5. bölüm · Kanlı Taç

4. Bölüm

Lumina Kitapları

Barlas Uygur

Geceyi odamda geçirmiştim ama şu an odamda değil, malikanenin bahçesindeydim. Gözlerim etrafta geziniyordu. Her an gelebilecek olan saldırı için tetikteydim. Belime geçirdiğim silahımda olan sol elim hızlı olmak içindi.

Deliksiz bir uyku çekememiştim yine. Artık buna şaşırmıyordum eskisi gibi. Veya uyku hapı kullanmıyordum. Sonucun ne olacağını bildiğimden olanları uzaktan izlemekten başka bir şey gelmiyordu elimden.

Ailemin elimden alındığı günü düşündükçe uykularım kaçıyordu. Kabuslar görüyordum sürekli. Geceleri kabus görüyordum, gündüzleriyse hayal. Kaçışım yoktu. Anılar bir ceza gibi hafızamdan silinmiyordu.

İhanet en çok korktuğum şeydi. Eğer İnci Eraslan da bana ihanet ederse olacakları düşünemiyordum bile. Bana yapılan ihaneti affetmezdim. Benim kırmızı çizgim de buydu.

Yıllar önce sevgilim, hayat arkadaşım sandığım kadının arkamdan kazdığı kuyuyu düşündükçe delirecek gibi oluyordum. Omuzlarım gerildi aklıma gelen görüntüyle.

Çağla vardı karşımda. Elinde bir kağıt vardı. Fakat kağıt öyle boş bir kağıt değildi. İmzası vardı üstünde. Arkamdan iş çevirmişti ve karşıma geçip bunu gözüme sokmak istercesine bana gösteriyordu. Bunu yaparken zerre pişmanlık duymuyordu.

“Sana ihanet ettim, Barlas!” diyen sesi kulaklarımda yankılandı. “Sırtından bıçakladım seni! Ne demiştim sana, hatırlıyor musun?” Maalesef hatırlıyordum fakat sesli dile getirmedim. O devam etti. “Beni yarı yolda bırakırsan, seni harcarım demiştim, hatırlıyor musun?”

Göz kapaklarım mavi gözlerimi örttüğünde derin bir soluk kaçtı dudaklarımın arasından. Çağla’yı yarı yolda bırakmamıştım, hayır. Yalnızca birkaç günlüğüne bir toplantıya katılmak için ortalarda yoktum fakat Çağla sanki bunu kendi isteğimle yapmışım gibi beni suçlayan bakışlarla gözlerime bakıyordu.

“Senden nefret ediyorum, Barlas Uygur! Senden de, sana olan hislerimden de nefret ediyorum!” diye haykırdı tüm gücüyle. Bense onu dinlemekten başka bir tepki veremiyordum. Heykel gibi dikiliyordum karşısında. “Yılan Örgütü ile bir anlaşma yaptım ve onların tarafına geçtim. Artık biz diye bir şey yok, bitti. Benim için eski bir dostsun sadece.”

Eski bir dost muyduk? Bunu ondan duymak kulağa gülünç geliyordu. Düne kadar benimle evlenme hayalleri kuran kadından bu sözleri duymak beni güldürmekten öteye geçmiyordu.

Bakışları dudaklarımda oyalandı. “Ne gülüyorsun sen be?” dedi öfkeyle. “Ayrılıyorum senden! İnsan azıcık da olsa üzülür. Yalandan bari üzülüyormuş gibi yap, pislik herif!” Elindeki kağıdı yüzüme doğru salladı. “Bu kağıt senin hayatını bitirecek, Barlas Uygur. Bu kağıt bizim sonumuz, aynı zamanda benim başlangıcım.” Bana tiksinir gibi baktı. “Sana ne olur, bilemiyorum.” Bende bırakmak istediği şey bir yıkımdı. Beni yakıp yıkmak istiyordu ve bundan zevk alıyordu.

Gözlerimi yavaşça araladım. Uzun zaman sonra ilk kez onunla konuşarak, “Neden yapıyorsun bunu?” dedim benden beklenmeyen bir sakinlikle.

