18. bölüm · Kanlı Taç
17. Bölüm
Barlas’ın net talimatıyla masadaki herkes aynı anda hareketlendi. Gökhan bardağın dibinde kalan kahvesini tek yudumda bitirip ayağa kalkarken yüzündeki yorgun ifade dikkatimden kaçmadı. Muhtemelen o da Lidya’nın dün geceki maceralarıyla uğraşmaktan sabaha kadar uyuyamamıştı.
Hakan tabletini kapatıp ayağa kalktı ve hemen yanımda bitti. “İyi görünmüyorsun, İnci,” dedi Hakan fısıltıyla. “Emin misin iyi olduğuna? O verilerdeki hain meselesi kafanı fazlasıyla meşgul ediyor, biliyorum ama bu şekilde odaklanamazsın.”
Hakan’ın haklı olduğunu biliyordum ama ona dün gece Barlas’la çardakta yaşananları, zırhımın nasıl çatladığını ve hissettiklerimi anlatamazdım. Başımı hafifçe sallayıp ona güven veren bir tebessüm etmeye çalıştım. “İyiyim, Hakan. Sadece biraz gerginim o kadar. Hadi gidelim, bekletmeyelim.”
Merdivenleri tırmanıp Barlas’ın devasa çalışma odasına girdiğimizde içerideki havanın beni boğduğunu, duvarların üzerime geldiğini hissettim.
Barlas çoktan masasının arkasındaki yerini almış, önündeki büyük ekranda dünkü şifreli dosyaları yeniden açmıştı. Gökhan kapının hemen yanında kollarını bağlayarak yerini alırken, Hakan ile ben odanın ortasındaki deri koltuklara geçip oturduk.
Barlas mavi gözlerini masadan kaldırıp odadakilerin üzerinde tek tek gezdirdi. Bakışları benim üzerimde durduğunda dünkü yumuşak halinden eser kalmadığını, yerini tamamen acımasız bir liderin aldığını gördüm. Ama bu yabancılaşma bana garip bir şekilde güven veriyordu çünkü ikimiz de bu dünyanın kurallarını biliyorduk.
“Dün gece elde ettiğimiz veriler sadece Yılan Örgütü’nün lojistik ağını değil, aramızdaki köstebeğin kim olduğunu da işaret ediyor,” dedi Barlas tok ve net sesi odada yankılanırken. “Geçmişte yaşanan o saldırının arkasındaki dijital imzanın sahibi, hâlâ bizimle aynı masaya oturuyor, aynı havayı soluyor.”
Gökhan şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun, Barlas? İçimizden biri bize ihanet mi ediyor?”
“Öyle,” dedi Barlas masanın üzerine koyduğu metal sürücüyü hafifçe parmaklarıyla işaret ederek. “Ve bu köstebeği bulana kadar bu malikaneden kimse dışarı adım atmayacak. Ne Ateş Örgütü’nden ne de Eraslan Örgütü’nden.”
Hakan hemen lafa atladı, sesindeki sert ton dikkat çekiciydi. “Böyle bir karar almadan önce kanıt istememiz gerekmez mi? Herkesin hareketlerini kısıtlamak içeride panik yaratır.”
“Kanıtlar zaten elimizde, Hakan,” diye araya girdim kararlılıkla. Odaya bir anda sessizleşti. Barlas’ın dün bana gösterdiği acı gerçeği şimdi tüm ekibin bilmesi gerekiyordu. “O kod adı sıradan biri tarafından kullanılmıyor. Annemin hayatını kaybetmesine neden olan o sevkiyatı kimin bildiğini bulacağız. İster panik yaratsın ister kıyamet kopsun.”
Barlas oturduğu yerden yavaşça kalkıp masanın önüne doğru bir adım attı. Gözleri ekrandaki verilere ve ardından kararlı duruşuma odaklandı. “İnci haklı,” dedi. “Artık kimseye körü körüne güvenmek yok. Şüphe duyduğumuz herkes, suçlu ilan edilene kadar masumumuzdur ama bu kurallara uymayacağımız anlamına gelmez.”
Odanın içinde keskin bir sessizlik hakim olurken, hainin kim olduğunu bulmak için atacağımız ilk adımın ne kadar tehlikeli olacağını şimdiden biliyordum. Ve bu savaşta ya o hain maskesini düşürecekti ya da hepimiz bu enkazın altında kalacaktık.
Barlas’ın sözleri odadaki havayı daha da dondururken Gökhan derin bir nefes alarak kollarını çözdü. “İçerideki köstebek kim bilmiyorum ama eğer bu araştırmanın sonucunda adımlarımız yanlış çıkarsa örgütler arası denge tamamen çöker, Barlas. Emin misin?”
“Emin olmasaydım bu masayı toplamazdım, Gökhan,” diye yanıtladı Barlas gözlerini bir an bile ekrandan ayırmadan. “Veri sürücüsündeki son IP sinyalleri ve dijital imzanın eşleştiği nokta bize net bir adres gösteriyor. Bu sadece dışarıdan sızdırılmış bir bilgi değil, içeriden bizzat onaylanmış bir ihanet.”
