2. bölüm · Kanlı Taç
1. Bölüm
Günümüz
Zaman, geçmeyeceğini sandığınız acıların bile üzerini kalın bir kabukla örterdi. Ancak o kabuğun altında neyin çürüdüğünü sadece siz bilirdiniz. Benim için o kabuk, annemin odada bıraktığı kan kokusuydu. Aradan geçen on beş yıl, o kokuyu hafızamdan silmeye yetmemiş, aksine bir zırh gibi sarmıştı.
Artık o küçük, çaresiz kız çocuğu değildim. Karşımda duran boy aynasında kendime baktığımda gördüğüm kadın, Eraslan Örgütü’nün yeni lideriydi. Üzerimdeki siyah ceketin yakalarını düzelttim, siyah dalgalı saçlarımı arkaya doğru attım. Kahverengi gözlerimdeki soğuk ve mesafeli ifade, babamın yıllarca süren baskısının ve yeraltı dünyasının sert kurallarının bir eseriydi.
Babam her fırsatta zayıflığa yer olmadığını söyler, beni bu sert dünyaya hazırlamak isterdi. Ama benim tek bir gerçek amacım vardı: Annemin yarım kalan hesabını kapatmak. Yıllar geçtikçe bu amaca olan inancım sarsılmıştı; çünkü peşinde olduğum o gölgeler her seferinde bir yolunu bulup kayıplara karışıyordu. Yine de pes etmeye niyetim yoktu.
Masanın üzerinde titreyen telefonumun sesi sessizliği böldü. Ekrana baktım; arayan Hakan Soylu’ydu. Yani küçüklüğümden beri beni koruyup kollayan, bana destek olan tek dostumdu. Eraslan Örgütü’ndeki yeri ise benimle ortak olmasıydı.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Söyle.”
Telefondan Hakan, “Ateş Örgütü’nün yeni lideri görüşme talebini kabul etti, İnci Hanım,” dedi. “Bu akşam limandaki restoranda bir araya geleceksiniz. Anlaşma şartlarını yüz yüze konuşmak istiyor.”
Dudaklarımda alaycı, buz gibi bir tebessüm belirdi. Ateş Örgütü... Gücümüzü korumak ve hedefime ulaşmak için hiç istemediğim bir ittifaka adım atmak üzereydim.
“Güzel,” dedim sesimi olabildiğince dik tutarak. “Hazırlıkları yapın. Bu akşam o masadan ne istediğimi alarak kalkacağım.”
Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım ve aynadaki yansımamla yeniden göz göze geldim. Siyah saçlarımı açık bırakmıştım, üzerimde siyah elbiselerimden biri vardı. Elbise belimi sarıyor, dizlerimin hemen üzerinde bitiyordu. Şık ama bir o kadar da resmi duruyordu; tam da yeraltı dünyasının yeni liderine yakışacak cinsten bir ağırlığı vardı.
Aynanın önündeki makyaj masasına doğru ilerledim. Dudaklarıma kırmızı bir ruj sürüp iddialı görünümümü tamamladım. Bu akşam sadece bir anlaşma yapmaya değil, aynı zamanda masadaki gücümü ve otoritemi kanıtlamaya gidiyordum.
Gözlerimi son kez aynadaki kadına diktim. Yıllar önce o odada çaresizce ağlayan küçük kızın yerini, şimdi kendi ayakları üzerinde duran ve geleceğini kendi elleriyle şekillendiren kararlı bir lider almıştı. Bakışlarımda korkuya yer yoktu, duruşum dikti.
Telefonumu çantama atıp odanın ağır ahşap kapısına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp koridora çıktığımda malikenin içindeki derin sessizlik beni karşıladı.
Merdivenlerden aşağıya, beni kapıda bekleyen Hakan’ın yanına doğru inmeye başladım. Zihnimde akşamki toplantının stratejileri dönüp duruyordu. Karşımdaki Ateş Örgütü’nün lideri her kimse, kolay bir lokma olmadığımı daha ilk dakikadan anlayacaktı.