Çağla’nın yeşil gözleri suratımda fazlasıyla oyalandığında son kez yüzüme baktığını anladım. “Haddini bilmen için. Kendinin nasıl bir pislik olduğunu görebilmen için.” Güldü. “Ve belki de örgütünün sonunu getirmek için.” Uzun zamandır Ateş Örgütü’nde yaşıyordu. Yaklaşık dört yıldır olan birlikteliğimizi bozmuştu. “Unuttun sanırım; bu örgütün her şeyini biliyorum. Sığınağını, malını, varlığını... Kısacası tüm bilgiler elimde mevcut. Tek bir sözümle bu örgütün sonunu getirebilirim.”

Alayla yüzüne bakmaya başladım. “Yılan Örgütü’nün karşıma çıkmaya cesareti olmayınca ajan diye seni mi gönderdiler?” diye sordum.

Çağla’nın bakışları karardı. “Doğru zamanı bekliyorduk diyelim.” Çenesini dikleştirdi. Karşımda güçlü durmaya çalışıyordu. “Zor oldu ama başardık. Bugünden itibaren seninle olan birlikteliğimiz son buluyor. Yollarımız ayrılıyor. Bundan sonra ne yüzümü göreceksin ne de sesimi duyacaksın.”

Sakin kalmaya çalışıyordum ama sınırları zorluyordu. “Çağla sen ne dediğinin farkında mısın?” diye sordum dişlerimi sıkarak. “Ne yaptığının farkında mısın sen? İhanet ettiğini kabul ediyorsun lan gözümün içine baka baka! Ne düşünerek yapıyorsun bunu? Amacın ne?”

Bakışları fazla duygusuzdu. Ciddi miydi? Arkasında ne bıraktığını umursamadan çıkıp gidecek miydi yani? “Çünkü Yunus ile evleneceğim.” Yunus, Yılan Örgütü’nün lideriydi. O zamanki lideriydi şimdi ise yerine başka biri geçti diye biliyordum. “Onunla çok mutlu bir hayat kuracağız ve o hayatta ne sen olacaksın ne de bende bıraktığın yaralar olacak! Sadece o ve ben. O ve biricik eşi.” Ona bu kadar mı güveniyordu?

Gelecekte Yunus’un onu aldatacağından habersizdi bunları o zaman için söylerken.

“Madem öyle,” dedim ellerimi pantolonumun ceplerine sokarken. Ellerim üşümeye başlamıştı. “Yunus’a git. Bundan sonra benden sana hiçbir fayda olmaz. Ne kaybettiğinin farkında bile değilsin, Çağla Aksoy! Birkaç gün içinde soluğu kapımda aldığında, bana seni affetmem için yalvarırken seni asla affetmeyeceğim.”

Çağla beni sinirlendiremediğinden zaten öfkeliyken şimdi de asıl kuduranın kendisi olduğunu görünce daha çok sinirlendi. “Allah belanı versin senin, aptal!” Bana sırtını dönüp malikaneden çıkarken hâlâ bana bağırıyordu. “Öldüreceğim seni! Seni bin pişman edeceğim!”

Arkasından bakarken alayla gülmekten başka bir şey yapmıyordum. Çağla gözden kaybolduğundaysa gülüşüm yavaş yavaş soldu. Şimdi ne yapacaktım? Kendi yoluma bakmaktan başka çarem yoktu fakat Çağla ile güzel zamanlar geçirmiştim, bunu inkar edemeyecektim. Ama o beni terk ettiğinde içimdeki merhamet duygusu yerini öfkeye bıraktı. Cebimdeki elim yumruk olurken çenem kasıldı.

Gözlerimin önündeki o geçmişin gölgesi, bahçenin sert ve soğuk rüzgarının yüzüme çarpmasıyla bir anda dağıldı. Çağla yoktu. Yıllar önce çekip gitmişti. Avucumun içindeki tırnaklarımın baskısını hissederek derin bir nefes aldım ve kendimi yeniden malikanenin bahçesinde, şimdiki zamanda buldum. Geçmişin yükü omuzlarımı hâlâ ezse de şu an tetikte olmam gereken bambaşka bir savaşın ortasındaydım.

“Yine erkenden uyanmışsınız,” diyen Gökhan ile bakışlarım sağ tarafıma, sesin geldiği yöne çevrildi. Ne kadar zamandır yanımda dikildiğini bilmiyordum ama kısa bir zaman dilimi olmadığı belliydi. Bana bakmıyor, önündeki bahçeye bakıyordu.

Ben de bakışlarımı önüme çevirirken şaşkınlığımı gizledim. “Uyku tutmadı,” diye yanıtladım sözünü.

Bakışları masmavi olmayan, patlamalar ve sisler hafif gri rengini almış gökyüzüne çevirdi. “Yine mi?” derken hafifçe gülüyor olması gözümden kaçmamıştı. Beni uyku hiçbir zaman tutmazdı ki. Uyandığımda da ilk işim bahçeye çıkıp temiz hava almak olurdu. Gökhan artık alışmıştı bu huyuma.

Başımla onayladım sorusunu. “Yine.”

“Çağla Hanım meselesi mi?” demesini kendime yediremesem de bunu anlaması beni şaşırtmadı. Besbelliydi o olduğu.

“Evet,” derken sesim sertti. Sinirim ona değildi lakin. Çağla’yaydı.

Gökhan pantolonunun arka cebinden sigara paketi çıkardığında bir dal bana uzattı. Sigarayı dudaklarıma yerleştirdiğimde çakmağımı cebimden çıkararak sigarayı yaktım. Sigaranın dumanı gözlerimin önüne geldiğinde düşüncelerim de sigara dumanı gibi bulanıktı.

Gökhan da bir dal sigara içerken sigarayı baş ve orta parmağının arasına alarak dudaklarından uzaklaştırdı. Derin bir nefes vererek, “Hâlâ unutamadınız mı?” Benden çok o bezmiş gibiydi.

“Onu unuttum zaten,” dedim üzerine fazla düşünmeden. Bu doğruydu, Çağla defterini çoktan kapatmıştım fakat Çağla’nın bende bıraktığı duyguları ve anıları unutamıyordum ne yazık ki. İmkanım olsa hafızamı silebilirdim.

Gökhan’ın kehribar gözleri bana döndüğünde bakmasam da hissediyordum beni izlediğini. “Öyleyse daha neyi düşünüyorsunuz?”

Bakışlarımı ona çevirdiğimde, “Çağla’yı değil, Çağla’yla olan anılarımı düşünüyorum. İkisinin arasında dağlar kadar fark var,” dedim dalgın dalgın yüzüne bakarken. Anlayacağını umuyordum.

Gökhan adamlarımdan biriydi fakat onunla diğerleri gibi aramız mesafeli değildi. Özel hayatım hakkında çoğu şeyi benden daha iyi biliyordu. Kimseye anlatamadığım şeyleri ona anlatıyor, ondan akıl alıyordum bazen. Bunu daha çok aşk hayatım için yapıyordum. Aşk hakkında bilgim sınırlıydı.

Gökhan’ın umutsuz olduğunu biliyordum. Sanki kendisinin aşk hayatı yolunda gidiyormuş gibi benim işime burnunu sokuyor oluşu sinirlerimi bozuyor olsa da işime geliyordu. Bazen birileriyle konuşma ihtiyacı hissediyordum.

Gökhan umutsuz vakaymışım gibi bana bakmayı sürdürdü. “Belki başka biriyle yeni bir başlangıç yapmanın zamanı gelmiştir.”

Bu dediğini zihnimde tartarken ona bakmıyordum. “Ne alakası var lan? İlla birine aşık olmam mı lazım mutlu olmak için?” Saçmalıktı! Aşık olmadan da mutlu olunabilirdi.

