3. bölüm / 6
KAN VE GÜL3.bölüm
Bölümler 6Şu an: 3.bölüm
- 1 1.bölüm1.269 kelime
- 2 2.bölüm531 kelime
- 3 3.bölüm1.471 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.bölüm972 kelime
- 5 5.bölüm927 kelime
- 6 6.bölüm505 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şeyin üst üste geldiği bir günden daha beteri olamazdı derler ya... Gerçekten öyleymiş. O pürüzsüz, alaycı ses karanlığın içinden sıyrılıp kulaklarıma ulaştığında, sırtımdan aşağı buz gibi bir ter süzüldü.
Ses, Karan Demir Soykan’a aitti. Ezeli düşmanımıza. Arslan ailesi ve Soykanlar arasında eğer yüzyıllardır süren bu kan davasının ortasında sakin bir gün yaşanacaksa, bunun arkasında mutlaka bir tarafın diğerini boğmak için kurduğu gizli bir çıkar ilişkisi olurdu. Karan, Soykanlar’ın tek varisiydi. Ama sadece soyadıyla değil, tek başına bile yeraltı dünyasını tir tir titretecek kadar karanlık, acımasız ve tekinsiz bir namı vardı.
Arkama dönme zahmetinde bulunmadım. Onu zerre umursamıyormuş gibi görünmek, şu an elimdeki tek silahtı. Ama onun benimle uğraşmak, canımı sıkmak gibi net bir derdi vardı. Adım sesleri tam arkamda durduğunda, adamın o boğucu, erkeksi aurası bütün salonu kapladı.
Tam arkamda durup fısıldar gibi konuştu: "Bir Arslan kızı... Kaçak dövüşçülerin ininde, boks torbası dövüyor ha? İnanılmaz. Dünya başımıza yıkılacak demek ki. Siz Arslan kızları, geceleri kulüplerde içip sızmaktan başka bir şey bilir miydiniz ya?"
Sabrımı zorluyordu. Bunu bilerek, damarıma basmak için yaptığını çok iyi biliyordum. Ona bakmadan, az önce çıkardığım boks eldivenini hırsla geri giydim. Onu bir hayaletmiş gibi duymazlıktan gelerek boks torbasına ilk yumruğumu indirdim.
Arkamdan gelen o alaycı ses yükseldi: "Yavaş vur küçük kız, parasını alırım."
Cevabımı kelimelerle değil, torbaya indirdiğim daha sert bir sol kroşeyle verdim. Arkamda derin bir kahkaha patlattı. "Benimle inatlaşacak son kız bile değilsin Helvin."
Bu adam harbi kaşınıyordu. Ve içimdeki öfke patlaması, şu an onu hiç çekinmeden harcayabileceğimi söylüyordu.
Aniden arkama döndüm. Aramızdaki boy farkı yüzünden kafamı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Karan’ın zifiri karanlığı andıran simsiyah gözleri, o gözlere eş değer simsiyah, kısa kesim asker tıraşı saçları vardı. Loş ışığın altında bile gömleğinin altından belli olan yapılı, geniş omuzları bir duvar gibi karşımda dikiliyordu. Yüzünde arsız bir tebessüm belirdi; gülümsediğinde yanağında beliren o hafif, minicik gamze, onun tehlikeli çehresine tezat bir tekinsizlik katıyordu.
Bana tepeden bakarak, "Bak, dedim sana," diye mırıldandı. "Benimle inatlaşamazsın."
Gözlerinin tam içine, buz gibi bir nefretle baktım. "Evet," dedim, sesimi olabildiğince rahat ve umursamaz tutmaya çalışarak. "Seninle inatlaşacak son kişi bile değilim."
Karan’ın kara gözlerinde anlık bir şaşkınlık dalgası gelip geçti. Benim gibi hırçın bir kızın bu cümleyi bu kadar kolay kabul etmesini beklemiyordu. Onun bu duraksamasından güç alarak yüzüme zehirli bir gülüş yerleştirdim. "Çünkü sen, benimle yarışamayacak kadar aciz, öfkesinden beslenen bir zavallısın, Karan Soykan."
Eldivenli elimin başparmağıyla orta parmağını birleştirip, onun gözünün içine baka baka havaya bir böcek fırlatır gibi yaptım. "Seni aynen böyle fırlatır atarım hayatımdan. Benimle yarışamazsın."
Tek kaşını yavaşça kaldırdı. O tebessüm yüzünde donarken, dudakları düz bir çizgi halini aldı. "Sen beni öyle biraz zor fırlatırsın Arslanlı," dedi, sesi bu kez uyarır gibi tekinsiz çıkmıştı.
Sinirli bir nefes verip bir adım üstüne yürüdüm. "Göstereyim istersen?" diye meydan okudum.
Aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak yüzüme doğru eğildi. Gözlerindeki o karanlık, ruhumu yakacak kadar yakındı şimdi. "Senin o çok bilmiş ablan bile..." dedi, sesi jilet gibi kesti sessizliği. "...karşımızda duramayıp kendini öldürecek kadar acizken, sen kimsin ki Helvin?"
O an zihnimde bir şeyler koptu. Nasıl yaptığımı, gücü nereden bulduğumu bilmiyordum. İçimdeki tüm intikam hırsı, ablamın o ağlayan yüzü parmak uçlarıma toplandı. Boks eldiveni olan sağ elimi bütün gücümle savurdum ve Karan’ın yüzünün tam ortasına okkalı bir yumruk patlattım!
Kafası zaten bana doğru eğik olduğu için darbeyi tam on ikiden almıştı. Kafası sertçe yana savruldu. Adımları geriledi. Birkaç saniye salonda sadece onun nefes sesi duyuldu. Başını yavaşça kaldırıp elinin tersiyle dudağının kenarını sildiğinde, parmaklarına bulaşan kırmızı kanı gördüm.
İçimdeki korku hücreleri çoktan ölmüştü. Kimse benim ablama, benim canıma laf edemezdi! Özellikle bu adam, bu katil soyunun varisi asla edemezdi. Bu hayatta ona dokunmaya bile cesaret edecek tek bir kul yokken, benim ona yumruk atmam ölüm fermanımı imzalamak demekti, biliyordum. Sıçmıştım, hem de derinden... Ama geri adım atmayacaktım.
Onun üstüne doğru korkusuzca bir adım daha attım ve parmağımı yüzüne doğru salladım. "Bir daha..." dedim, sesim bir kaplan gibi kükreyerek. "Ablamın adını o pis ağzına alırsan, seni bu salona gömerim Karan!"
Kafasını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o alaycı, sakin hava tamamen kaybolmuştu. Yerini saf, ilkel bir katliam dürtüsü almıştı. "Daha kötüsünü mü?" dedi, sesi fısıltı gibi ama bir o kadar ölümcüldü. "Pardon, sen mi yapacaksın bunu?"
Üstüme yürümeye başladı. Aramıza mesafe koymak için gayriihtiyari geri çekildim. O heybetli gövdesiyle beni ezmek ister gibi adım attıkça ben geriledim. En sonunda sırtım, arkamdaki boks torbasına sertçe çarptığında kaçacak yerim kalmamıştı. Karan tam önümde durdu, nefesi yüzüme çarpıyordu. Üzerime doğru eğilip gözlerini gözlerime kilitledi. "Peki söyle bakalım küçük Arslanlı... Ben sana bu yumruğun hesabını ödetmeyecek miyim?"
Tam o an, salonun girişindeki o paslı demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye uzun boylu, kumral saçlı bir adam girdi. Ortamdaki o ölümcül gerilimi görmüş olacak ki, "Ooooo, Karan..." diye seslendi, sesinde tuhaf bir neşe vardı. "Ne yaparsın orada be ya?"
Karan, gözlerini benden ayırmadan, dişlerinin arasından tısladı: "Akın, sus."
Adının Akın olduğunu öğrendiğim o Trakya şiveli herif, durmaya niyetli değildi. "Ne susması be ya? Ne yaparsın orada? Kız mı o? Yanlış zamanda mı geldim yoksa kızanım?" dedi, bizi boks torbasının arasında o kadar yakın görünce durumu tamamen yanlış anlayarak.
Karan sinirlenmemeye çalışarak gözlerini kapatıp açtı. "Akın, o laf salatası yapan ağzını iple dikmemi istemiyorsan saçmalamayı kes."
Akın ellerini havaya kaldırıp güldü. "Sustuk be ya, sustuk."
Ben onların arasındaki bu konuşmayı tartarken, Karan tekrar bana döndü. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı duruyordu. "Sana gelirsek küçük şeytan... Bu dünyada her şeyin bir bedeli olur. Ve ben, borçlu kalmayı hiç sevmem."
Elinin arkasındaki silaha doğru gittiğini gördüğüm an benim elim de armut toplamıyordu ya! Bütün gücümle dizimi kaldırıp kasıklarına doğru ters, sert bir tekme savurdum. Karan, beklemediği bu darbeyle acı dolu boğuk bir ses çıkararak birkaç adım geriledi. Tam eldivenimle yüzüne bir tane daha patlatacaktım ki, arkamdan dolanan bir gölge kolumu demir bir pençe gibi kavradı. Aynı anda şakağımda o soğuk, ölümcül metal hissini duydum.
"Ne yapıyon be kızım be ya? Valla indircen patronun kafasını, günaha sokcan bizi," dedi o Trakya şiveli ses.