Hakan öne doğru eğilip ellerini dizlerinin üzerine koydu. Ela gözlerindeki sert bakış Barlas’a yönelmişti. “O zaman o adresi ve imzanın kime ait olduğunu bizimle de paylaşacaksın, değil mi? Yoksa herkesi şüphe altında bırakıp kendi kafana göre mi hareket edeceksin?”
Barlas ile Hakan’ın arasında gerilen ipin kopmak üzere olduğunu hissettiğim an araya girmek için hareketlendim. “Hakan haklı, Barlas,” dedim yerimden kalkarak. Masaya doğru bir adım attım. “Eğer bu oyunu birlikte oynayacaksak, kartlar açık oynanmalı. Kimden şüpheleniyorsan söyleyeceksin.”
Barlas mavi gözlerini bana çevirdi. İçindeki sert lider maskesinin arkasında, dün gece çardakta bana bakan o adamın izini aradım ama şu an tamamen işine odaklanmış bir komutandı karşımda duran. Yine de masanın üzerindeki parmakları hafifçe kasıldı.
“Kartları açacağız, İnci,” dedi Barlas sessiz ama baskın bir tonla. “Ama önce o kod adının arkasındaki ismin kim olduğunu sistemin tamamen çözmesini bekliyoruz. Birkaç dakika içinde şifrelenmiş son dosya da önümüze düşecek.”
Odanın içinde sadece bilgisayarın fan sesi ve hepimizin tuttuğu nefesler yankılanıyordu. Herkesin gözü ekrandaki ilerleme çubuğundaydı. Yüzde doksan dokuz... yüzde yüz...
Ve ekran bir anda kırmızı bir uyarı vererek durdu.
Ortada beliren isim, odadaki herkesin kanını dondurmaya yetmişti. Gökhan şaşkınlıkla geriye doğru bir adım atarken, Hakan ayağa fırladı. Ben ise gördüğüm isim karşısında olduğum yere çivilendim.
Bu imkansızdı.
Ekranın aydınlattığı kırmızı uyarı ışığı odadaki herkesin üzerine ağır bir kabus gibi çöktü. Yazılı olan o tek kelimelik isim, sadece geçmişin kapılarını aralamakla kalmamış, aynı zamanda hepimizin güvendiği dağlara kar yağdırmıştı.
Afra.
Gözlerim ekrandaki harflere kilitlendiğinde nefesimin kesildiğini hissettim. Afra... Bizimle yıllardır aynı ekmeği paylaşan, en zor günlerde sırtımızı yasladığımız, Eraslan Örgütü’nün en sadık neferlerinden biri olarak bilinen Afra.
Gökhan şaşkınlıkla ellerini saçlarının arasından geçirirken, “Bu bir hata olmalı,” diye mırıldandı, sesindeki inkâr tonu oldukça netti. “Afra mı? O, bu işlerin ne kadar kirli olduğunu en iyi bilen insanlardan biri. Asla böyle bir şey yapmaz.”
Hakan ise masaya doğru bir adım atarak ekrana dik dik baktı. Ela gözlerindeki öfke parıltıları odadaki havayı daha da ısıttı. “Sistem manipüle edilmiş olabilir, Barlas,” dedi sert bir sesle. “Böyle bir ismi ortaya atarak içeride kaos yaratmaya çalışıyorlar. Yılan Örgütü’nün bir oyunu bu.”
Barlas ise herkesten farklı olarak oldukça sakin ama bir o kadar da tehlikeli bir sessizlikle ekrana bakıyordu. Mavi gözleri ekrandaki dijital imzanın IP adresini incelerken sandalyesinde geriye yaslandı.
“Yılan Örgütü’nün bir oyunu değil, Hakan,” dedi Barlas tok ve tavizsiz sesiyle. “IP adresi doğrudan bizim ana binadaki alt ağa bağlanıyor. Ve kullanılan kod adı, yalnızca o operasyonu birebir bilen birine ait.”
Başımı yavaşça ekrandan kaldırıp Barlas’a çevirdim. İçimdeki sarsıcı boşluk yerini buz gibi bir öfkeye bırakmıştı. Afra’nın adı... Annemin katiline giden yolda içeriden yardım eden o köstebeğin adı... Nasıl olurdu?
“Afra şu an nerede?” diye sordum. Sesim fısıltı gibi çıkmıştı ama odadaki herkesin duyabileceği kadar keskindi.
Gökhan kapıya doğru bir adım atarak, “Sabah antrenman sahasındaydı,” dedi hızla. “Hâlâ malikânede olmalı.”
Barlas oturduğu yerden kalktı. Ceketinin düğmelerini iliklerken gözlerindeki acımasız komutan ifadesi tamamen yerine oturmuştu. “Kimse dışarı çıkmıyor dediysek, bu kurallara herkes uyacak,” dedi kapıya doğru yürürken. “Özellikle de Afra. Onu buraya getirin. Kendi ağzından dinleyeceğiz bu ihanetin bedelini.”
Odanın kapısı hızla açılırken arkasından yürüdüm. Kalbimdeki kırgınlık yerini tamamen savaşçının soğukkanlılığına bırakmıştı. Eğer hain Afra’ysa, bu malikânede kimsenin gözünün yaşına bakmayacaktım.