Hakan’ın tam karşısında durdum ve, “Hazırım,” dedim.
Hakan beni baştan aşağı süzdü. Bakışlarında her zamanki o korumacı, dostane ifade vardı ama hemen ardından profesyonel bir ciddiyete büründü. “Çok iyi görünüyorsun, İnci,” dedi kısa bir süreliğine ciddiyeti bir kenara bırakarak. Daha sonra, “Araba dışarıda hazır, çocuklar da çevre güvenliğini aldı,” diyerek yeniden ciddileşti.
Başımı hafifçe sallayarak ona eşlik ettim. Birlikte malikanenin büyük kapısından çıkıp serin akşam havasına adım attık. Dışarıda bizi bekleyen siyah lüks aracın kapısını Hakan benim için açtı. Koltuğa yerleştiğimde, camdan dışarıdaki loş ışıklara baktım.
“Ateş Örgütü’nün yeni lideri hakkında son dakika bir bilgi var mı?” diye sordum Hakan da diğer taraftan arabaya binerek karşıma geçtiğinde.
Hakan bana baktı. “Göründüğünden çok daha zeki ve acımasız olduğu söyleniyor. Masada seni köşeye sıkıştırmaya çalışacaktır.” Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “Ama unuttuğu bir şey var; o masada sadece bir iş insanı değil, bir Eraslan oturuyor olacak.”
Hakan’ın bu sözleri üzerine gülümsedim ama gözlerimdeki soğuk bakış tamamen kaybolmadı. “Güzel,” dedim yola odaklanırken. “Kim olduğunu ve ne kadar ileri gidebileceğini bu akşam kendi gözlerimle göreceğim.”
Siyah araba düzgün olmayan yolun üzerinde ilerliyordu. Bakışlarım camdan dışarıya dönükken zihnim birazdan yapacağım anlaşmayı düşünüyordu. Ya yapamazsam düşüncesi zihnimde yankılanıyordu.
Bunun gerçekleştiğini düşünmek bile istemiyordum. Eğer korktuğum gerçekleşirse ve anlaşma yapılmazsa, babamın yanına dönmek zorundaydım. Babamın kibirli gülüşü kulaklarımı doldurdu. Vereceği tepkiyi hayal edebiliyordum. Önce benimle alay edecek, ardından bir başkasına devredecekti liderliği.
Babamın gözünde hiçbir zaman yeterli biri olmamıştım. Hep bir şeyler eksik kalırdı. Ya yanlış yapardım ya da yapamazdım bana verilen görevleri. Bana verilen görevler kolay kolay halledilebilecek türden işler değildi. Babam benden hep daha fazlasını istiyordu. İyi yaptığım bir işte beni tebrik etmek yerine daha iyisini yapayım istiyordu.
Henüz on yaşımdayken babam beni sevsin diye bahçemizdeki çitleri teker teker boyadığımı hatırlıyordum. Bahçıvanımız yoktu çünkü annem bahçe işleriyle kendisi ilgilenmek istemişti fakat o gün annem ve babam bir kutlamaya katılmıştı. Ablam da odasındaydı her zamanki gibi. Kitap okuyor olmalıydı.
Garajdan bulduğum bir boya fırçası ve boyayla bahçedeki çitleri boyamaya başlamıştım annemler gider gitmez. Çabuk olmam gerekiyordu yoksa annemler beni görürdü.
Ablama gözükmemeye çalışarak inmiştim aşağı. Ablam babama yaranamayacağının bilincindeydi. Aramızda beş yaş vardı. Ablamla genelde iyi anlaşırdık ama bazen kavga ettiğimiz de illa ki olurdu. Ablam babama kendini sevdirmeye ya da iyi gözükmeye çalışmıyordu ama babam nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde ablama koşulsuz bir sevgi besliyordu.
Aynı sevgiyi görebilmek için çok çabalamıştım. Sırf babam benim de bir şeyleri tek başıma başarabildiğimi görsün diye yapmadığım şey, denemediğim yol kalmamıştı.