Gökhan gülmemek için yanağının içini ısırdığında yüzüne yumruğumu geçirmemek için hiçbir nedenim yoktu. “Ben öyle bir şey iddia etmedim. Fakat siz buna dünden razı gibisiniz.”

Kaşlarım çatıldı. “Az önce dedin ya biriyle yeni bir başlangıç yapmam gerektiğini.” Bir dediği diğerine uymuyordu. Sanki fikir benden çıkmış gibi konuşmuyor muydu, kafayı yedirtirdi insana.

“Yeni biriyle dedim, yeni bir kadınla demedim.”

Ters ters yüzüne bakmaya başladım. “Yani? Bir erkekle neyin başlangıcını yapacağım? Salak salak konuşup kafamı şişirme benim. Yürü git işinin başına.” Zaten mantığım beni terk etmişti, birde Gökhan yüzünden kalan mantığımı kaybetmek istemiyordum.

Gökhan gülerken ben daha farklı bir noktaya değindim. “Sizin şu Lidya meselesi ne oldu, Gökhan Bey?” dedim yalancı bir saygıyla.

Gökhan’ın gülüşü solarken küfür eder gibi bakıyordu. “Ne ara geldik oğlum Lidya’ya?” Bakışları ayakkabılarına döndü. Yerdeki küçük taşı ayağıyla tekmeledi.

Bu kez gülen taraf bendim. “Aynı mı hâlâ?” Sırtını sıvazladım ama dalga geçiyordum. “Üzülme be, Gökhan. Seninde yüzün güler bir gün.” Lidya ona karşı hiçbir şey hissetmediğini, arkadaş olarak gördüğünü geçen gün itiraf etmişti ve Gökhan bana anlatmıştı. Anlatırken baya gülmüştüm. Yine gülebilirdim.

Ofladı. “Gözünü seveyim sus. Rezil oldum zaten kıza.” Sigarasından son bir nefes çekip izmariti yere attı ve botunun ucuyla ezdi. “Ayrıca benim durumum seninkinden farklı. Ben en azından ne hissettiğimi biliyorum,” dedi üzerindeki durgunluğu atlatmaya çalışarak.

“Farkı yok,” dedim alayla karışık bir ciddiyetle. “İkimiz de geçmişin yükünü taşıyoruz. Tek fark, senin yükün hâlâ hayatta ve canını sıkmaya devam ediyor.”

Gökhan o an gözlerinde beliren kurnazlıkla bana baktı. “İnci Hanım da iyi biri aslında.” Konunun ne ara ona geldiğini anlayamamıştım.

“Beni ilgilendirmiyor.”

“Güzel de.”

“Olabilir.”

“Akıllı da.”

“Bana ne lan güzelse akıllıysa?” İçeriden birinin bizi dinlemediğini kontrol ettikten sonra yeniden ona döndüm. “Benim onunla bir başlangıç yapmak gibi bir düşüncem yok.” Şimdilik.

Gökhan sırıtarak içeri girerken bir yandan da, “Tabii tabii,” diyordu. “İnanıyorum size.”

Sinirlerim bozulmuş bir şekilde arkasından içeri girdim. “Gökhan!” diye gürledim. Kahkahası beni delirtmeye yetti.

───

İnci Eraslan

Uyandığımda saat 08:47’ydi. Gözlerimi açtığımda ilk iki dakika boyunca nerede olduğumu anlayamadım fakat dün yaşananlar aklıma geldiğinde nerede olduğumu hatırlamam uzun sürmedi.

Ateş Örgütü’nün malikanesinde uyumuştum. Deliksiz bir uyku geçirmiştim ve bu beni şaşırtmıştı. Başka bir yerde uzun süre uykuya dalamayan benim gibi birinin yattığı anda uyumuş olması şaşırtıcıydı. Bunun nedeni diğer geceyi uykusuz geçirmem de olabilirdi. O yüzden bunun burasıyla bir alakası olduğunu zannetmiyordum.

Yataktan doğruldum. Güneş ışıkları pencereden içeriye süzülüyordu. Yüzüme vuran ışıklar yüzünden gözlerimi kısarak ayaklandım. Ayağıma geçirdiğim topuklu terliklerimi valizden çıkarmıştım. Adamlarım benimle ilgili bazı şeyleri öğrenmişti zamanla.

Valizden elbise aradım. Bugün siyah gitmeyecektim çünkü üst üste iki gün aynı elbiseyi giyersem günüm kötü geçecekmiş gibi geliyordu. Valizden beyaz, arkası biraz uzun, önü ise dizimin hemen üzerinde biten bir elbise çıkardım. Kolları volanlıydı ve belindeki ince kuşak elbiseye zarif bir hava katıyordu.

Elbiseyi giydikten sonra ayaklarıma beyaz, şık birer sandalet geçirdim. Saçlarımı ise açık bırakıp hafif dalgalar halinde omuzlarıma dökülmesine izin verdim. Saçlarımı toplamayı pek sevmezdim. Bence bana uzun ve dalgalı saç çok yakışıyordu.

Makyajımı da yaptıktan sonra artık dışarı çıkmaya hazırdım. Alışveriş yapmanın bana iyi geleceğini düşünüyordum. Ayrıca birkaç gündür şu anlaşma işini düşünmekten doğru düzgün elbise alamamıştım kendime. En sevdiğim mağazaya yeni çantalar geldiğini duymuştum. Almazsam içimde kalırdı.

Yatağımın üstüne attığım eşyalarımı valize yerleştirdiğimde odanın kapısına ilerledim. Kapı kolunu indirirken kalp ritmimin hızlandığını hissediyordum. Derin bir nefes aldım ve kapıyı araladım.

Odamdan çıktığımda ilk işim Hakan’ın yanına gitmekti. Onu görmeliydim. Biriyle sohbet etmeye ihtiyacım vardı. Ayrıca alışveriş için bana araba ayarlanması gerekiyordu. Yürüyerek gidecek değildim ya!

Hakan’ın kaldığı odanın kapısını iki kere tıklattım. İçeriden gelen, “Gir,” sesiyle kapıyı açıp içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapattım.

Karşımda nasıl bir görüntü görmeyi beklediğimi bilmiyordum fakat üzerinde gri bir eşofman ve beyaz bir tişört ile karşımda duran bir Hakan görmeyi kesinlikle beklemiyordum. Buna şaşırmamın sebebi Hakan’ı iş başındayken hep takım elbiseli veya gömlekli görüyor olmamdı. Şu an karşımda bu şekilde olunca şaşırmıştım.

“Günaydın,” dediğimde onu incelemeyi kestim. Yanlış anlayabilirdi.

Hakan beni görünce gülümsemişti. “Günaydın, İnci,” derken yeni uyandığı için sesi kalın çıkıyordu.

Sırtımı arkamda kalan kapıya yasladım. “Senden bir şey istemeye geldim,” diyerek lafı çok uzatmadım.

“Seni dinliyorum.”

Kapının önünden çekilirken, “Bana bir araba ayarlayabilir misin?” dedim Hakan’a bakıp. “Alışverişe gitmek istiyorum.”

Hakan benim bu şekilde kendime geldiğimi ve mutlu olduğumu bildiğinden yatağının kenarındaki sehpadan telefonunu aldı. “O iş bende,” deyince güldüm.

Odadan çıkarken son kez yüzüne baktım. “Çantamı alayım ben öyleyse.” Burada sıkıntıdan patlardım yoksa.

Odadan çıktığımda bir bedene çarpmamla bakışlarım hızla arkama çevrildi. Karşımda yirmili yaşlarında genç bir kadın duruyordu. Ben daha ne olduğunu anlayamazken o benden önce konuştu.

“Merhaba. Sen İnci Eraslan olmalısın. Ben Afra.” Elini uzattı. “Sizinle tanışmak benim için bir onur.” Uzattığı eline bakarken ne yaşadığımı sorguluyordum.

Bu kadın kimdi ve beni nereden tanıyordu?