Kafamı hafifçe çevirdiğimde, kumral saçları ve kahverengi gözleriyle bana sırıtan Akın’ı gördüm. Kafama silah dayamış olmasına rağmen yüzünde gevşek bir gülüş vardı. Ona ters ters bakıp, "O zaman o salak patronuna söyle, sınırını bilsin," diye tısladım.
Akın gülerek Karan’a baktı. "Ne çok konuştu bu da be kızanım."
Karan, az önce tekmeyi yiyen o değilmiş gibi acısını tamamen gizleyerek ellerini göğsünde bağladı. Yüzünde yine o dik kafalı, hesapçı gülüş vardı. "Değil mi?" dedi, beni süzerek. "Arslan soyunu taşıyanların hepsi aynı. Sadece boş gürültü."
"Çekilin önümden," dedim, sesimi olabildiğince sert tutarak. "Bir daha yoluma çıkarsanız, ikinizi de tek tek vururum."
Akın yüksek sesle bir kahkaha patlattı. "Tek başına bizimkini vurcan? İkiye bir biraz bok olur gibi be ya."
Tam o an, salonun derinliklerinden o tanıdık, mekanik metal sesi ve hemen ardından Matmazel’in jilet gibi keskin sesi yükseldi. Elindeki susturuculu silahı doğrudan Karan’a ve Akın’a doğrultmuştu.
"Çok konuşma bence gerzek," dedi Matmazel, gözünü bile kırpmadan. "Eğer o beynini akıtmamı istemiyorsan siktir git ."
Akın, Matmazel’in o buz gibi duruşuna bakıp, yaşlı teyzeler gibi dilini damağına vurarak ayıpladı. "Abe hiç senin gibi nazik, güzel bir kadına yakışıyor mu bu laflar? Ayıp be ya."
Matmazel ona hafifçe gülümsedi ama gözleri ölüm kusuyordu. "Gel yanıma, ben sana bendeki nazikliği uygulamalı göstereyim," dediği an, Akın’ın dikkati bir saliseliğine Matmazel’e kaydı.
İşte aradığım o saliselik boşluk buydu! Kafama dayalı olan silahın namlusunu ani bir refleksle yukarı doğru itip, Akın’ın kolunu hızla ters çevirdim. Acıyla boşluğundan yararlanarak elindeki silahı çekip aldım. Karnına sert bir tekme savurarak onlardan geriye doğru açıldım. Silahın emniyetini açıp doğrudan Karan’ın göğsüne doğrulttum ve Matmazel’in yanına ulaştım.
"Bir daha," dedim, nefes nefese ama kararlı bir şekilde. "Bir daha yoluma çıkın, acımam vururum."
Akın, kolunu ovuşturarak bozguna uğramış bir şekilde Karan’a baktı. "Abe abi, bir şey yapsana ya? Kız bizi madara etti burada."
Karan ise ne silahımdan ne de tehdidimden korkmuş gibi duruyordu. Gözlerini üzerime dikmiş, şaşkınlıkla karışık, tuhaf bir hayranlıkla beni izliyordu. Dudağının kenarındaki kanı tekrar sildi. "Bırak gitsinler Akın," dedi, sesi tüm salonu kaplayan tekinsiz bir sakinlikteydi. "Nereye kadar gidebilirler ki? İstanbul küçük... Arslanların iniyse daha da küçük."
Matmazel kolumu sertçe kavradı. "Yürü Helvin," dedi. Silahlarımızı indirmeden, arkamızı kollayarak o boks salonunun ağır kokusundan dışarı, gecenin soğuk havasına çıktık.
Arabaya binip kapıları kilitleyene kadar ikimiz de tek kelime etmedik. Matmazel motoru çalıştırıp gaza bastığında, dikiz aynasından bana baktı. Yüzündeki o ciddi ifade dağılmıştı. "Sana bir şey yaptılar mı?" diye sordu endişeyle.
Ona dönüp elimdeki namluyu gösterdim, yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi. "O bana değil de... Ben ona yumruk attım. Hem de tam ortadan."
Matmazel kısa bir an duraksadı, ardından salonda yankılanan o neşeli kahkahalarından birini patlattı. "Aferin, iyi bok yedin! Bensiz adam mı dövülür kızım? Çok kalbimi kırdın şu an."
Birlikte gülüşürken araba gecenin karanlığında ilerliyordu. Ama İstanbul’un üzerine çöken o zifiri karanlık, malikaneye yaklaştıkça içimi tekrar daraltmaya başladı. Hava tahmin ettiğimizden çok daha fazla kararmıştı. Telefonumu kontrol ettiğimde kaçırdığım çağrıları gördüm. O cehenneme, o yılan yuvasına geri dönüyorduk. Ve kesinlikle evdekiler bizi kapıda çok kanlı bir sorguyla bekliyor olcakti....
Bölüm etkileşimi