Çitleri boyadığımda derin bir nefes vererek eserimi inceliyordum ki bu tarafa doğru yaklaşan arabayı gördüğümde boyayı ve fırçayı alıp garaja götürmüştüm. Arabanın durduğunu işittiğimde sessizce malikanenin arka tarafından eve girmiştim.
Koşarak odama girip kapıyı kapatmıştım. Yatağıma oturarak olacakları beklemiştim. Babamın arabayı park ettikten sonra bir süre onu izlemiştim odamın büyük penceresinden, kollarımı dirseklerime çenemi avuç içlerime yaslayarak.
Babam çitlere kısa bir bakış atmıştı ve beklediğim tepkiyi vermeyerek eve girmişti. Fark etmediğini düşünmüştüm o an. Yorulmuştur belki o yüzden gözüne çarpmamıştır demiştim kendi kendime ama akşam yemeğinde söylediği sözler canımı yakmıştı.
“Çitleri boyamışsın ama boya izleri kalmış,” demişti gözlerini yüzüme dikerek. “Bir işi doğru düzgün yapmayacaksan hiç o işe kalkışma, İnci. Eksik yaptıktan sonra onu yapmanın anlamı ne? Seni övmemi falan mı bekliyorsun benden?”
Annem girmişti araya. “Kızımın üstüne gidip durma, Mustafa. Daha küçük bu çocuk. Neyi tamamen doğru yapabilir? Hem dosdoğru olacak diye bir şey yok ya. Sana yardım etmek istemiş yapmış. Bir teşekkürü bari çok görme kızından.”
Babam anneme ters ters bakmıştı. “Ne dememi bekliyorsun, Tülay? Kızıma övgüler yağdırıp kendini bir şey sanmasını istemiyorum ben.”
Bu konuşma uzun süre hafızamdan silinmemişti. Yanımda sessizlik içinde yemeğini yiyen ablamın elindeki çatalı bir kenara bıraktığını hatırlıyordum. Babama dikmişti benimkilere benzeyen kahverengi gözlerini. “İnci ne yaptıysa senin onu sevmen için yapıyor baba. İçinde birazcık merhamet kırıntısı varsa İnci’ye teşekkür et.”
Babam ablamın sözlerinden baya etkilenmiş görünüyordu. Gülümsemişti. Bana hiçbir zaman gülümsemeyen adam ablama bakarken gülümsemişti. “Seni ne kadar iyi yetiştirdiğimi bir kez daha anlıyorum, Aslı.”
Aslı Eraslan öylece durarak bile babamı kendine hayran bırakmayı başarıyordu fakat ben ne yaparsam yapayım babamdan iyi bir söz duyamıyordum.
“Geldik, İnci Hanım,” diyen Hakan’la beraber dalgın bakışlarım dağıldı. Üzerimdeki durgunluğu atıp kararlı duruşuma büründüm.
Yanımda duran çantamı aldım. Arabadan inmeden önce çantamdan cep aynamı ve yanımdan ayırmadığım kırmızı rujumu çıkardığımda Hakan gülmeden edememişti çünkü benim bu ruja olan zaafımı biliyordu.
Rujumu dudaklarıma sürdükten sonra dudaklarımı birbirine sürterek rujun dudağımın üstünde yayılmasını sağladım. Aynadan baktım, gayet iyi görünüyordum.
Arabadan indiğimde serin hava üşüttü bedenimi. Ceketimi almaya yeltendiğimde Hakan benden önce davranarak ceketimi bana uzatmıştı.
Ceketimi giydim ve bakışlarımı önümüzdeki Ateş Örgütü’nün kaldığı yere çevirdim. Baya büyük ve geniş gözüken malikanenin içini merak etmiştim.
Birazdan gazetelerden adı silinmeyen, yeni Ateş Örgütü lideri ile tanışacak olmam beni heyecanlandırmaya başlamıştı.
Umarım hayal kırıklığına uğramazdım.
