaksın. Bu zamana kadar kazandığın her şey senin sayende. Bunu da kazanacak ve babanın karşısına gururla çıkacaksın. Umarım öyle olurdu.

Odamın kapısı tıklatıldığında bakışlarım o yöne çevrildi. “Girin,” diye seslendim kapıya doğru. Ayağa kalktım hızlıca. Kimse beni diz çökmüşken görmemeliydi.Kapı yavaşça açıldı. Gelen kişi rahat bir nefes almama sebep oldu. “Hakan,” dedim gülümsüyerek.

Hakan’ın bakışları üzerimde gezindi. Bir terslik olduğunu anlamış gibi bakıyordu. “İyi misiniz diye bakmaya geldim, İnci Hanım.”

“İyiyim,” desem de değildim fakat bunu ona gösterecek değildim. Benim için üzülmesini istemiyordum. “Yine de geldiğin için teşekkür ederim, Hakan.”

İçeri girdiğinde kapıyı ardından yavaşça kapattı. Adımları bana yöneldi. “İyi görünmüyorsunuz. Bir sorun mu var?” Hemen anlamıştı. Anlamasaydı, şaşardım zaten. Beni benden daha iyi tanıyordu.

“İyiyim dedim ya. Her şey yolunda.” Bana inanmasını beklemiyordum. Bakışları hislerimi görüyor gibi bakıyordu.

“Emin misiniz?” diye sordu son kez. Başka bir soru sormayacaktı. Son bir şans veriyordu.

Ağlama isteğimi zorlukla bastırdım. O yokken ağlamak gibi bir düşüncem yoktu fakat Hakan’ı görünce gözlerim dolmuştu. “Hayır,” dedim titreyen sesimle. “Hiç iyi değilim, Hakan.”

Hakan iki adımda yanıma geldi ve yüzümü ellerinin arasına aldı. Yanaklarıma avuç içlerini bastırıyordu. Baş parmağıyla sol gözümden akan gözyaşlarımı sildi. Yerine yenileri geldi. Bir kez ağlarsam çabuk eski halime dönemezdim. Ben de bundan korkuyordum.

Hakan gözyaşlarıma içi acırmış gibi bakıyordu. “Ağlama, İnci.” İşe yaramayacağını biliyordu oysa. “Lütfen ağlama. Beni de üzüyorsun böyle yaparak.” İsteyerek olmuyordu ki.

“Nasıl ağlamayayım, Hakan?” diyen mırıltım belli belirsizdi ama o duydu. Yine kimse sesimi duymazken o beni duydu. “Bu yolun sonunda kaybedersem ne olacak?” diyerek farklı bir konuya değindim. Asıl konuya...

“Hiçbir şey olmayacak,” dedi Hakan bir an bile düşünmeden. “Bunun olmasına izin vermem.” Ona inanıyordum.

Yorgun bedenimi yatağa oturttu. Ağlamaktan ıslanan yanaklarıma yapışan saçlarımı yüzümden çekti. Rahatsız olduğumu anlamıştı. Hakan böyleydi işte. Küçük şeyleri bile düşünüyor, sevdikleri için elinden ne gelirse yapıyordu. Hakan benim ailemdi. Benden beklentisi olmayan tek ailemdi.

Yanaklarıma yasladığı ellerinin üstüne kendi ellerimi bastırdım. Sıcacıktı elleri. “Bir şey olmaz, değil mi, Hakan?” diye sordum küçük bir çocuk gibi merakla gözlerine bakıp.

Başını iki yana salladı hemen. “Olmaz. Olmaması için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım.” Ağlamama rağmen güldüm. Ben gülünce o da güldü.

Hakan ellerini çektiğinde ellerim havada kaldı. İki yanıma düştü sonra. Dışarıdan kahkaha sesleri geliyordu. Ateş Örgütü üyeleri olmalıydı. Kendimi toparlamaya çalıştım. Biri gelirse beni ağlarken görmesin diye.

Hakan’a baktım. “Teşekkür ederim. Sen olmasaydın, ne yapardım bilmiyorum.” Cevap basitti aslında. Ağlaya ağlaya babamın yanına dönerdim.

Hakan bana bakarken merhamet doluydu. “Asıl ben sana teşekkür ederim, İnci. Beni koşulsuz sevdiğin için.” O sevgiye muhtaç büyümüştü, bense inanca. İkimiz de bazı duygulardan mahrumduk. Ama önemli olan birbirimize sahip çıkıyor olmamızdı.

Hakan ayaklandı. Yataktan kalkarken bakışlarını kaçırdı. Dolan gözleri benim hayal ürünüm müydü? “Uyu hadi,” dedi geçiştirerek. “Uykunu al. Zaten dün güzelce uyumadın. Uykusuzsun.” Dün gece sabaha kadar gözüme uyku girmemişti.

“Tamam,” dedim lafını ikiletmeden. Burada nasıl uyuyacaksam artık. Bunu sonra düşünecektim. Şimdiki amacım, Hakan’ı rahatlamış bir şekilde odadan çıkarmaktı. İçine kuşku düşürmemeliydim. Sürekli beni düşünmemeliydi.

Hakan cebinden telefonunu çıkardığında ne yaptığını sorguladım. Bana göz ucuyla bakarken, “Bizimkilere söyleyeyim de sizin eşyalarınızı getirsin. Üstünüzdekiler sizi rahatsız eder.” Çok düşünceli bir adamdı.

Buruk bir tebessüm kondu dudaklarıma. “Çok tatlısın,” dedim düşüncelerimi gizlemeden.

Onu utandırmış olmalıyım ki bana sırtını dönerken, “Hadi hadi, işine bak sen,” demişti hızlıca. Minik bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan.

Yarım saat sonra ise Hakan adamların geldiğini söyleyip dışarı çıkmıştı. Geldiğinde elinde iki tane valiz vardı. Biri ona diğeri bana. Hakan bana valizlerden birini uzattığında ondan aldım. “Ben gidiyorum. Bir şey olursa odam seninkinin hemen karşısında.”

Ona yakın olduğumu hissedersem daha iyi olurdu. “Tamam. Söylerim.” Hakan çıktığında valizimi açtım. İçinde her çeşit elbisem vardı. Birkaç pijama koymuşlardı birde içine. Valizi karıştırırken yüz maskemi unutmadıklarını görünce kendi kendime güldüm. “Bakım yaparım artık ilk defa kalacağım bir malikanede.”

Hazırlandığımda yatağıma girdim. Saçlarımı dağınık topuz yapmıştım. Sabah düzeltirdim. Üzerimde pijamalarımdan biri vardı. Yüzümde ise yüz maskem. Şaka gibiydi. Yatağa girdiğimde zaten uykusuz olduğum için göz kapaklarım benden bağımsız bir şekilde kapanıyordu. Uykusuz olmam en büyük etkendi bunda. Gözlerimi kapattığımda kendimi huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım.